25 Aralık 2014 Perşembe

Kafka'nın Bir Adım Ötesi: Karadelik Güncesi


Geçen gün, Ali Teoman'ın Karadelik Güncesi adlı romanını bitirdim. Baştan söyleyeyim, kitabı kimseye tavsiye etmiyorum. Ciddiyim. Özellikle, tabuları çokça olan ve kutsallarına bir hayli bağlı kimseler bu kitabı okumasın -rahatsız olur. Teoman'ın anlatımının çok güçlü ve zengin olduğunu söylemek gerek. Öykü içinde öyküler, aralara serpiştirilen yan anlatılar, İbrahim Nemrûd'un durmaksızın karşılaştığı gerçeküstü kişilikler, ayrıntılarda kendini gösteren anakronik sapmalar ve okurun merakını diri tutan, masalsı bir atmosfer. Teoman gerçek bir masal anlatıcısı. Türkçesi o kadar güçlü, kullandığı söz dağarı o kadar zengin, betimlemeleri o kadar ayrıntılı ve yetkin ki, kitabı okudukça, insanın, Türkçenin çeşitli disiplinler için yetersiz bir dil olduğunu söyleyenlere gülüp geçesi geliyor.


Kafka'nın kitaplarında hep bir ulaşılmazlık vardır. Bu ulaşılmazlık, boğuntu deneyimi yaşatır. Şatodaki yetkililere erişmek mümkün değildir. Yargılanmakta olduğunuz davanın içeriğine dair hiçbir bilginiz yoktur. Bir böceksinizdir, ama sizin dışınızda herkes bu olağandışı durumu olağan karşılar. Çözüm bulmak imkânsızdır. Hakikât hemen orada gibiyse de, aslında sonsuzca uzaktır. Karadelik Güncesi, bu anlamda kafkaesk bir roman. Dava vekili İbrahim Nemrûd hakikâtin peşinde kıvranıp durmaktadır. Önce Seyfettin Stigma'yı arar; fakat bir türlü ulaşamaz. Ulaştığı anda onun çoktan ölmüş olduğunu öğrenir. Evlatlığı Sazinuş'un peşine düşer bu kez. Sazinuş'a ulaşmak çok daha zordur: "Ha, bak, Sazinuş'u tanımak başka şeydir, onun nerede olduğunu bilmek başka. Onun nerede olduğunu kimse bilmez. Eğer o istiyorsa, gelip seni bulur." (s. 277.) Güneş gibidir hakikât: Onun doğmasını sağlayamazsın, ancak o lûtfederse doğar, bulutlar lûtfederse dağılır ve güneş ışınlarının aralarından sızmalarına izin verir. Dünyayı dönüştürme iradesine sahip olman yetmez. Dünyanın da dönüşüme izin vermesi gerekir. Nihayet, Sazinuş'a eriştiğinde, Nemrûd, duyduklarıyla irkilir: Kim istemiştir ki ondan Sazinuş'u bulup, onu kurtarmasını? Hakikât, hiç ulaşılamayan bir lahana cücüğü gibidir. Soydukça küçülür, elinin altında olduğunu bilsen de, ona bir türlü ulaşamazsın. Sımsıkı kavradığında ufalanıp gider, gevşek tuttuğun vakitse avuçlarından sıyrılıp kaçar. Hakikâtin cazibesine karşı koymak zordur yine de:

"Gözümü alan bu tuhaf pırıltı beni büyülese, hızla dönen bir anafor gibi karşı konulmaz bir güçle kendisine çekseydi. Ona ulaşmak için derinlere dalsaydım. Ben dibe indikçe, pırıltı sürekli yer değiştiren şakacı bir benek gibi benden kaçsa, beni peşisıra derine, daha derine, hep daha derine sürükleseydi. Nefesim tükense, kollarım ve bacaklarımda derman kesilseydi. Sonra, ona ulaşmaktan artık ümit kestiğim bir sırada, birden kendimi onun tam üzerinde bulsaydım. O ufacık titrek pırıltı bir anda infilak etse, gözleri kör eden, bembeyaz, dev bir ışık topuna, bir akkor parçasına, hayır, süt rengi bir yalıma dönüşşe, beni olanca görkemiyle sarıp sarmalasa, içine alsa, yutsaydı." (s. 345.)

