1 Ekim 2014 Çarşamba

"Kimya Dersi Neden Zorunlu?" -Eğitim ve Din Üzerine


Erdoğan'ın son sözü sizi şaşırttı mı? Sanmam. "Neden kimya dersi zorunlu ki?" diye sormuş. Din dersi seçmeli olacaksa, diğer dersler de, kimya, fizik, matematik ve mesela biyoloji de pekâlâ seçmeli olabilir diye düşünen insanlar yok değil. Filozof Feyerabend bu işin öncüsüdür. Postmodernizme göre de kültür yeni mutlak olduğu için, rasyonel düşünce, mantık, deneysel kanıt ve sistematik gözlem ile deney, Avrupa kültürüne özgü, yerel bir anlatıdır. Bu nedenle ne Aydınlanma'nın, ne de bilimsel yöntemin kültürlerüstü bir niteliği vardır. Postmodernizm için tüm kültürler eşdeğerdir. Bilim de Batı kültürüne özgü bir unsur olduğuna göre, evrensellik iddiasında bulunması anlamsızdır. Bilim, tıpkı din gibi, yalnızca bir anlatıdan ibarettir. Bilim insanları masal anlatırlar sadece, ötesi değil. 

Öyleyse din dersi gibi, matematik, fen ve sosyal bilgiler gibi dersler de seçmeli olmalıdır der Feyerabend. Öğretilecek dersler, demokratik taleplere göre belirlenmeli, taban ne isterse okullarda o öğretilmelidir. ABD'de, bazı eyaletlerde Akıllı Tasarım (Intelligent Design) denen şeyi evrim kuramına alternatif olarak okulların müfredatına sokmaya çalışan yaradılışçıların yaptığına temel oluşturur bu durum. Papa II. Jean Paul'ün teolojik konularındaki danışmanı Ratzinger, sanırım 70'li yıllarda yaptığı bir konuşmasında Feyerabend'e referans vermiş, ondan destek almıştır. Bugün bu postmodern kafa karışıklığı öylesine içimize işledi ki, siyasetçiler çıkıp kimya ile din dersini bir tutabiliyor. Hatlar karışmış durumda. 

Bunca anlattığıma bakmayın. Naçizane görüşüm odur ki, bilimsel kurumların ve bilim insanlarının rolüne ve sorumluluklarına dair yerinde eleştiriler getiren Feyerabend, bilimsel yöntemi eleştireceğim derken saçmalamaktadır. Bilgi ve inanç ayrı kategorilerdir. Dini ya da başka türlü inançlar bilgi değildir, inançtır. İnanç tartışmaya açık değildir, tanım gereği irrasyoneldir. Tam da bu nedenle, inancı temel alan bir eğitimle yetiştirilen nesillerden korkmak gerekir; zira böyle bir tedrisattan geçmiş kişi kimseyle tartışmaz. Ayet şöyle, hadis böyle demektedir mesela. Bunu neden tartışsın ki? O zaten mutlak bilgiye sahip olduğunu iddia etmektedir. Musa peygamberin Nil Nehri'ni ortadan ikiye ayırdığına inanır -bu doğa kanunlarına aykırı, dolayısıyla imkansız olsa da, bunu simgesel anlamıyla yorumlamaktansa, kesin bilgi olarak ele alır. 

