21 Aralık 2014 Pazar

Romantizm ve Melankoli Üzerine

Rosemary's Baby (1968)
Bir sanat akımı olarak romantizmi kastetmiyorum. Ruh hâli ya da kişilik özelliği olarak romantik ile melankolik, hep birbiriyle karışan, birbiri yerine kullanılan iki sözcük olmuştur benim için. Üzerine biraz düşününce aradaki nüansı fark ediyor insan. Romantik kişi hayalperesttir, cesurdur, dünyayı değiştirmek için çaba sarf eder. Melankolik ise, hayalperest olsa da herhangi bir şeyi değiştirmek için çaba sarf etmez. Romantik kişi, duygu-yoğun yaşayan, hayatını belirleyen kararları mantığıyla değil, duygularıyla, duygularının tümüyle alan bir yapıyı haiz iken, melankolik, her ne kadar yine duygularıyla hareket etse de, hüzün duygusunun ağır bastığı bir kişiliğe işaret eder. Melankolik için hüzün ön-plândadır, asık suratlıdır, içe dönüktür. Romantik etrafa zarar verebilir, iradesini dayatırken, melankolik coşkun değil dingin, gürültülü değil iniltilidir. Hayâller kursa da, onları gerçekleştirmeye kalkışacak kadar romantik değildir melankolik. Dünyayı dönüştürmez, oturur şiir yazar olsa olsa. Meczup damgasını yememesi için kendisini sanatsal bir formda ifade etmesi elzemdir.

Melankolikliği, tamamen kişisel bir durum olarak ele alabilirsek de, romantizmin toplumsal çeşitlemeleri mevcuttur. Romantik olma hâli bireye özgü kaldığı sürece sakıncasızdır; oysa toplumsal bir düzleme genişlediği anda tehlike çanları çalar. Bireysel düzlemde hayata anlam katan romantizm, kitleselleştiğinde Hitler gibilerin önünü açar, onlara alkış tutar. Kitleselleştiği vakit romantizmin hamasetle sonuçlanması şaşırtıcı olmaz. Hitler'in, büyük filozof Nietzsche'yi yanlış anladığı söylenedursun, Nietzsche'nin politik olarak yorumlanıp görüşlerinin hayata geçirilmesi Nazizme giden yolun taşlarını döşemiştir. Bu nedenle, sosyo-politik düzlemde, sıkıcı bir rasyonalizmin ehven-i şer olduğu söylenebilir. Dikkat ederseniz, sanat yapıtlarından söz ederken yaptığım yorumlara kişiselliğim nüfuz ediyor. Oysa -kendi çapımda- sosyo-politik çözümlemeler yaptığımda, konuları olabildiğince rasyonel ele almaya gayret ediyorum. Topluma ve siyaset kurumlarına, sanat yapıtlarına yaklaştığınız gibi yaklaşmamanız gerekir, naçizane. Güzel, doğru olmak zorunda değildir -tıpkı doğrunun güzel olmak zorunda olmadığı gibi.

Dün gece Polanski'nin Rosemary's Baby (1968) adlı filmini izledim. Film, spoiler kavramına karşı çekilmiş bir karşı-sav adeta. Patricia Highsmith'in Trendeki Yabancılar romanında olduğu gibi, filmin başından itibaren, neyin ne olduğunu biliyorsunuz. Sonunda büyük bir şaşırtmaca yok. Yine de kendisini izlettiriyor. Bazen izleyici/okur sonu bilse de, ana karakterin deneyimleyeceği farkındalık anında ne gibi bir tepki vereceği merak konusu oluyor. Spoiler kavramına istinaden klasikleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Klasik eserlerde ne olduğunu az çok hepimiz biliriz; lâkin bu bilgi bizi klasiklerden uzak tutmaya yetmez -yine de izler, okuruz.

Gündeme dair şu sıralar pek diyeceğim yok; zira takip de etmiyorum. Orwell'in Hayvanlar Çiftliği'nde bir eşek vardı, Benjamin. Hiçbirinizden bi'halt olmaz diye düşünen, sinik bir karakter. Bir süredir kendimi Benjamin gibi hissediyorum.

Tamer.