7 Ekim 2014 Salı

Jean-Baptiste Grenouille, Rus Sineması ve Edebiyatına Dair Değiniler


(1) Fotoğrafta canlandırılan karakter Jean-Baptiste Grenouille. Yaptığı işe nasıl da odaklandığına dikkat edin. Hayatının tek amacı kadınların kokusunu saklayabilmekti. Duyarlılığı çok fazla geliştiği için dünyayı sıradan insanlardan farklı algılayabiliyor, kimsenin almadığı kokuları alabiliyor, her bir insanın kendine has kokusunu fark ediyor ve bu kokuları parfüme dönüştürebilmek, şişelerde muhafaza edebilmek istiyordu. Bir amacı olan ve hayatını bu amaca göre tasarlayan her kişi için olduğu gibi, yaptığı her iş, amacına ulaşması için bir basamağa dönüşüyordu. Böyle insanlar, bir psikopat olsalar dahi saygı uyandırır. Grenouille da öyle biriydi. Yanında çalıştığı ustası bir gün ona "insanların kokularını saklayamazsın!" dediğinde hayat onun için anlamını yitirmiş, o an ölmek üzere yataklara düşmüştü. Bu nevi tutkulu insanlar evliya sabrına sahip olmanın yanı sıra, bitimsiz bir motivasyonu, odaktan hiç şaşmama ve bu konuda telkine kapalı olma özelliğini ve hedeften asla vazgeçmeme iradesini haizdir. Jean-Baptiste Grenouille, Patrick Süskind'in Koku adlı romanında yarattığı bu müthiş adam, şu ana dek gördüğüm en kararlı, yaşama itkisi en yüksek düzeyde olan karakterdi.

(2) Karamazof Kardeşler'in üçte birini bitirmişken, Dostoyevski'ye dair diyeceğim o ki, kendisine duyduğum hayranlık kadar korkum da arttı. İnsanoğlunun mantıklı olandan, makul olandan nasıl uzaklaştığını gösterir ve insanlığın iç çelişkilerini bir bir ortaya dökerken insan Dostoyevski'den, bu zekânın sahibinden irkiliyor adeta. Alev Alatlı, Türklerle Rusların benzerliğinden söz eder. İki ülke de hızla modernleşme ve sanayileşme hamleleri yapmış, tarihin tekerini bir şekilde yakalamış, fakat buna hazır olmayan iki toplumun bireyleri sudan çıkmış balığa dönmüştür. Özellikle Rusya'da, bu sosyal altüst oluşun bağrında yeşeren, akıllara zarar bir edebiyat ve sinema olmuş: Dostoyevski, Tarkovski ve daha nicelerinin yetiştiği, uzlaşmaz iklim. Belki de bu yüzden -mesela- İsveç edebiyatı daha az ilginçtir. Modernleşme sürecini sorunsuz yaşadıkları için. Rasyonalizmi, Aydınlanmayı, pozitif bilimleri, kuvvetler ayrılığı ilkesini ve modernliğin diğer unsurlarını benimsemekte tereddüt eden toplumlarda, İsveç'te değil de ancak Rusya'da, Dostoyevski gibi birisi çıkıp, Yeraltından Notlar'da, "2 * 2 = 4 etmesin kardeşim, istemiyorum, 2 * 2 = 5 etsin!" diyebilirdi.

(3) Rusya demişken, Pavel Lungin'in, Ostrov (Ada) adlı 2006 yapımı filminde, kuzeyin tinsellik arayışına tanıklık ediyoruz. Geçmişinde yaptığı bir amelden ötürü kendisini suçlayan, otuz küsür yıl boyunca inzivaya çekilen, Tanrı'yla kurduğu iletişimde ortodoks dini teamülleri boşveren, suçsuz olduğu ortaya çıksa dahi huzur bulamayan, daha doğrusu, nedamet getirmeyi hayatının biricik amacı hâline getirip yıllarca bu amaç doğrultusunda yaşadıktan sonra, suçsuzluğunu öğrenmesiyle boşluğa düşen ve artık hayatı anlamsız bulan bir çılgın var filmde. Filmden benim anladığım odur ki insanoğlu bu dünyada kendi cehennemini kendisi yaratıyor: Dünyayı cehenneme çeviriyor.

(4) Bir başka Rus filmi var ve beni daha çok etkiledi: 2003 yapımı, Andrey Zvyagintsev'in Vozvrashchenie (Dönüş) adlı filmi. Babalar ve oğullar arasındaki ilişki, gerek Turgenyev'in romanında, gerekse Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşleri'nde ana temadır. Bu filmde de öyle. On iki yılın ardından, nereden geldiği belli olmayan, bir anda ortaya çıkan bir baba ve iki oğlu arasındaki tuhaf ilişki. Erkek evladın babasına karşı duyduğu nefret ve gizliden gizliye beslediği sevgi bilinen bir temadır. Baba, çocukları hayatın acımasızlığına karşı eğitmek niyetindeyken, çocuklarına bazen gereğinden fazla sert davranır. Gelgelelim, bu eğitim sonuç verir. İnsanlığın kolektif bilinçdışında "baba" ve "aile" mefhumları öylesine derinlere işlemiştir ki, aile kurumunu kutsallığından arındırabilmek ve hedef tahtasına koymak, devrimci olduğunu iddia eden kişiler için dahi en zor iştir. Yerleşik kurumları sonuna kadar sorgulayan kişiler için dahi, anne-baba-evlat ilişkisi gözlerin buğulanması için yeterlidir. Twitter'da birisi yazmıştı: "Dini eleştiriyorsunuz; zira kolay hedef. Aile kurumunu eleştirmedikçe kendinizi önyargılardan sıyrılmış sayamazsınız" diyordu. Filozof Althusser bu eleştiriyi sağlam gerekçelerle yapan tek kişiydi belki de. Çözüm önerisi var mıydı peki? Pek sayılmaz.


Tamer Ertangil.