Bu tip bir tedrisattan geçen kişiler tektip insan olmaya meyyaldir. Kutsal, dolayısıyla tartışmaya açık olmayan dogmalar itinayla korunur ve ortak nokta olarak hizmet eder. Mesela imam-hatiplerden yetişen bireylerin nasıl da tornadan çıkmış gibi oldukları, büyük çoğunlukla aynı partiye oy verdikleri malum iken, o beğenmedikleri seküler eğitim sisteminden geçen kişiler, iyi kötü özgür irade sahibi, kanıtlara değer veren, tartan, tartışan, dolayısıyla sosyalist, muhafazakar, dindar, dinsiz, sosyal demokrat, liberal bireyler olabildiler. Korkarım yeni ve şu güya "kutlu" eğitim sistemiyle birlikte, ilerleyen yıllarda yalnızca tektip bireyler göreceğiz. En fazla ayrıntılarda -ve belki iktidar kavgasında- birbiriyle anlaşamayan, geri kalan her konuda kan kardeş, hakikati haiz olduğuna inanan, dolayısıyla Öteki'ni dışlamaya teşne, kendinden olmayanı tehdit olarak gören, oysa bizatihi kendisi Öteki için bir tehdit olan, Yeni Türkiye'nin "yeni" nesli. Yeni ama yenilikçi değil.

Postmodernistler ve onların tezlerini mal bulmuş mağribi gibi benimseyiveren muhafazakarlar ne derse desin, cumhuriyetin kurulumuyla birlikte bu ülkede eğitim ve zihniyet değişimi konusunda büyük adımlar atıldı. Bu yeni tedrisat ile birlikte daha fazlasını isteyen, daha özgürlükçü insanlar türeyebildi. Korkarım dinin merkezde olduğu bir eğitimde yetişen bireyler bize eski günleri dahi aratacak. Postmodernler ve muhafazakarlar ne derse desin, ben Habermas'ın çizgisindeyim. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu düşünüyorum. Yolu engebelerle dolu, yokuş yukarı, zorlu bir süreç. 

Küçük çocukların, besbelli ki kendi iradeleri dışında kapanmasından da, "Kimya niye zorunlu ders o zaman??" diyen bir cumhurbaşkanına sahip olmamızdan da rahatsız olan sessiz bir çoğunluk, eh hadi çoğunluk demeyelim, sessiz bir kesimin olduğuna kuşku yok. Toplumsal hareketler çoğu zaman öngörülemezdir. Pek umutlu olmasam da Türkiye bu, geleceğin ne getireceği belli olmaz. Bakarsınız bir özgürlük dalgası eser yine ve darmaduman olur tüm gri bulutlar. Bu bağlamda felsefenin çekiçle yapılması gerektiğini söyleyen Nietzsche geliyor aklıma. Nabza göre şerbet vermektense, dürüst olup "özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!" diyen, ismini hatırlayamadığım o Fransız devrimci geliyor. Ne olursa olsun, gidişatı içine sindiremeyen kesimin öfkesi potansiyel olarak bir kenarda duruyor. 

Feyerabend yaşasaydı ve şu an karşımda otursaydı şunu sorardım: "Diyorsunuz ki müfredat tabandan gelen isteklere göre biçimlendirilmeli, taban isterse büyücülük dahi ders olarak okutulmalı. Peki, Türkiye'de tabandan gelen, zorunlu din dersinin kaldırılmasına ilişkin bir talep var, neden bu konuda taban görmezden geliniyor?" Herhalde, "çünkü iktidarda kim varsa onun borusu ötüyor" derdi. Belki de "bana niye soruyorsun, git siyasetçilere sor!" diye kızardı.

Feyerabend, yıllar sonra bir kitabına yazdığı önsözde, akılcılığı, nesnelliği çok fazla eleştirdiğini, bugün gelinen noktada Dünyanın iyi bir yöne doğru gitmediğini söyler ve ekler: "Bugün tekrar rasyonalizmi, bilimi savunmak gerekir." Eh, iş işten geçmesin de... Bu arada felsefeci arkadaşlar, bilimden çekinmeyin, bilim felsefeye düşman değil. Öyle olsaydı "bilim felsefesi" diye bir disiplin olmazdı zaten. Metafizik, hermenötik ve etiğe ilgi duyuyorum. Bu durum beni bilimi küçümsemeye, onu dışlamaya götürmez. Neyse. Tarkovski'nin Nostalji'si üzerine yazacakken gündem yine belirleyici oldu. Onu da başka bir gün yazarım -üşenmezsem.

Tamer Ertangil.