Yukarıda alıntıladığım müthiş metin, yapıtın bir özeti gibi adeta. Kafkaesk ulaşılmazlığın bir adım ötesine geçiyor Teoman. Hayatın anlamına, hakikâte, mündemiç tecrübeye, aydınlanma anına, ya da her ne derseniz deyin, ona kavuşma arzusu kuvvetli bir şekilde kendisini hissettirir. Bu arzuyu ifade etmek hiç de kolay değil, hâtta imkânsızdır: "Sözlerim göğe yükseliyor, düşüncelerim aşağıda kalıyordu." (s. 261.) Hakikât ile yüz yüze gelmek naif bir hayâldir, ona ancak göz ucuyla, çapraz bir bakış atabilirsiniz. Onu ifade edemez, ancak Teoman'ın yaptığı gibi, ifade etmeye yaklaşabilirsiniz. İbrahim Nemrûd, Kafka'nın bir kahramanı olsaydı, Sazinuş'a asla kavuşamazdı. Oysa Teoman'ın kahramanı olan Nemrûd, Sazinuş'a kavuşur. Gelgelelim bu hakikât pırıltısı bir anda bir ışık topuna dönüşür, onun sonunu getirir. En çok istenen, arzusun en yüce nesnesi, öz yıkımın bir aracıdır esasen. Tıpkı bir süpernova gibi, bir anlığına parlar ve sönmesiyle birlikte her şeyi yutan bir karadeliğe, sıfıra, kendisiyle çarpılan her sayıyı yutan, yutan elemana dönüşür: "Ve bilinir ki süpernovalar, evrenin o muzip ateşböcekleri, bir an, kısa, kıpkısa bir an parladıktan sonra, bir daha ışık vermemek üzere sönerler. Işıkları bize ulaştığında, aslında çoktan sönmüş, yitmiş, karanlığa gömülmüşlerdir. Ve karadelikler, yollarına çıkan herşeyi oburca soğuran o dipsiz kursaklar, denir ki, süpernovaların karaşın ardıllarıdır." (s. 382.)

Üç seçenek görünüyor: (1) Ye, iç, dedikodu yap, işe git, aile kur, eve dön, uyu döngüsünde, düşünümsüz bir yaşam. (2) Hakikâtin peşinde helâk olmanın göze alındığı, gözüpek bir eylem ve tefekkür hayatı. (3) Bu ikisinin ortası, yani ne ifrat ne tefrit. Nemrûd ikinci tercihe yönelmeden önce, üçüncü aşamada bir süre asılı kalmıştı aslında. Hiçliğin bağrında, Sinoplu Diyojen misali, kendisine bulduğu koca bir fıçının içinde, akışkan ve güvenilmez olan eşyadan, kısacası dünyadan -ve insanlardan- yüz çevirmiş hâlde, kimseden gölge etmelerinden gayrı bir ihsan beklemediği, gelip geçiciliğin, hiçliğin karnında tutunacak tek dalı olan pul defterine sarılmış hâlde, özne olmaktan vazgeçtiği anlardan söz ediyorum. 

Bu kitap, bana kalırsa, yaklaşık altı yüz sayfa boyunca varoluşu konu ediniyor. Elbette odakta insan var. Esas mesele insan. Varoluşun anlamını sorgulayan, onu anlamsız bulan ya da ona anlam atfeden tek varlık olan insan. Malûm, varoluşun anlamından söz edebilmek için, önce onun anlamından söz edenden söz etmek, yani insan üzerine odaklanmak gerekir. Muhtemelen bu yüzden, Teoman'ın, okuru rahatsız edecek denli açık seçik bir dille ortalığa döktüğü çirkinlikler, ardında sakladığı gerçekliğin üstüne serilmiş bir örtüden ibaret. Bir yerde, Teoman, bunu ima ediyor gibidir: 

"Görünüşte herşeyi açıkça söylerler, ama aslında esas sırrı bütün gözlerden saklamak için uyguladıkları kurnaz bir yöntemden başka bir şey değildir bu." (s. 282.)

