29 Ekim 2014 Çarşamba

The Man From Earth (Dünyalı) Filmi Üzerine, İnsan'a ve Tarihe Dair


İnsanoğlunun öyküsünü on dört bin yaşında birisinden dinlemek: The Man From Earth (2007) filminde tanık olduğumuz tam da bu. Binlerce yıldır ölmediğini iddia eden, otuz beş yaşında hayat kaydını dondurmuş tek bir adamın temsil ettiği tümellik, esasen tüm insanlık tarihi, yani geçmişimiz ve biz. Türümüzün tek bir bedende somutlaştığı, hepimizi temsil eden bu tekillik, evrenselin ve tarihin izlerini taşıyor. Avcı-toplayıcılıktan tarıma, konar-göçerlikten yerleşik hayata, hayvan avlamaktan hayvan yetiştirmeye, doğaya maruz kalmaktan onu dönüştürmeye geçen, kutsal buğdayı bereketli hilâlde keşfetmesiyle ekmek imâl etmeye başlayan, ekmeği bedeni, şarabıysa kanı belleyip savaşan, sevişen, barışan, üreten, inanan, düşünen, yapan ve yıkan, kutsayan ve bayağılaştıran insanoğlunun, mağara adamından başlayıp modern insanda sonlanan, ön dört bin yıllık öyküsü. 

Babil Hükümdarı Hamurabi'nin yasalarının İsa'nın etik kodlarına dönüşmesi, öncesinde Tevrat'ın acımasız ve zalim Tanrı'sı, Buda'nın dingin bilgeliği, kendini çöllere vuran, bedenini inkâr eden ve öte-dünyaya odaklanan hıristiyan keşişler, bedensel ve dünyevi arzuların lanetlenmesinin ardından dünyevi ile uhrevi olanın ara-bölgesinde ikamet eden İslamiyetin ortaya çıkışı ve nihayet modern bilimin devam etmekte olan serüveni. Kökensel ve dolayısıyla değişimden muaf nitelikleri ve değişen yönleriyle, başka bir deyişle tarihselliğiye birlikte, hâlâ anlamakta zorlandığımız, elimizdeki nihai ürün: İnsanoğlu. Dünyayı ve varoluşu anlamlandırma çabasından hiç vazgeçmediği hâlde, en çok kendisini anlamakta zorlanan insanoğlu.

Tüm yavan ve sığ insan-merkezcilik eleştirilerine karşın, insan hep merkezde olmuştur. Tüm felsefeler insanla başlar, insan odaklıdır; zaten ve zira anlam veren, anlamlandıran özne İnsan'dan başkası değildir. Scheler buna benzer şeyler söyler. Anlam veren olmasıysa, kusursuz bir idrake sahip olduğunu göstermez. Tüm zekâsına karşın insan, varolanlar içinde en karmaşık, anlaması en zor, sağı solu belli olmayan, öngörülemeyen ve tekinsiz bir varlıktır. Alan Sokal, sosyal bilimlerin fen bilimlerinden daha zor olduğunu söylerken haklıydı. Suyun yüz derecede kaynayacağını ve bir sonraki Güneş tutulmasının ne zaman olacağını öngörmek, insanların ne yapacağını öngörmekten çok daha kolaydır. Belki bir gün, evreni tam anlamıyla idrak ettiğinde dahi, kendisini idrak edememiş olacak olan bir varolan varsa, o da insandır. İnsanoğlunun lanetli yazgısı Sisifos'un efsanesinde ifadesini bulur. Bizim bizi anlamamız en zorudur; çünkü hepimiz Sisifos'un lanetli yazgısını paylaşırız. Başka bir deyişle, kendimizi anlamak uğruna sarfettiğimiz emekler sonuç vermez. Kayayı tepeye -binbir türlü zahmetle- her çıkarışımızın ardından, kaya geri yuvarlanmaya mahkûmdur. Günler günleri kovalar ve hayat gailesi dışında ifa edilebilen hiçbir anlamsal bütünlük söz konusu değildir. Anlama dair bir sezgi dolaşır ortalıkta ama -şurda burda- dokunabildiği dağınık anlam parçacıklarına nüfuz edebilir olsa olsa. Ne var ki, insan, evrene dair sorularının peşini bırakmaz; üstelik zaman zaman kayda değer yanıtlar da elde eder. Gelgelelim, kendisinin ne olduğunu anlamak, işin en zor kısmıdır. Bu çaba ile tarihin tekeri dönmeye devam eder. On dört bin yıldır. Muhtemelen, cevap bulmaktan ziyade doğru soruları sorabiliyor olmaktır asıl mesele. O hâlde insanoğlunun yazgısı küçümsenecek denli önemsiz değildir. Tüm bilinmezliğiyle, aklı ve duygularıyla ve -Heidegger'in deyimiyle- "dünyaya fırlatılmışlığıyla" insanoğlu -o tuhaf varlık, varolan, Dasein. Heidegger için varlığı anlamak, Dasein'ı anlamaktır öncelikle; ne de olsa "hayatın anlamı" diye bir şeyi keşfedebilmek için, o hayatı anlamlandıran varlığı, İnsan'ı anlamak gerekir: "Varlığın anlamı sorusu sadece ve sadece varlığı anlamak gibi bir şey söz konusu olduğu sürece olanaklı hâle gelir. Varlığı anlama, 'Dasein' olarak adlandırılan varolanın sahip olduğu bir varlık türüne aittir." (Being and Time, Harpersanfransico Yayımevi, J. Macquarrie ve E. Robinson çevirisi, s. 244.) Başka bir deyişle, varlığın anlamından söz eden, onun anlamını sorgulayan ya da ona bir anlam atfeden varlık, insanın ta kendisidir. Bu nedenle öncelikle insandan başlamak gerekir. 

