4 Aralık 2014 Perşembe

Ingeborg Bachmann ve Romeo ve Juliet Üzerine


Ingeborg Bachmann (1926-73) radyo oyunlarında düşsel bir âlem kuruyor. Müzik, uzun zaman önce dünyadan çıkıp gitmiş, dünyanın büyüsü çoktandır bozulmuştur. Gündelik yaşam mekaniğinin yarattığı boğuntudan kaçabilmenin iki yolu vardır: Düş kurmak veya aşık olmak. Bachmann okurken umutsuzluk duygusu kendisini dayatıyor; zira, Bachmann, düş kurmak konusunda gayet yetenekli olan insanların, sıra düşlerini gerçekleştirmeye geldiği vakit, nasıl da birer korkağa dönüştüklerini ortaya koyuyor her seferinde, her oyununda.

Gündelik yaşam trajedisine inat ederek, onu reddederek düş kuran kişileri, alttan alta cesur da buluyor aynı zamanda: "Tanrım, hayal gücünden ne kadar da yoksunsunuz. Yaşamınız boyunca sıradan bir insan olarak kalacağınızı hep biliyordum. Ne isterseniz yapın, kapı orada." Kapı oradadır. Tekdüze ve dolayısıyla sıkıcı olan gerçekliğe açılan lânetli kapı. Düşler âleminde ikamet etmeye kararlı, cesur konuklarıysa, kapının berisinde serbest seyahât hakkı ve sonsuzluğa uzanan bir vize beklemektedir. Alınan her yudumla birlikte kişiye geçmişini unutturan Lethe ırmağının kıyısına bir kulübe yapmak gibi, düşler adasına gitmekle de geçmiş sıkıntılar unutulur: "Burası bir ada. Ve ben, unutmayı aradım." Somut toplumsal ilişkiler ağıyla, gelmekte olanla, gelenekle, egemen kalıplarla bir sorun yaşamayan kişi için unutmak bir gereksinim değilken, hayâlgücü gelişkin bireyin -en azından zaman zaman da olsa- bu ütopik adayı ziyaret etmesi elzemdir. İmgelerden, duygulardan, aşktan ve şiirden müteşekkil bu adada, neden-sonuç ilişkileri, mantık, rasyonellik ve makûllüğe yer yoktur. Aşıkların neden köprüye doğru gittiklerini sorgulayan, rasyonalitenin temsilcisi yargıç, "neden diye bir şey yok" yanıtını alacaktır. Düş kurmak ya da aşık olmak cesaretini kaybeden kişinin gündelik yaşamın tahakkümüne teslim olması kaçınılmazdır. -Bachmann'a göre imkânsız olan- aşkı, bir süreliğine de olsa yaşayan adamın, İmkânsız'dan Mümkün'ün topraklarına geri dönüşünü, daha doğrusu o alt seviyeye inişini tarif ederken, şunları söyler Bachmann:

"O, kurtulmuştu. Dünya, ona yeniden kavuşmuştu. Şimdi çoktan dönmüş olmalı; uzun, ama sıradan amaçlarla dolu, keyifsiz bir hayat sürecek." 

(Ingeborg Bachmann, Radyo Oyunları, YKY)

* * *


Merak edip Romeo ve Juliet'i okudum. Evrensel bir konuyu işlediğinden ve çok meşhur olduğundan ötürü bilmeyen yoktur Shakespeare'in bu oyununu. Ne var ki, okudukça bilmediğim pekçok ayrıntının farkına vardım. Birkaç alıntı yapmak geldi içimden: "Düşünceliyken insan yalnızlığı sevdiğinden / Ben bile yorgun benliğime fazla geldiğimden" Gerçekten de, insan bir başkasını ne kadar severse sevsin, ne kadar hoşsohbet ve canayakın olursa olsun, bazen kendisi bile kendisi için bir yük hâline gelir. Herkesin yalnız kalmaya ihtiyacı var. Bir alıntı daha: "Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi / Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan: Biz dönünceye dek siz parıldayın, diye." Bir kadının güzelliğine, daha özelde gözlerine duyulan hayranlık bundan daha iyi anlatılamazdı herhâlde. Son bir alıntı daha yapayım: "Konuşamazsın ki hissedemediğin şeyi / Genç olsaydın benim kadar / Sevgilin de Juliet olsaydı eğer / Onunla evlenmiş olsaydın bir saat önce / Benim gibi Tybalt'ı öldürseydin / Severken delicesine, benim gibi sürülseydin / O zaman konuşabilirdin işte / Yolardın o zaman saçını başını" Bu satırlarda Romeo, kendisini teskin etmeye çalışan rahip Lawrence'a serzenişte bulunuyor: Beni anlayamazsın, benimle empati kuramazsın. Beni anlayabilmen için, fiziken ve ruhen aynı insan olman da yetmezdi: Benimle aynı yaşta olmalı ve aynı deneyimleri biriktirmiş olmalıydın. Bir insanın kendisini başka birisinin yerine koyamayacağı düşüncesini, yani gerçek anlamda bir empati olanağının varolmayışını muhteşem bir dille anlatmış Shakespeare. Bu arada ilişikteki tablo Ford Madox Brown'ın (1821-93) Romeo ve Juliet adlı eseriymiş.

Tamer.