29 Ekim 2014 Çarşamba

The Man From Earth (Dünyalı) Filmi Üzerine, İnsan'a ve Tarihe Dair


İnsanoğlunun öyküsünü on dört bin yaşında birisinden dinlemek: The Man From Earth (2007) filminde tanık olduğumuz tam da bu. Binlerce yıldır ölmediğini iddia eden, otuz beş yaşında hayat kaydını dondurmuş tek bir adamın temsil ettiği tümellik, esasen tüm insanlık tarihi, yani geçmişimiz ve biz. Türümüzün tek bir bedende somutlaştığı, hepimizi temsil eden bu tekillik, evrenselin ve tarihin izlerini taşıyor. Avcı-toplayıcılıktan tarıma, konar-göçerlikten yerleşik hayata, hayvan avlamaktan hayvan yetiştirmeye, doğaya maruz kalmaktan onu dönüştürmeye geçen, kutsal buğdayı bereketli hilâlde keşfetmesiyle ekmek imâl etmeye başlayan, ekmeği bedeni, şarabıysa kanı belleyip savaşan, sevişen, barışan, üreten, inanan, düşünen, yapan ve yıkan, kutsayan ve bayağılaştıran insanoğlunun, mağara adamından başlayıp modern insanda sonlanan, ön dört bin yıllık öyküsü. 

Babil Hükümdarı Hamurabi'nin yasalarının İsa'nın etik kodlarına dönüşmesi, öncesinde Tevrat'ın acımasız ve zalim Tanrı'sı, Buda'nın dingin bilgeliği, kendini çöllere vuran, bedenini inkâr eden ve öte-dünyaya odaklanan hıristiyan keşişler, bedensel ve dünyevi arzuların lanetlenmesinin ardından dünyevi ile uhrevi olanın ara-bölgesinde ikamet eden İslamiyetin ortaya çıkışı ve nihayet modern bilimin devam etmekte olan serüveni. Kökensel ve dolayısıyla değişimden muaf nitelikleri ve değişen yönleriyle, başka bir deyişle tarihselliğiye birlikte, hâlâ anlamakta zorlandığımız, elimizdeki nihai ürün: İnsanoğlu. Dünyayı ve varoluşu anlamlandırma çabasından hiç vazgeçmediği hâlde, en çok kendisini anlamakta zorlanan insanoğlu.

Tüm yavan ve sığ insan-merkezcilik eleştirilerine karşın, insan hep merkezde olmuştur. Tüm felsefeler insanla başlar, insan odaklıdır; zaten ve zira anlam veren, anlamlandıran özne İnsan'dan başkası değildir. Scheler buna benzer şeyler söyler. Anlam veren olmasıysa, kusursuz bir idrake sahip olduğunu göstermez. Tüm zekâsına karşın insan, varolanlar içinde en karmaşık, anlaması en zor, sağı solu belli olmayan, öngörülemeyen ve tekinsiz bir varlıktır. Alan Sokal, sosyal bilimlerin fen bilimlerinden daha zor olduğunu söylerken haklıydı. Suyun yüz derecede kaynayacağını ve bir sonraki Güneş tutulmasının ne zaman olacağını öngörmek, insanların ne yapacağını öngörmekten çok daha kolaydır. Belki bir gün, evreni tam anlamıyla idrak ettiğinde dahi, kendisini idrak edememiş olacak olan bir varolan varsa, o da insandır. İnsanoğlunun lanetli yazgısı Sisifos'un efsanesinde ifadesini bulur. Bizim bizi anlamamız en zorudur; çünkü hepimiz Sisifos'un lanetli yazgısını paylaşırız. Başka bir deyişle, kendimizi anlamak uğruna sarfettiğimiz emekler sonuç vermez. Kayayı tepeye -binbir türlü zahmetle- her çıkarışımızın ardından, kaya geri yuvarlanmaya mahkûmdur. Günler günleri kovalar ve hayat gailesi dışında ifa edilebilen hiçbir anlamsal bütünlük söz konusu değildir. Anlama dair bir sezgi dolaşır ortalıkta ama -şurda burda- dokunabildiği dağınık anlam parçacıklarına nüfuz edebilir olsa olsa. Ne var ki, insan, evrene dair sorularının peşini bırakmaz; üstelik zaman zaman kayda değer yanıtlar da elde eder. Gelgelelim, kendisinin ne olduğunu anlamak, işin en zor kısmıdır. Bu çaba ile tarihin tekeri dönmeye devam eder. On dört bin yıldır. Muhtemelen, cevap bulmaktan ziyade doğru soruları sorabiliyor olmaktır asıl mesele. O hâlde insanoğlunun yazgısı küçümsenecek denli önemsiz değildir. Tüm bilinmezliğiyle, aklı ve duygularıyla ve -Heidegger'in deyimiyle- "dünyaya fırlatılmışlığıyla" insanoğlu -o tuhaf varlık, varolan, Dasein. Heidegger için varlığı anlamak, Dasein'ı anlamaktır öncelikle; ne de olsa "hayatın anlamı" diye bir şeyi keşfedebilmek için, o hayatı anlamlandıran varlığı, İnsan'ı anlamak gerekir: "Varlığın anlamı sorusu sadece ve sadece varlığı anlamak gibi bir şey söz konusu olduğu sürece olanaklı hâle gelir. Varlığı anlama, 'Dasein' olarak adlandırılan varolanın sahip olduğu bir varlık türüne aittir." (Being and Time, Harpersanfransico Yayımevi, J. Macquarrie ve E. Robinson çevirisi, s. 244.) Başka bir deyişle, varlığın anlamından söz eden, onun anlamını sorgulayan ya da ona bir anlam atfeden varlık, insanın ta kendisidir. Bu nedenle öncelikle insandan başlamak gerekir. 

Bir türlü anlayamadığım bir nokta, tarihsellikle evrenselliğin, değişimle kalıcılığın birbirini dışladığı düşüncesi olmuştur. Bana kalırsa bu ikisi bir bütün. The Man From Earth, tek mekânda geçmesine karşın, harikulade diyaloglarıyla kendini izlettiren bir film. Dinler tarihinden felsefeye, antropolojiden biyolojiye, evrim kuramından psikanalize, kapsamlı bir serüven, yanıt vermekten ziyade soruları çoğaltan, büyük harfle İnsan'a dair bir yapım. Beethoven'ın bir senfonisiyle sonlanan bu güzel filmi -meraklısına- öneririm.

Tamer Ertangil.