Bir türlü anlayamadığım bir nokta, tarihsellikle evrenselliğin, değişimle kalıcılığın birbirini dışladığı düşüncesi olmuştur. Bana kalırsa bu ikisi bir bütün. The Man From Earth, tek mekânda geçmesine karşın, harikulade diyaloglarıyla kendini izlettiren bir film. Dinler tarihinden felsefeye, antropolojiden biyolojiye, evrim kuramından psikanalize, kapsamlı bir serüven, yanıt vermekten ziyade soruları çoğaltan, büyük harfle İnsan'a dair bir yapım. Beethoven'ın bir senfonisiyle sonlanan bu güzel filmi -meraklısına- öneririm.

Tamer Ertangil.

23 Ekim 2014 Perşembe

Hep Güzel Şeyler mi Paylaşacağız?


Hep güzel şeyler mi paylaşacağız? Mutlu ifadeler, gülen yüzler mi? Bu yazacaklarım tam aksi -çok keyifliyseniz okumayın bence. İnsanlara güvenmek ne kadar zor artık. Toplumun yüzde kırkı psikolojik bakımdan sorunludur derlerdi de, abarttıklarını düşünürdüm. İnsan içine girin, onları mümkün oldukça tanıyın, o zaman anlarsınız ki yüzde kırk nispeten mütevazı bir rakam. Somut bir gerekçe olmamasına rağmen aşırı evham yapan mı istersin, söz verip tutmayan mı, güven telkin edip yan çizen mi? Dert dinleye dinleye, sıkıntıları çözmek için elimden geleni yapa yapa, teskin ede ede, sabrede sabrede evliya oldum, erdim resmen.
Dinlediklerim ve okuduklarım zihnimde yanıp yanığ sönüyor. Jay Jay Johanson, bir şarkısında "Kuzeyde bir dağda, ahşaptan, taştan ve samandan bir ev yapacağım kendime; ve o eve kimsenin girmesine izin vermeyeceğim" der. Toplumla haşır neşir oldukça Johanson'ın ifade ettiği hissiyatı, daha doğrusu yılgınlığı anlamak mümkün hâle geliyor. Büyük alim Nietzsche ise, hiç unutmadığım bir paragrafında şunları söylemişti: "Toplum nerede üstün, yetenekli, farklı birisini görse, ayaklarına sarılıp kendi seviyesine indirmek için elinden geleni ardına koymaz. Onu bütün gücüyle aşağıya çeker." Kötülüğün sıradanlığı denen şey biraz da bu olsa gerek. Sıradanlığın, bayağılığın dayatılması.
Bir gün Yaşar Çabuklu'ya e-posta göndermiştim. Üç kitabını okumuştum bu adamın. Kitaplarında kendini sürekli tekrar ederdi. Gerçi tekrar iyidir. Hakikâti insanların kafasına vura vura sokmak gerekir ne de olsa. "Yaşar Abi", demiştim, "iyi, güzel yazmışsın da dünya böyle, ne yapacağız?" "Kendin gibi olan, kendine benzeyen insanları bul, onlarla birliktelikler kur" demişti: "Aranıza kimseyi sokmayın." O zaman ciddiye almadığım bu önerinin ne kadar da doğru, derinlemesine doğru olduğunu gün be gün daha iyi anlıyorum. Adam büyük alimmiş aslında. Haksızlık etmişim.
Sanat, şiir, müzik, sinema, her neyse. Üst-insanların bizlere bıraktığı eserlere gömül, gerisini boşver. Huzur ve dahi varoluş salt bunlarda. Gerisi sıkıntı, huzursuzluk, boşluk hissi ve zaman kaybı.
* * *
