13 Eylül 2014 Cumartesi

Yabancılaşma, Postmodernizm ve Gezmek Üzerine


Bu güzel günün sabahında, toplantı öncesi biraz erken kalkmışken felsefeye ve gündeme ilişkin birkaç satır karalayayım.

(1) Işid'e katılan, on dokuz yaşındaki Colorado'lu kızı anlamak için Max Scheler'in Hınç (Ressentiment) adlı kitabını okumak gerekir. Kendi kültürüne öylesine yabancılaşmış, ondan o denli nefret etmiştir ki, olabilecek en farklı ve uzak olanı, alâkasız olanı kucaklamaya hazırdır. Söz konusu olan, umarsız bir aidiyet eksikliğidir. Max Scheler'in verdiği birçok örnekten birisi Aziz Tertullianus'tur. Hıristiyanlığın kurulduğu ilk dönemlerde yaşayan ve Pagan olan Tertullianus, hıristiyanlığı seçmiş ve hiçbir makûl gerekçe sunmamıştır: Meşhur sözü, "saçma olduğu için inanıyorum" buna dayanır. Ait olduğu kültüre yabancılaşmak, giderek nefret etmek, onu sağaltmak yerine olabilecek en uzak ve yabancı kültürü bile isteye, hevesle benimsemek.

(2) İnsanlık tarihinin gördüğü en keskin zekâlı insanlardan birisi olan Sokrates için bazen "keşke yaşasaydı" diyorum. Zekâ deyince David Hume da akla geliyor elbet. Neyse. Son zamanlarda postmodernizm ve etik üzerine okumalar yapıyorum. Büyük anlatıların çöktüğünü iddia edip tüm görecilik türleri gibi ahlâki göreciliği de kutsayan postmodernizmin, bizatihi kendisinin yeni bir büyük anlatı olduğunu ve tüm mutlakları yerle bir ederken kendi yeni mutlağını ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu yeni mutlak, kültürden başkası değil. Etik okumalarında biraz olsun makûl ve uygulanabilir bir söz beklerken, "ses size seslenir", "yüz buyurur" gibi yuvarlak ifadelerle karşılaşmaktan ve bu belirsizliğin daima yüceltilmesinden gına geldi. Sokrates diyordum, yaşasaydı da, "ne diyorsun yahu?" diye kızsaydı şunlara. İnsanı anlamak bakımından edebiyat çok değerlidir fakat felsefe edebiyat değildir.

(3) Baumann okumak insana bir şeyler kazandırsa da, günümüzdeki tüm sorunların tek faili teknolojiymiş gibi davranması aklıma yatmıyor. Lyotard'ın "postmodern durum" tespitinden beridir modern-sonrası dönemde yaşadığımız söylenir. Ben M. Berman'ın, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor kitabında savunduğu üzere, inşa edebileceğimiz kendi modernliğimize ve modernizme sahip çıkmaktan yanayım. Postmodern folklörcülüğün bize sunduğu hiçbir şey yok. Milliyetçilik eleştirisinin, insanları evrensel olmaya, sınırları aşmaya doğru yanaştırması beklenirken, döne döne etnik ve mezhepsel ayrılıklara gelindi. Özcülük egemen oldu ve sahip olunması için hiçbir gayret sarf edilmesi gerekmeyen aidiyetler yüceltildikçe yüceltildi. İnsanlığın biyolojik ve tarihsel ortaklığı es geçilirken, yerel olan, folklörik olan, etnik ve mezhepsel olan, hâliyle irrasyonel olan ne varsa "kültür" mutlağı altında yüceltildi. Sonuç tam bir felâket. Hep ötekine, farklı olana vurgu yapmaktan öte Aynı'lığa, benzer yönlere bakmanın da zamanı geldi. Aksi hâlde etiğin yeniden-inşası namümkün.

(4) Duymuşsunuzdur, Bayburt'ta klasik müzik konseri verilir. Ardından insanlar "Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi" yorumunu yapar. Ben bu tip yorumları masum bulmuyorum. Biraz zorlarsak nefret söylemi olarak dahi değerlendirilebilir. Şimdi, diyelim ki türkü dinlemeye gittik ve türküleri sevmedik. Zaten yerelliğin kutsandığı günümüzde "türkü sevmiyorum" diyemezsiniz, linç ederler insanı neredeyse, orası ayrı. "Bu şehir bu şehir olalı böyle zulüm görmedi" desek konserin ardından, bize elitist derler miydi? Günümüzde tersinden seçkincilik var artık. Seçkincilik bitmiş değil, tersine döndü ve daha saldırgan olduğuna kuşku yok.