Ali Teoman, 2011'de, kırk dokuz yaşında ölmüş.

Tamer Ertangil.

21 Aralık 2014 Pazar

Romantizm ve Melankoli Üzerine

Rosemary's Baby (1968)
Bir sanat akımı olarak romantizmi kastetmiyorum. Ruh hâli ya da kişilik özelliği olarak romantik ile melankolik, hep birbiriyle karışan, birbiri yerine kullanılan iki sözcük olmuştur benim için. Üzerine biraz düşününce aradaki nüansı fark ediyor insan. Romantik kişi hayalperesttir, cesurdur, dünyayı değiştirmek için çaba sarf eder. Melankolik ise, hayalperest olsa da herhangi bir şeyi değiştirmek için çaba sarf etmez. Romantik kişi, duygu-yoğun yaşayan, hayatını belirleyen kararları mantığıyla değil, duygularıyla, duygularının tümüyle alan bir yapıyı haiz iken, melankolik, her ne kadar yine duygularıyla hareket etse de, hüzün duygusunun ağır bastığı bir kişiliğe işaret eder. Melankolik için hüzün ön-plândadır, asık suratlıdır, içe dönüktür. Romantik etrafa zarar verebilir, iradesini dayatırken, melankolik coşkun değil dingin, gürültülü değil iniltilidir. Hayâller kursa da, onları gerçekleştirmeye kalkışacak kadar romantik değildir melankolik. Dünyayı dönüştürmez, oturur şiir yazar olsa olsa. Meczup damgasını yememesi için kendisini sanatsal bir formda ifade etmesi elzemdir.

Melankolikliği, tamamen kişisel bir durum olarak ele alabilirsek de, romantizmin toplumsal çeşitlemeleri mevcuttur. Romantik olma hâli bireye özgü kaldığı sürece sakıncasızdır; oysa toplumsal bir düzleme genişlediği anda tehlike çanları çalar. Bireysel düzlemde hayata anlam katan romantizm, kitleselleştiğinde Hitler gibilerin önünü açar, onlara alkış tutar. Kitleselleştiği vakit romantizmin hamasetle sonuçlanması şaşırtıcı olmaz. Hitler'in, büyük filozof Nietzsche'yi yanlış anladığı söylenedursun, Nietzsche'nin politik olarak yorumlanıp görüşlerinin hayata geçirilmesi Nazizme giden yolun taşlarını döşemiştir. Bu nedenle, sosyo-politik düzlemde, sıkıcı bir rasyonalizmin ehven-i şer olduğu söylenebilir. Dikkat ederseniz, sanat yapıtlarından söz ederken yaptığım yorumlara kişiselliğim nüfuz ediyor. Oysa -kendi çapımda- sosyo-politik çözümlemeler yaptığımda, konuları olabildiğince rasyonel ele almaya gayret ediyorum. Topluma ve siyaset kurumlarına, sanat yapıtlarına yaklaştığınız gibi yaklaşmamanız gerekir, naçizane. Güzel, doğru olmak zorunda değildir -tıpkı doğrunun güzel olmak zorunda olmadığı gibi.

Dün gece Polanski'nin Rosemary's Baby (1968) adlı filmini izledim. Film, spoiler kavramına karşı çekilmiş bir karşı-sav adeta. Patricia Highsmith'in Trendeki Yabancılar romanında olduğu gibi, filmin başından itibaren, neyin ne olduğunu biliyorsunuz. Sonunda büyük bir şaşırtmaca yok. Yine de kendisini izlettiriyor. Bazen izleyici/okur sonu bilse de, ana karakterin deneyimleyeceği farkındalık anında ne gibi bir tepki vereceği merak konusu oluyor. Spoiler kavramına istinaden klasikleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Klasik eserlerde ne olduğunu az çok hepimiz biliriz; lâkin bu bilgi bizi klasiklerden uzak tutmaya yetmez -yine de izler, okuruz.