Kant'ın "Saf Aklın Eleştisi" adlı başyapıtı, bence gelmiş geçmiş en önemli felsefî eser. Kaldığım köyün lojmanında tüm vaktimi ona ayırmış, derinlemesine bir okuma yapmıştım aylarca. Hattâ iki yıl boyunca. Önümde metnin İngilizce, Türkçe ve Almancasıyla birlikte. Gelmiş geçmiş en çalışkan ve zeki filozoflardan biri olan Kant'ın, "Pratik Aklın Eleştirisi" adlı kitabı ise hep kırılgan gelmiştir bana. Tüm bir etiği üç postülat üzerine inşa etmek nasıl bir naifliktir? Saf Aklın Eleştirisi ise sapasağlam, mermer gibi bir kitaptır. Kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük esasen "Saf Aklın Eleştirisi" ile bir hesaplaşmaydı. Bir gün değerinin, daha doğrusu anlamın, kastedilenin anlaşılacağı umudunu taşıyorum. Etik konusu ise kafamı kurcalamaya devam ediyor. Notlar tutmaya devam ediyorum. Üç kırılgan postülata dayanmayan, seküler bir etiğe ihtiyaç var. Aksi hâlde Dostoyevski'nin alter egosu Ivan Karamazov, mümkün tüm etikleri bertaraf etmek üzere bir köşede sinsice beklemeye devam edecek. Yaşamı yücelten bir etiğe ihtiyaç var. Ivan'ın dediği ne kadar güzeldi: "Hayat kadehini bir kez dudaklarıma götürdükten sonra, dibine kadar içmeden asla bırakmam onu!"
* * *
Sekülerliğin en kutsalını, en sihirlisini biz kuracak, büyüsü bozulmuş dünyaya hâlesini biz kazandıracağız yine. Dünyanın tacı eksik, kayıp. İnşa edeceğimiz etik sapasağlam olacak, tüm görecilikleri bertaraf edecek, iyilik güçle birlik olacak, mütevazılığı bir kenara bırakacak. İnsan-merkezcilik, nam-ı diğer antropomorfizm eleştirileri susturulacak. İnsanın bakışının insana özgü gerçeği kabullenilecek, bundan utanılmayacak ve konulan ilkeler somut olacak. Yeni-özgürlükçülerin kurduğu birliktelikler, gelmiş geçmiş en tutucu örgütler olurken, hem rasyonel anlamı bünyesinde barındıracak hem de dünya ile kurduğu ilişki yalnızca anlamaktan ibaret olmayacak. Başka bir deyişle, anlama dışındaki insani ilişkiler dışlanmayacak, duygusallık da içerilerek/kapsanarak aşılacak (aufhebung). Matematik kadar şiire de hakkı teslim edilecek. Kuşatıcı bir etiğe gereksinimimiz olduğu aşikâr. Belki o zaman ertelenmelerin sonu gelecek ve an, yaşanmaya değer olacak. Yeni bir çağın müjdelendiği su götürmez. Öte yandan bunun için yeni insan, yeni etiğini çantasından çıkarıp, insanlığa sunmalı.

Tamer Ertangil.

19 Ekim 2014 Pazar

Mehmet Pişkin'in İntiharı Üzerine


Mehmet Pişkin'in intihar notunu çoğunuz dinlemişsinizdir. Yayınlandıktan iki gün sonra izledim o videoyu. Karşımda samimi, uzun süredir tanıdığım bir arkadaşım, bir abim vardı sanki. İşinde başarılı, yüksek gelirli, yakışıklı, arkadaş çevresi olan, sevmiş, sevilmiş bir adam. Üstelik, hemen her sabah, yataktan neşeyle kalkıp güne başladığını söylüyordu Pişkin.

Kağıt üzerinde baktığınızda böyle bir insanın kendi canına kıyması pek beklenmez. Gerçekteyse durum farklı. Gözlerinden okunan o ki, duygusal birisiydi. Duygularını yoğun yaşayan, sevinci de, kederi de yüzüne yansıyan, enerjisiyle etrafındaki insanları dönüştürebilme potansiyeline sahip, gelgelelim o enerjiyi yitirmiş birisiydi. Duygusal insanların hep hüzünlü oldukları düşünülür; oysa -bana göre- duygusal kişi, duygularını yoğun yaşayan kimsedir. O nedenle hiç şaşırmıyorum: Her sabah neşeyle uyanan bir insan, aynı zamanda son derece kederli de olabilir. Mutlu olduğunda gözleri ışıldar ve bu ışıkla etrafındakileri aydınlatabilirse de, hüzünlendiğinde, hüznünü başkalarından çok daha derin ve yoğun bir biçimde deneyimleyebilir.