(5) Avrupa Birliği üyeliğine halkımız nezdinde verilen destek artmış. Hiç şaşırmadım. Dış politikada AKP'nin ilk yıllarında komşularla ticaret artmış, herkes bunu ayakta alkışlamıştı. Kardeş Esad'a aile ziyaretleri gerçekleştiriliyor, Irak'la, Suriye ile, Gürcistan ve Rusya ile ticaret hacmi artıyor, kamyonlar ve tırlar sürekli mal getirip götürüyordu. Sonrası malum. Ortalık karışık, komşularla araya kara kedi girdi. Ortadoğu bataklığına baktıkça, en muhafazakâr, hâtta Arap hayranı denebilecek kimseler dahi "yok kardeşim, böyle iş olmaz, bunlardan adam olmaz" demeye ve yüzünü Avrupa'ya dönmeye başladı. Komplo teorileriyle ise insanlar bir yere kadar ikna olur. Komplo teorisi üretmek kadar kolay bir yol yoktur. Popper'in yanlışlanamayan hipotezler için söyledikleri, komplo teorileri için de pekâlâ söylenebilir: Çürütülemezler. Hemen bir tane üreteyim: Işid'in elindeki 47 Türk rehine bence Türkiye tarafından bilerek teslim edildi. Işid'i dolaylı olarak destekleyen Türkiye hükümeti, onlara karşı yapılabilecek bir operasyonda yer almamanın bahanesi olarak "ellerinde Türk rehineler var, elimiz kolumuz bağlı" demek için böyle yaptı. Alın size mis gibi komplo teorisi. Çürüt çürütebilirsen.

(6) Gezmekle ilgili birkaç satır yazıp toplantıya gideyim. Son derece evcil birisi olsam da, gezmeyi de zaman zaman seviyorum. Fakat mümkün olan en kısa zamanda en fazla mesafeyi kat etmek değil gezmekten anladığım. 15 günde 4-5 ülke de gezebilirsiniz, yalnızca iki şehri de. Ben ikincisini tercih ederim. Bir yeri hakkını vererek, sindire sindire, okuyarak gezmekle o yerin kendine özgü yönleri keşfediliyor. Bir de itiraf: Her ne kadar müzeleri ve tarihi mekânları da gezmeyi sevsem de, aklımda kalanlar hep tanıştığım insanlar, yediğim yemekler ve ettiğim sohbetler oluyor. Belki de bu yüzden ne Paris'i, ne Londra'yı ne de Moskova'yı görmek istiyorum. Çok büyük şehirlerdense, bir dahakina, ilginç bir ülkenin küçük bir şehrine ve kasabalarına gitmek istiyorum. Turistler için hazırlanmış vitrin-vari mekânların hepsi birbirine benziyor. Camekânın ardından izliyorsunuz adeta, film gibi. Oysa farklı bir kültüre nüfuz etmek için ara sokaklara girmek, insanlarla konuşmak, oranın yemeklerini yemek, gündelik hayatına tanık olmak gerekiyor. Seneye yaza nereye giderim bilmiyorum fakat İzlanda olabilir, Danimarka'nın küçük bir şehri olabilir, Norveç'in Oslo'su değil de Bergen şehri olabilir. Daha erken. Rus yönetmen Tarkovski'nin belgesel gibi bir filmi vardır. Kendini daha yakından tanırız o filmde. Bir sohbeti unutmuyorum. Kendisine tarihi ve turistik mekânları gezdiren kadına "beni neden buralara getiriyorsun, ben insanları tanımak istiyorum" gibi şeyler söyler. Sonrasında ara sokaklara girerler. Evinin önünde oturmuş, üzerinde atlet, karpuz kesen ve şarap içen sıradan bir adamla oturup sohbet ederler. Tarkovski'nin istediği, camekânın ardından seyretmek değil, onun içinde olmak, bizzat tecrübe etmektir.

(7) Bu sıralar düşüncelerini en merak ettiğim filozoflar Hans Jonas ve Knut Løgstrup. Max Scheler'i de yeterince okumadım. Üç filozof da özellikle etik üzerine yazıyor. Yakından tanımak gerek.

Fotoğraf Bergen'den. Ingvar Ambjörnsen'in Beyaz Zenciler romanında, nasıl da nefret etttiğini ve nihayet terk ettiğini anlattığı şehirden, rastgele bir fotoğraf. Orada bu kadar kötü olan nedir merak ettiğim için gideceğim bir gün.

Tamer Ertangil.