Gündeme dair şu sıralar pek diyeceğim yok; zira takip de etmiyorum. Orwell'in Hayvanlar Çiftliği'nde bir eşek vardı, Benjamin. Hiçbirinizden bi'halt olmaz diye düşünen, sinik bir karakter. Bir süredir kendimi Benjamin gibi hissediyorum.

Tamer.

7 Aralık 2014 Pazar

Sanat Eserlerini Fotoğraflamak Üzerine


Gitgide daha az fotoğraf çeker oldum. Granada'daki Alhambra Sarayı'nda çok az fotoğrafım var örneğin. Bırakın kendimin kadrajda olmasını, sarayın içerisinin fotoğrafını bile pek az çektim. Bilerek böyle yapıyorum. Mimarinin büyüsüne kapılmak, o incelikli bezemeleri incelemek, sütunların üstlerinde ve tavanlardaki müthiş mukarnesat için verilmiş emeği tasavvur etmek, hepsinden önemlisi, harikulade bir mimari eserin atmosferine kendini bırakmak, onunla hemhâl olmak varken, eserle alımlayıcı arasına bir üçüncüyü, aracıyı, yani fotoğraf makinesini sokmak, deneyimin biricikliğini öldürüyor. Fotoğraf sanatçısıysanız diyeceğim yok; fakat benim gibi kendi çapında birkaç kare çekmeye çabalayan sıradan biriyseniz, çektiğiniz fotoğraflar, eve dönüp baktığınızda asla o mekânda deneyimlediğiniz hissi yaşatmıyor. Fotoğraflara bakınca ne heybet kalıyor geriye, ne de sihir. İştar Kapısı'nda, Seville Katedrali'nde, Sultan Ahmet Camii'nde, Al-cazar'da ya da Alhambra'da kendinizi küçücük, önemsiz ve gelip-geçici hissederken, sanatkârların, zamanında maddenin her santimetre karesine ne denli ince bir işçilik ve sabırla dokunup onu dönüştürmüş olduğuna ağzınız açık kalakalırken, dönüp fotoğraflara baktığınızda tek duyumsanan, bir çeşit boşluk ve anlamsızlık hissi. Bu yüzden hep ekleme gereği duyarız: "Aslında gerçeğini görsen, daha ihtişamlı. Orada olman lâzımdı."

Bir mekânda görmüştüm, "Tanrı aşkına", diye yazmıştı birisi, "hemen fotoğraf makinenize sarılmaktansa, şu müthiş manzaranın bir dakika olsun tadını çıkartın, biraz susun, yalnızca seyredin" diyordu. Bırakın da o deneyim size özgü olsun, biricik olarak kalsın. Zaten isteseniz de başkalarına aktaramazsınız.

Bu yazdıklarım yalnızca mimarî için değil, tüm sanat dalları için geçerli. Alımlayıcı ile eser arasında kapanmaz bir mesafe, bir türlü tamamlanmayan bir mütekabiliyet var. Eser özünü, hakikatini bir an için gösterip hemen üstünü örtüveriyor sanki. Bir an geliyor, kendinizi aştığınızı hissediyorsunuz. Alımlayıcı ile eserin, özne ile nesnenin birlik olduğunu idrak ediyorsunuz. Bu deneyim o kadar size özgü kalıyor ki, başkalarına aktarmayı denediğinizde yapabileceğiniz en fazla kekelemek oluyor. Sanat eserine ucundan azıcık nüfuz etmek alımlayıcı için bile bu denli zorluyken, eserin üreticisi olan sanatçı, herhalde hakikat havuzunda yüzüyordur. Onları kimse anlayamaz zaten; belki de bu yüzden dâhiler aynı zamanda ya da çoğunlukla biraz delidir. Aklın bir o yakasına giderler, bir öte yakasına. Her doğumun sancılı olması gibi, eserin yaratım süreci de bir hayli sancılı bir süreç olsa gerek. Onlar yaratıyor, bizse elden geldiği kadar nasiplenmeye çalışıyoruz. 

Bu arada ekteki fotoğraf, Avustralyalı heykeltraş Ron Mueck'in devasa yapıtlarından birinin yüz kısmı.