Pişkin'i dinlerken, başarıyla mutluluk arasında kurulan bağın ne denli yapay ve zorlama olduğunu anlıyor insan. Bir kişinin iş hayatında, aşk ilişkilerinde, sosyal çevresinde, öğrencilik yıllarında, aklınıza ne gelirse, başarılı olması, onu mutlu kılmak zorunda değil. Başarılı bir insan gayet mutsuz da olabilir. Kaldı ki, kimilerinde, kökensel diyebileceğim bir mutsuzluk var sanki. Bunu, sağlıklı ve güzel çocukları olan, karısını seven, iş güç sahibi bir baba kendisini öldürdüğünde anlayabiliyoruz. Mehmet Pişkin'e bakınca anlayabiliyoruz. Müslüm Gürses'te de bu kökensel mutsuzluğun varlığını hissetmişimdir şahsen. Bukowski, ilk gençlik yıllarını anlatırken bir arkadaşından bahseder. Bu genç yakışıklıdır, etrafı kızlarla çevrilidir, her daim ilgi görür. Bizim tipsiz Bukowski onu kıskandığı için arasıra ona sataşır, kavga çıkartmak ister. Oysa kızlar onu korumaktadır: "Ona sataşma, o çok duygusal, hassas bir yapıya sahip." Bir süre sonra herkesin gözbebeği olan, sevilen genç intihar eder. Kitapta gerisinden bahsedilmez. Bu konu öyle tuhaftır ki, üzerinde çok konuşmakla susmak arasında bir fark yok sanki. Bu yüzden susmuştu belki de yazar. Ben de boş konuşuyorum aslında. Mehmet Pişkin hakkında edilen çok söz, hiç sözmüş gibi geliyor. Bu konuyu anlamlandırmaya çalıştıkça, bataklığa saplanıyor, debelenmeye başlıyor, debelendikçe daha da çamura batıyorsunuz.

Karamazov Kardeşler'de insanın sırdaşından nasıl da nefret edebileceği anlatılır. Sırrını paylaşan kimse, artık kendisine ait olan biricik değerinden, en kıymetlisi olan sırrından vazgeçmiştir. Tam da bu nedenle, yani sırrını ifşa etmiş olduğu için, sırrını paylaştığı kişiye karşı nefret duymaya başlar. Artık en kıymetlisi yalnızca kendisine ait değildir; zira iki kişinin bildiği sır değildir. Pişkin -belki de- nefret etmeye başlamıştı insanlardan, yakın çevresinden ve hatta aşık olduğu kadınlardan. İntihara doğru adım adım sürüklenirken bu düşüncesini kendine saklamamış, sevdiklerine ve yakın çevresine zaman zaman -alenen ve zımnen- ifade etmişti. Son videosuyla birlikte, sır, kişisellikten çıkıp tüm insanlığa ifşa edilmiş oldu. Hepimizi seven, sevgi dolu bu duygusal adam, her duyguyu yoğun yaşayan birisi olarak, belki de, hepimizden nefret ediyordu, kim bilir?

Bitirirken aklıma bir nokta daha geldi. Eskilere dikkat edin. Eskiden insanlar aşkına yanıt alamamak, sevdiğine kavuşamamak, gurururun kırılması veya toplum önünde küçük düşmek gibi sebeplerle intihar ederlerdi. Onur ve gururdu aslolan. Goethe'nin Werther'i örneğin, aşkından ötürü öldürür kendini. Oysa bugün, dört dörtlük bir yaşamı haiz insanlar da, sırf hayatı anlamsız buldukları için yaşamlarına son verebiliyor. Bu yeni -yani moderniteye özgü- bir durum.

Bir arkadaşım az önce söyledi: "İnsanların öldürülmesine karşı olduğum için, insanın kendisini öldürmesine de karşıyım." İnsan üzülse de, rahatsız da olsa, Mehmet Pişkin'ın intihar notu tabu olmamalı: Üzerinde düşünmek, onunla yüzleşmek, kendi deyimiyle "hayatın karanlık yönünün" kişinin ruhunu nasıl ele geçirdiğini anlamaya çalışmak gerekli. Öte yandan bu yaklaşım, intiharı ve ölümü yüceltmek anlamına gelmez. Hayatın anlamsız olup olmadığı çetrefil bir konuysa da, güzel olduğu, en azından güzel tarafları olduğu su götürmez.


Tamer Ertangil.

