3 Ekim 2014 Cuma

Tarkovski'nin Nostalji'si Üzerine


Tarkovski'nin Nostalji'si (1983) bir film olmaktan öte, bir şiir, simgelerle dolup taşan, edebi ve felsefî bir eser. Onu ağır bir film olarak nitelemek yanlış olur. Kendine has bir temposu var: Filme nüfuz ettikçe kendi temposu izleyiciye sirayet ediyor. Denebilir ki, izleyenle izlenenin birbirinde erimesi, zaman mefhumunu askıya alıyor. Güzel olan her sanat yapıtında olduğu gibi, yaşanan tinsel deneyimle birlikte özne-nesne ikiliği ortadan kalkarken, Heidegger'in elde-hazır-olan (zuhanden) olarak kavramsallaştırdığı bu erimenin fiiliyata geçtiğini hissediyorsunuz.

Tek tek varolanlara ilişkin, görüngü düzeyinde kalan çözümsel bilincin yanıltıcılığını Schopenhauer hep vurgular. Dostoyevski, Karamazof Kardeşler'de bir karaktere, "insanlığı seviyorum, fakat tek tek kişileri sevmiyorum. Kişilere olan nefretim arttıkça, insanlığa olan sevgim de aynı ölçüde artıyor" dedirtir. Filmdeki meczupsa, evinin duvarına yazdığı üzere, bir ile birin toplamının iki değil, yine bir ettiğini söyler. Buradaki anlamı idrak etmek için çözümsel değil, bütünsel bir yaklaşım gerekir. Bir damlaya, bir damla daha eklediğinde, ortaya çıkan daha büyük ve fakat yine tek bir damladır. Aynı tözün farklı ilinekleri, aynı öznenin farklı yüklemleridir tüm tekillikler. En nihayetinde Aynı olan, altta-yatan (sub-stance) varlığını -alttan alta- sezdirir. Belki de bu bilinç düzeyinden ötürü, filmdeki bir adam, güzellikleri görmekten bıktığını, gezmekten bıktığını, yalnızlığı sevdiğini, ancak kendisiyle başbaşa kaldığında huzur bulduğunu söyler. Yalnızlık onun için melankolik değildir. Kendi-kendine yeterli olmaktır söz konusu olan. Dışarıda kalan çoğullukla ilgilenmez; zira artık tekilliklerin oluşturduğu kalabalık, hiçbir şey kazandırmayan bir kakofoniden ibarettir. 1 + 1 = 1.

Zamanın askıya alınması kadar, mekânın yürürlükte kalması da, mündemiç anların olmazsa olmazıdır. Bir bina, eşya ya da herhangi bir mekânsal unsura, Heidegger'in elde-mevcut-olan (vorhanden) dediği anlamda bakıldığında, ahşaptan, çimentodan, taştan ve diğer gereçlerden müteşekkil, anlamsız bir yığın görünür. Oysa insan, çevresini oluşturan, dönüştüren, inşa edendir ve dönüştürdüğü doğa ile meydana getirdiği kültürün yarattığı atmosferi soluduğu sürece, kendisini sarıp sarmalayan mekân ile bir bütün olduğu sürece, anlam denen şey ortaya çıkar. Bu yüzden, kilisenin zangocu, kiliseye gelip dua etmezseniz, burası sizin için hiçbir anlam ifade etmez, der. Tek tek kişilerin birbirlerini anlaması içinse sanat yeterli değildir; zira sanat yapıtı, bir dilden başka bir dile çevrilemez. Daha doğrusu, çevirinin eksik olması kaçınılmaz, anlam ve biçimi tam anlamıyla yansıtması olanaksızdır. "Sınırlar kalkmalıdır" der adam. Ülkeler arasındaki sınırlar kalkıp, tek tek kişilerin, farklı olanlarla yüz yüze gelmedikçe birbirlerini anlamaları olanaksızdır. Mesela Rusya'yı anlamak için Rus romanları okumak ancak bir yere kadar iş görür. 

Kadınlar ve muhafazakârlık konusu da filme değinilen noktalardan. Zangoç, kiliseye daha çok kadınların geldiğini, onların gelip dua ettiğini söyler. Ezilen, erkek-egemen kurumlara isyan etmesi beklenen kadın, tam tersine, erkekten dahi tutucudur. Düzenin bekçisidir adeta. Zangocun söyledikleriyle kadının söyledikleri örtüşür bir bakıma: Kadın, özgürlüğe sahip olmak isteriz, der, fakat özgürlüğe sahip olunca onunla ne yapacağımıza dair bir fikrimiz yoktur. Bu bir yanlış-bilinçtir elbette; zira özgürlüğün yokluğunda ne sınırlar kalkabilir, ne de farklı kişiler birbiriyle dolaysızca yüzleşebilir. Sınırların kalkması demişken, İtalya'da sürgün hayatı sürdüren şair için Rusya, bir gün elbet döneceği ana kucağıdır. Filmde hissedilen anayurt vurgusu, milliyetçi hassasiyetlerle değil de, bireyle mekân arasındaki örtüşmeyle açıklanabilir. Doyduğun yer kadar doğduğun yer de önemlidir: Ne de olsa yıllarca solunan havanın, tanışılan insanların, yenilen yemeklerin, ayak basılan toprağın ve duyulan nefretin biriktirdiği bir bağlılık duygusu vardır. Sartwell'in, bir kitabında söylediği üzere, insan öyle çevresinden yalıtık bir varlık değildir, o da tüm diğer şeyler gibi, "şeyler içinde bir şeydir."

Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni okurken de bu denli yoğun hissetmiştim. Öznelden öte, nesnelden beri bir değerlendirme yapmayı dememişsem de, kitaba haksızlık olacağı için susmayı tercih etmiştim. Belki başkaları için o kitap ve bu film ilgisiz görünebilir. Bir şey diyemem.


Tamer Ertangil.