6 Aralık 2014 Cumartesi

Pi (1998) Üzerine


Pi (1998), dünyayı anlamak için biçim kadar içeriğin, matematik kadar şiirin ne denli gerekli olduğunu oldukça gerilimli bir tarzda göstermiş, enteresan bir film.

Evrendeki biçimsel örüntüleri idrak edebilmek için, zihnimizde hâli hazırda varolan uzay/zaman formunun bilimi olan geometri ve matematiğe başvurmak gerekir. Bu sayede Einstein, deney ve gözlem yapmaksızın genel görelilik kuramını geliştirmiş ve 1919'da bu kuram başkaları tarafından deneysel olarak kanıtlanmıştı. Max Cohen'in filmde yaptığı tam da bu. Fakat Max tamahkâr davranıyor ve sırf biçimsel bilgiye sahip olmakla yetinmiyor. Evet, atom-altı parçacıklardan Samanyolu'na, salyangoz kabuğundan kasırgalara varıncaya dek, sarmal bir dönüşün söz konusu olduğu, her şeyin birbirinin ve kendisinin etrafında döndüğü bir gerçek. Ne var ki, evrendeki matematiksel/biçimsel örüntülerin bilgisi, hayatın anlamına dair bize hiçbir şey söylemez. Evrenin nasıl bir yer olduğunu bilmek, asla küçümsenemeyecek önemde olsa da, "nasıl?" sorusunun yanıtına sahip olmak, "n'için?" sorusunun yanıtını vermez. Dünyanın (dünya derken yeryüzünü değil, tüm varoluşu kastediyorum) neden böyle olup da başka türlü olmadığının, neden ve ne amaçla varolduğunun bilgisi matematiğin, daha genelde bilimin ilgi alanının ötesindedir. Bu noktada -sürekli sonunun geldiği iddia edilen ve küçümsenen- felsefe devreye girer. Biçime değil de, içeriğe dair, "kendinde-şey" (Kant), "Tanrı" (Din), "altyapı" (Marx), "bilinçdışı" (Psikanaliz), "istenç" (Schopenhauer) veya "güç istenci" (Nietzsche) gibi bir referansa ihtiyaç ortaya çıkar. Bu yüzden Kant'ın transandantal estetiği, başyapıtı Saf Aklın Eleştirisi'nin yalnızca kısa bir bölümünden ibarettir; ne de olsa uzay ve zamanın a priori bilgisi bize bir içerik sunmaz. 

"Neden hiçlik olmasındansa varlık vardır?" gibi bir soruyu, bu soruyu sorabilen insanı odağa alarak sorgulayan Heidegger, matematiğe değil, felsefeye başvurmuştu. Yeraltından Notlar'da "2*2 = 4" -biçimsel- kesinliğinin kendisini ilgilendirmediğini dile getiren büyük dahi Dostoyevski, Karamazov Kardeşler'de, onca sayfa, ruhun ölümsüzlüğü meselesini boşuna tartışmamıştı. Hayatı anlamaya dönük çabaların bilimsel bakışı aşıyor olması, felsefe ve sanata hak ettiği itibarı teslim etmekle sonuçlansa da, bilimsel yöntemi küçümsemekle sonuçlanmamalı elbette. Buradan, filmde Max'ın yaşlı Hocasının ne kadar haklı olduğunu anlarız: Hayatta biçim kadar anlam, matematik kadar şiir, analiz kadar sentez, mantık kadar duygular ve zekâ kadar deneyim de gereklidir. Müzik diye bir şey vardır bir kere. Bütünsel bir bakış şart; zira dünya tek boyutlu değil. Bütünsel bakıştan uzak bir tutum, yani varoluşun bütününü tek bir boyutta idrak etmekte ısrarcı olmak, filmde olduğu gibi, kişinin çıldırmasıyla sonuçlanır olsa olsa.

Hayat ne yalnızca bilimle, ne de yalnızca müzikle anlaşılabilir. İkisi de lâzım.

Tamer Ertangil.