7 Ekim 2014 Salı

Jean-Baptiste Grenouille, Rus Sineması ve Edebiyatına Dair Değiniler


(1) Fotoğrafta canlandırılan karakter Jean-Baptiste Grenouille. Yaptığı işe nasıl da odaklandığına dikkat edin. Hayatının tek amacı kadınların kokusunu saklayabilmekti. Duyarlılığı çok fazla geliştiği için dünyayı sıradan insanlardan farklı algılayabiliyor, kimsenin almadığı kokuları alabiliyor, her bir insanın kendine has kokusunu fark ediyor ve bu kokuları parfüme dönüştürebilmek, şişelerde muhafaza edebilmek istiyordu. Bir amacı olan ve hayatını bu amaca göre tasarlayan her kişi için olduğu gibi, yaptığı her iş, amacına ulaşması için bir basamağa dönüşüyordu. Böyle insanlar, bir psikopat olsalar dahi saygı uyandırır. Grenouille da öyle biriydi. Yanında çalıştığı ustası bir gün ona "insanların kokularını saklayamazsın!" dediğinde hayat onun için anlamını yitirmiş, o an ölmek üzere yataklara düşmüştü. Bu nevi tutkulu insanlar evliya sabrına sahip olmanın yanı sıra, bitimsiz bir motivasyonu, odaktan hiç şaşmama ve bu konuda telkine kapalı olma özelliğini ve hedeften asla vazgeçmeme iradesini haizdir. Jean-Baptiste Grenouille, Patrick Süskind'in Koku adlı romanında yarattığı bu müthiş adam, şu ana dek gördüğüm en kararlı, yaşama itkisi en yüksek düzeyde olan karakterdi.

(2) Karamazof Kardeşler'in üçte birini bitirmişken, Dostoyevski'ye dair diyeceğim o ki, kendisine duyduğum hayranlık kadar korkum da arttı. İnsanoğlunun mantıklı olandan, makul olandan nasıl uzaklaştığını gösterir ve insanlığın iç çelişkilerini bir bir ortaya dökerken insan Dostoyevski'den, bu zekânın sahibinden irkiliyor adeta. Alev Alatlı, Türklerle Rusların benzerliğinden söz eder. İki ülke de hızla modernleşme ve sanayileşme hamleleri yapmış, tarihin tekerini bir şekilde yakalamış, fakat buna hazır olmayan iki toplumun bireyleri sudan çıkmış balığa dönmüştür. Özellikle Rusya'da, bu sosyal altüst oluşun bağrında yeşeren, akıllara zarar bir edebiyat ve sinema olmuş: Dostoyevski, Tarkovski ve daha nicelerinin yetiştiği, uzlaşmaz iklim. Belki de bu yüzden -mesela- İsveç edebiyatı daha az ilginçtir. Modernleşme sürecini sorunsuz yaşadıkları için. Rasyonalizmi, Aydınlanmayı, pozitif bilimleri, kuvvetler ayrılığı ilkesini ve modernliğin diğer unsurlarını benimsemekte tereddüt eden toplumlarda, İsveç'te değil de ancak Rusya'da, Dostoyevski gibi birisi çıkıp, Yeraltından Notlar'da, "2 * 2 = 4 etmesin kardeşim, istemiyorum, 2 * 2 = 5 etsin!" diyebilirdi.

(3) Rusya demişken, Pavel Lungin'in, Ostrov (Ada) adlı 2006 yapımı filminde, kuzeyin tinsellik arayışına tanıklık ediyoruz. Geçmişinde yaptığı bir amelden ötürü kendisini suçlayan, otuz küsür yıl boyunca inzivaya çekilen, Tanrı'yla kurduğu iletişimde ortodoks dini teamülleri boşveren, suçsuz olduğu ortaya çıksa dahi huzur bulamayan, daha doğrusu, nedamet getirmeyi hayatının biricik amacı hâline getirip yıllarca bu amaç doğrultusunda yaşadıktan sonra, suçsuzluğunu öğrenmesiyle boşluğa düşen ve artık hayatı anlamsız bulan bir çılgın var filmde. Filmden benim anladığım odur ki insanoğlu bu dünyada kendi cehennemini kendisi yaratıyor: Dünyayı cehenneme çeviriyor.

(4) Bir başka Rus filmi var ve beni daha çok etkiledi: 2003 yapımı, Andrey Zvyagintsev'in Vozvrashchenie (Dönüş) adlı filmi. Babalar ve oğullar arasındaki ilişki, gerek Turgenyev'in romanında, gerekse Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşleri'nde ana temadır. Bu filmde de öyle. On iki yılın ardından, nereden geldiği belli olmayan, bir anda ortaya çıkan bir baba ve iki oğlu arasındaki tuhaf ilişki. Erkek evladın babasına karşı duyduğu nefret ve gizliden gizliye beslediği sevgi bilinen bir temadır. Baba, çocukları hayatın acımasızlığına karşı eğitmek niyetindeyken, çocuklarına bazen gereğinden fazla sert davranır. Gelgelelim, bu eğitim sonuç verir. İnsanlığın kolektif bilinçdışında "baba" ve "aile" mefhumları öylesine derinlere işlemiştir ki, aile kurumunu kutsallığından arındırabilmek ve hedef tahtasına koymak, devrimci olduğunu iddia eden kişiler için dahi en zor iştir. Yerleşik kurumları sonuna kadar sorgulayan kişiler için dahi, anne-baba-evlat ilişkisi gözlerin buğulanması için yeterlidir. Twitter'da birisi yazmıştı: "Dini eleştiriyorsunuz; zira kolay hedef. Aile kurumunu eleştirmedikçe kendinizi önyargılardan sıyrılmış sayamazsınız" diyordu. Filozof Althusser bu eleştiriyi sağlam gerekçelerle yapan tek kişiydi belki de. Çözüm önerisi var mıydı peki? Pek sayılmaz.


Tamer Ertangil.

3 Ekim 2014 Cuma

Tarkovski'nin Nostalji'si Üzerine


Tarkovski'nin Nostalji'si (1983) bir film olmaktan öte, bir şiir, simgelerle dolup taşan, edebi ve felsefî bir eser. Onu ağır bir film olarak nitelemek yanlış olur. Kendine has bir temposu var: Filme nüfuz ettikçe kendi temposu izleyiciye sirayet ediyor. Denebilir ki, izleyenle izlenenin birbirinde erimesi, zaman mefhumunu askıya alıyor. Güzel olan her sanat yapıtında olduğu gibi, yaşanan tinsel deneyimle birlikte özne-nesne ikiliği ortadan kalkarken, Heidegger'in elde-hazır-olan (zuhanden) olarak kavramsallaştırdığı bu erimenin fiiliyata geçtiğini hissediyorsunuz.

Tek tek varolanlara ilişkin, görüngü düzeyinde kalan çözümsel bilincin yanıltıcılığını Schopenhauer hep vurgular. Dostoyevski, Karamazof Kardeşler'de bir karaktere, "insanlığı seviyorum, fakat tek tek kişileri sevmiyorum. Kişilere olan nefretim arttıkça, insanlığa olan sevgim de aynı ölçüde artıyor" dedirtir. Filmdeki meczupsa, evinin duvarına yazdığı üzere, bir ile birin toplamının iki değil, yine bir ettiğini söyler. Buradaki anlamı idrak etmek için çözümsel değil, bütünsel bir yaklaşım gerekir. Bir damlaya, bir damla daha eklediğinde, ortaya çıkan daha büyük ve fakat yine tek bir damladır. Aynı tözün farklı ilinekleri, aynı öznenin farklı yüklemleridir tüm tekillikler. En nihayetinde Aynı olan, altta-yatan (sub-stance) varlığını -alttan alta- sezdirir. Belki de bu bilinç düzeyinden ötürü, filmdeki bir adam, güzellikleri görmekten bıktığını, gezmekten bıktığını, yalnızlığı sevdiğini, ancak kendisiyle başbaşa kaldığında huzur bulduğunu söyler. Yalnızlık onun için melankolik değildir. Kendi-kendine yeterli olmaktır söz konusu olan. Dışarıda kalan çoğullukla ilgilenmez; zira artık tekilliklerin oluşturduğu kalabalık, hiçbir şey kazandırmayan bir kakofoniden ibarettir. 1 + 1 = 1.

Zamanın askıya alınması kadar, mekânın yürürlükte kalması da, mündemiç anların olmazsa olmazıdır. Bir bina, eşya ya da herhangi bir mekânsal unsura, Heidegger'in elde-mevcut-olan (vorhanden) dediği anlamda bakıldığında, ahşaptan, çimentodan, taştan ve diğer gereçlerden müteşekkil, anlamsız bir yığın görünür. Oysa insan, çevresini oluşturan, dönüştüren, inşa edendir ve dönüştürdüğü doğa ile meydana getirdiği kültürün yarattığı atmosferi soluduğu sürece, kendisini sarıp sarmalayan mekân ile bir bütün olduğu sürece, anlam denen şey ortaya çıkar. Bu yüzden, kilisenin zangocu, kiliseye gelip dua etmezseniz, burası sizin için hiçbir anlam ifade etmez, der. Tek tek kişilerin birbirlerini anlaması içinse sanat yeterli değildir; zira sanat yapıtı, bir dilden başka bir dile çevrilemez. Daha doğrusu, çevirinin eksik olması kaçınılmaz, anlam ve biçimi tam anlamıyla yansıtması olanaksızdır. "Sınırlar kalkmalıdır" der adam. Ülkeler arasındaki sınırlar kalkıp, tek tek kişilerin, farklı olanlarla yüz yüze gelmedikçe birbirlerini anlamaları olanaksızdır. Mesela Rusya'yı anlamak için Rus romanları okumak ancak bir yere kadar iş görür. 