4 Aralık 2014 Perşembe

Ingeborg Bachmann ve Romeo ve Juliet Üzerine


Ingeborg Bachmann (1926-73) radyo oyunlarında düşsel bir âlem kuruyor. Müzik, uzun zaman önce dünyadan çıkıp gitmiş, dünyanın büyüsü çoktandır bozulmuştur. Gündelik yaşam mekaniğinin yarattığı boğuntudan kaçabilmenin iki yolu vardır: Düş kurmak veya aşık olmak. Bachmann okurken umutsuzluk duygusu kendisini dayatıyor; zira, Bachmann, düş kurmak konusunda gayet yetenekli olan insanların, sıra düşlerini gerçekleştirmeye geldiği vakit, nasıl da birer korkağa dönüştüklerini ortaya koyuyor her seferinde, her oyununda.

Gündelik yaşam trajedisine inat ederek, onu reddederek düş kuran kişileri, alttan alta cesur da buluyor aynı zamanda: "Tanrım, hayal gücünden ne kadar da yoksunsunuz. Yaşamınız boyunca sıradan bir insan olarak kalacağınızı hep biliyordum. Ne isterseniz yapın, kapı orada." Kapı oradadır. Tekdüze ve dolayısıyla sıkıcı olan gerçekliğe açılan lânetli kapı. Düşler âleminde ikamet etmeye kararlı, cesur konuklarıysa, kapının berisinde serbest seyahât hakkı ve sonsuzluğa uzanan bir vize beklemektedir. Alınan her yudumla birlikte kişiye geçmişini unutturan Lethe ırmağının kıyısına bir kulübe yapmak gibi, düşler adasına gitmekle de geçmiş sıkıntılar unutulur: "Burası bir ada. Ve ben, unutmayı aradım." Somut toplumsal ilişkiler ağıyla, gelmekte olanla, gelenekle, egemen kalıplarla bir sorun yaşamayan kişi için unutmak bir gereksinim değilken, hayâlgücü gelişkin bireyin -en azından zaman zaman da olsa- bu ütopik adayı ziyaret etmesi elzemdir. İmgelerden, duygulardan, aşktan ve şiirden müteşekkil bu adada, neden-sonuç ilişkileri, mantık, rasyonellik ve makûllüğe yer yoktur. Aşıkların neden köprüye doğru gittiklerini sorgulayan, rasyonalitenin temsilcisi yargıç, "neden diye bir şey yok" yanıtını alacaktır. Düş kurmak ya da aşık olmak cesaretini kaybeden kişinin gündelik yaşamın tahakkümüne teslim olması kaçınılmazdır. -Bachmann'a göre imkânsız olan- aşkı, bir süreliğine de olsa yaşayan adamın, İmkânsız'dan Mümkün'ün topraklarına geri dönüşünü, daha doğrusu o alt seviyeye inişini tarif ederken, şunları söyler Bachmann:

"O, kurtulmuştu. Dünya, ona yeniden kavuşmuştu. Şimdi çoktan dönmüş olmalı; uzun, ama sıradan amaçlarla dolu, keyifsiz bir hayat sürecek." 

(Ingeborg Bachmann, Radyo Oyunları, YKY)

* * *


Merak edip Romeo ve Juliet'i okudum. Evrensel bir konuyu işlediğinden ve çok meşhur olduğundan ötürü bilmeyen yoktur Shakespeare'in bu oyununu. Ne var ki, okudukça bilmediğim pekçok ayrıntının farkına vardım. Birkaç alıntı yapmak geldi içimden: "Düşünceliyken insan yalnızlığı sevdiğinden / Ben bile yorgun benliğime fazla geldiğimden" Gerçekten de, insan bir başkasını ne kadar severse sevsin, ne kadar hoşsohbet ve canayakın olursa olsun, bazen kendisi bile kendisi için bir yük hâline gelir. Herkesin yalnız kalmaya ihtiyacı var. Bir alıntı daha: "Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi / Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan: Biz dönünceye dek siz parıldayın, diye." Bir kadının güzelliğine, daha özelde gözlerine duyulan hayranlık bundan daha iyi anlatılamazdı herhâlde. Son bir alıntı daha yapayım: "Konuşamazsın ki hissedemediğin şeyi / Genç olsaydın benim kadar / Sevgilin de Juliet olsaydı eğer / Onunla evlenmiş olsaydın bir saat önce / Benim gibi Tybalt'ı öldürseydin / Severken delicesine, benim gibi sürülseydin / O zaman konuşabilirdin işte / Yolardın o zaman saçını başını" Bu satırlarda Romeo, kendisini teskin etmeye çalışan rahip Lawrence'a serzenişte bulunuyor: Beni anlayamazsın, benimle empati kuramazsın. Beni anlayabilmen için, fiziken ve ruhen aynı insan olman da yetmezdi: Benimle aynı yaşta olmalı ve aynı deneyimleri biriktirmiş olmalıydın. Bir insanın kendisini başka birisinin yerine koyamayacağı düşüncesini, yani gerçek anlamda bir empati olanağının varolmayışını muhteşem bir dille anlatmış Shakespeare. Bu arada ilişikteki tablo Ford Madox Brown'ın (1821-93) Romeo ve Juliet adlı eseriymiş.

Tamer.

3 Aralık 2014 Çarşamba

İki Kısacık Değini


Pek az mısralı fakat oldukça uzun bir şiir izledim. Bayağılığın galip geldiği dünyanın boğucu anlamsızlığında kendini dört duvarına hapseden, zira dışarısını fazlasıyla cüretkâr bulan insanlar. Dönüştürme iradesinden yoksun kalmış insanlık. İradesine sahip çıkıp, bile isteye hayatı, bayağı güruhun değersizleştirdiği hayatı reddeden bir at. Bayağılığın hükmünü kabullenip, boşluğu kahkahayla dolduran, konar-göçer çingeneler. Bir filozof demişti ya, "işte günler günleri kovalıyor ve neden yaşamak gerektiği ise hiç açık değil', her yeni gün, bir öncekinin aynısı. Güneşin altında yeni bir şey yok. Öyle bir an gelir ki, hiçliğe dâhi muhtaç kalınır. Her günün birbirinin tekrarı olmasına bile razıdırlar. Yenilik beklentisi çoktan terk edilmiştir. Yine de açgözlü bayağılık, sahip oldukları tek şey olan sıkıcılığı da karanlığa boğacak, ellerinden alacaktır. Sanat yapıtını anlamak esas olduğu için, açıklama çabasına girmemek gerek. Açıkladıkça, anlamın büyüsü bozuluyor, anlam, kolumuzdan sıyrılıp kaçıyor, dağılıp parçalara ayrılıyor sanki. O yüzden susalım. Son bir şey: Nietzsche var filmde.


Bitirdiğim bir kitaptan söz edecektim. Vazgeçtim. Onun yerine güzel bir insandan bahsedeceğim. Bu coğrafyada, hem de o yıllarda, hilafeti ve saltanatı yürürlükten kaldırabilecek denli çılgın, çılgıncasına cesur bir adam. Lafta devrimci değil, bütün riskleri göze alarak, çatır çatır devrim yapmış bir önder. Okulda çocuklara söylerim bazen, bir kere, iyi bir insan yahu. Kötü bir insan olsaydı, derim, iktidarı ele geçirmiş, ne uğraşacaktı devrim yapmakla filan? "Padişahım lan ben!" derdi, sürdürürdü düzeni. Harem kurardı kendine, sarayda takılırdı ölünceye değin. Yok. Ne halifeyim dedi, ne de sultan olduğunu iddia etti. Tüm hastalığına rağmen, sirozdan şişmiş karnıyla yurt gezileri yapmak derdindeydi. Okuma-yazma oranı yükselsindi bu ülkede. Traktör fabrikaları kurulsundu. Medeni hukuk gelsindi, kimsenin ayrıcalığı kalmasındı. Hukuk karşısında -teorik de olsa- herkes eşit olsaydı. Mesela kadınlar da erkeklerle eşit miras hakkına sahip olsaydı. Ülke daha güzel, daha eğlenceli, daha özgür olsaydı. '30'larda Hitler'den kaçan profesörleri, "Türkiye'ye gelin, bize nitelikli Hoca lâzım" deyip üniversitelerimizde istihdam etmiş bir insandan bahsediyoruz, güzel bir insandan.

Tamer.