Kadınlar ve muhafazakârlık konusu da filme değinilen noktalardan. Zangoç, kiliseye daha çok kadınların geldiğini, onların gelip dua ettiğini söyler. Ezilen, erkek-egemen kurumlara isyan etmesi beklenen kadın, tam tersine, erkekten dahi tutucudur. Düzenin bekçisidir adeta. Zangocun söyledikleriyle kadının söyledikleri örtüşür bir bakıma: Kadın, özgürlüğe sahip olmak isteriz, der, fakat özgürlüğe sahip olunca onunla ne yapacağımıza dair bir fikrimiz yoktur. Bu bir yanlış-bilinçtir elbette; zira özgürlüğün yokluğunda ne sınırlar kalkabilir, ne de farklı kişiler birbiriyle dolaysızca yüzleşebilir. Sınırların kalkması demişken, İtalya'da sürgün hayatı sürdüren şair için Rusya, bir gün elbet döneceği ana kucağıdır. Filmde hissedilen anayurt vurgusu, milliyetçi hassasiyetlerle değil de, bireyle mekân arasındaki örtüşmeyle açıklanabilir. Doyduğun yer kadar doğduğun yer de önemlidir: Ne de olsa yıllarca solunan havanın, tanışılan insanların, yenilen yemeklerin, ayak basılan toprağın ve duyulan nefretin biriktirdiği bir bağlılık duygusu vardır. Sartwell'in, bir kitabında söylediği üzere, insan öyle çevresinden yalıtık bir varlık değildir, o da tüm diğer şeyler gibi, "şeyler içinde bir şeydir."

Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni okurken de bu denli yoğun hissetmiştim. Öznelden öte, nesnelden beri bir değerlendirme yapmayı dememişsem de, kitaba haksızlık olacağı için susmayı tercih etmiştim. Belki başkaları için o kitap ve bu film ilgisiz görünebilir. Bir şey diyemem.


Tamer Ertangil.

1 Ekim 2014 Çarşamba

"Kimya Dersi Neden Zorunlu?" -Eğitim ve Din Üzerine


Erdoğan'ın son sözü sizi şaşırttı mı? Sanmam. "Neden kimya dersi zorunlu ki?" diye sormuş. Din dersi seçmeli olacaksa, diğer dersler de, kimya, fizik, matematik ve mesela biyoloji de pekâlâ seçmeli olabilir diye düşünen insanlar yok değil. Filozof Feyerabend bu işin öncüsüdür. Postmodernizme göre de kültür yeni mutlak olduğu için, rasyonel düşünce, mantık, deneysel kanıt ve sistematik gözlem ile deney, Avrupa kültürüne özgü, yerel bir anlatıdır. Bu nedenle ne Aydınlanma'nın, ne de bilimsel yöntemin kültürlerüstü bir niteliği vardır. Postmodernizm için tüm kültürler eşdeğerdir. Bilim de Batı kültürüne özgü bir unsur olduğuna göre, evrensellik iddiasında bulunması anlamsızdır. Bilim, tıpkı din gibi, yalnızca bir anlatıdan ibarettir. Bilim insanları masal anlatırlar sadece, ötesi değil. 

Öyleyse din dersi gibi, matematik, fen ve sosyal bilgiler gibi dersler de seçmeli olmalıdır der Feyerabend. Öğretilecek dersler, demokratik taleplere göre belirlenmeli, taban ne isterse okullarda o öğretilmelidir. ABD'de, bazı eyaletlerde Akıllı Tasarım (Intelligent Design) denen şeyi evrim kuramına alternatif olarak okulların müfredatına sokmaya çalışan yaradılışçıların yaptığına temel oluşturur bu durum. Papa II. Jean Paul'ün teolojik konularındaki danışmanı Ratzinger, sanırım 70'li yıllarda yaptığı bir konuşmasında Feyerabend'e referans vermiş, ondan destek almıştır. Bugün bu postmodern kafa karışıklığı öylesine içimize işledi ki, siyasetçiler çıkıp kimya ile din dersini bir tutabiliyor. Hatlar karışmış durumda. 

Bunca anlattığıma bakmayın. Naçizane görüşüm odur ki, bilimsel kurumların ve bilim insanlarının rolüne ve sorumluluklarına dair yerinde eleştiriler getiren Feyerabend, bilimsel yöntemi eleştireceğim derken saçmalamaktadır. Bilgi ve inanç ayrı kategorilerdir. Dini ya da başka türlü inançlar bilgi değildir, inançtır. İnanç tartışmaya açık değildir, tanım gereği irrasyoneldir. Tam da bu nedenle, inancı temel alan bir eğitimle yetiştirilen nesillerden korkmak gerekir; zira böyle bir tedrisattan geçmiş kişi kimseyle tartışmaz. Ayet şöyle, hadis böyle demektedir mesela. Bunu neden tartışsın ki? O zaten mutlak bilgiye sahip olduğunu iddia etmektedir. Musa peygamberin Nil Nehri'ni ortadan ikiye ayırdığına inanır -bu doğa kanunlarına aykırı, dolayısıyla imkansız olsa da, bunu simgesel anlamıyla yorumlamaktansa, kesin bilgi olarak ele alır. 

Bu tip bir tedrisattan geçen kişiler tektip insan olmaya meyyaldir. Kutsal, dolayısıyla tartışmaya açık olmayan dogmalar itinayla korunur ve ortak nokta olarak hizmet eder. Mesela imam-hatiplerden yetişen bireylerin nasıl da tornadan çıkmış gibi oldukları, büyük çoğunlukla aynı partiye oy verdikleri malum iken, o beğenmedikleri seküler eğitim sisteminden geçen kişiler, iyi kötü özgür irade sahibi, kanıtlara değer veren, tartan, tartışan, dolayısıyla sosyalist, muhafazakar, dindar, dinsiz, sosyal demokrat, liberal bireyler olabildiler. Korkarım yeni ve şu güya "kutlu" eğitim sistemiyle birlikte, ilerleyen yıllarda yalnızca tektip bireyler göreceğiz. En fazla ayrıntılarda -ve belki iktidar kavgasında- birbiriyle anlaşamayan, geri kalan her konuda kan kardeş, hakikati haiz olduğuna inanan, dolayısıyla Öteki'ni dışlamaya teşne, kendinden olmayanı tehdit olarak gören, oysa bizatihi kendisi Öteki için bir tehdit olan, Yeni Türkiye'nin "yeni" nesli. Yeni ama yenilikçi değil.

Postmodernistler ve onların tezlerini mal bulmuş mağribi gibi benimseyiveren muhafazakarlar ne derse desin, cumhuriyetin kurulumuyla birlikte bu ülkede eğitim ve zihniyet değişimi konusunda büyük adımlar atıldı. Bu yeni tedrisat ile birlikte daha fazlasını isteyen, daha özgürlükçü insanlar türeyebildi. Korkarım dinin merkezde olduğu bir eğitimde yetişen bireyler bize eski günleri dahi aratacak. Postmodernler ve muhafazakarlar ne derse desin, ben Habermas'ın çizgisindeyim. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu düşünüyorum. Yolu engebelerle dolu, yokuş yukarı, zorlu bir süreç. 

Küçük çocukların, besbelli ki kendi iradeleri dışında kapanmasından da, "Kimya niye zorunlu ders o zaman??" diyen bir cumhurbaşkanına sahip olmamızdan da rahatsız olan sessiz bir çoğunluk, eh hadi çoğunluk demeyelim, sessiz bir kesimin olduğuna kuşku yok. Toplumsal hareketler çoğu zaman öngörülemezdir. Pek umutlu olmasam da Türkiye bu, geleceğin ne getireceği belli olmaz. Bakarsınız bir özgürlük dalgası eser yine ve darmaduman olur tüm gri bulutlar. Bu bağlamda felsefenin çekiçle yapılması gerektiğini söyleyen Nietzsche geliyor aklıma. Nabza göre şerbet vermektense, dürüst olup "özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!" diyen, ismini hatırlayamadığım o Fransız devrimci geliyor. Ne olursa olsun, gidişatı içine sindiremeyen kesimin öfkesi potansiyel olarak bir kenarda duruyor. 

Feyerabend yaşasaydı ve şu an karşımda otursaydı şunu sorardım: "Diyorsunuz ki müfredat tabandan gelen isteklere göre biçimlendirilmeli, taban isterse büyücülük dahi ders olarak okutulmalı. Peki, Türkiye'de tabandan gelen, zorunlu din dersinin kaldırılmasına ilişkin bir talep var, neden bu konuda taban görmezden geliniyor?" Herhalde, "çünkü iktidarda kim varsa onun borusu ötüyor" derdi. Belki de "bana niye soruyorsun, git siyasetçilere sor!" diye kızardı.

Feyerabend, yıllar sonra bir kitabına yazdığı önsözde, akılcılığı, nesnelliği çok fazla eleştirdiğini, bugün gelinen noktada Dünyanın iyi bir yöne doğru gitmediğini söyler ve ekler: "Bugün tekrar rasyonalizmi, bilimi savunmak gerekir." Eh, iş işten geçmesin de... Bu arada felsefeci arkadaşlar, bilimden çekinmeyin, bilim felsefeye düşman değil. Öyle olsaydı "bilim felsefesi" diye bir disiplin olmazdı zaten. Metafizik, hermenötik ve etiğe ilgi duyuyorum. Bu durum beni bilimi küçümsemeye, onu dışlamaya götürmez. Neyse. Tarkovski'nin Nostalji'si üzerine yazacakken gündem yine belirleyici oldu. Onu da başka bir gün yazarım -üşenmezsem.

Tamer Ertangil.