17 Eylül 2014 Çarşamba

Zorunlu Din Dersi ve Yalnız Yaşamak Üzerine


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'deki zorunlu din dersi uygulamasının reforme edilmesine, istemeyen öğrencinin din dersinden muaf tutulmasına hükmetmiş.

Davutoğlu'nun söylediklerine laf yetiştirmek istemiyorum. O kadar saçmalamış ki, konuşmaya değmez. Kendisi de bal gibi biliyor: Türkiye gerçekten insan haklarına saygılı ve demokratik bir ülke olmak istiyorsa, zorunlu din derslerini kaldırmak zorunda. Başka seçeneği yok.

Meslekte dokuzuncu yılıma girdim. Toplumumuzu azıcık tanıyorsam, din dersleri seçmeli olduğunda da zaten çoğu öğrenci/veli din dersini yine seçecektir. Hâl böyleyken, zorunlu din dersini seçmeli hâline getirmekten bu kadar korkmak, inançta bir tereddüt belirtisi olsa gerek. Demek ki inançları o kadar kırılgan, itikatları o kadar zayıf ki, din dersi seçmeli olduğu vakit, söz konusu derse ve hâtta İslam'a olan ilginin azalacağına hükmediyor, bundan çekiniyorlar. Bence rahat olsunlar; zira onların bu paranoyası, dersi almak istemeyenlerin özgürlüğüne müdahale etmek anlamına geliyor. 

Eğitimin seküler olması bir gereklilik. İnanç ve bilgi ayrı kategoriler. Din eğitimi ve bilimsel eğitim aynı kefeye konamaz. Bunlar birbirinin alternatifi değildir. Karşılaştırılmaları abestir. Bu konuda Biri "Bilim Masaldır" mı Dedi? kitabımda söyleyeceklerimi ayrıntısıyla söyledim. Özellike kitabın "Bilim ve Eğitim" bölümünde. Burada bu gerekçeleri tekrar uzun uzun yazmak istemem.

Zorunlu din dersleri kaldırılsın diyenleri "din düşmanlığıyla" suçlamaksa geçmişte kaldı. İnsanları hedef göstererek ve yaftalayarak hiçbir şey elde edemezsiniz.

Ha bu arada, yeni basılacak, küçük boy kimliklerde din hanesi kaldırılacakmış. Olması gereken de bu zaten. Devlet neden yurttaşlarının inancını veritabanında kayıtlı tutmak zorunda? Kişinin inancı kimi ilgilendirir ki? Nüfus cüzdanlarında "İslam, Hıristiyan, Ateist, Deist, Alevi, Sünni, Ezidi" vb. hiçbir ibare olmamalı. Zaten bu, anayasanın 24. maddesine de aykırı. Kişi, inancını beyan etmek zorunda değil. 

Bir keresinde, hiç unutmam, Belçikalı bir arkadaşın Facebook profiline bakmıştım. Din hanesini genelde çoğumuz boş bırakırız, malum, kime ne zaten? O ise boş bırakmamış fakat şöyle yazmış: "Biz bu konuları konuşmayı sevmeyiz." Aynen öyle.

Siyasal İslam'ın hiç işine gelmediğini bilsem de, Avrupa Birliği süreci devam ettiği sürece, mecburen reformlar yapıldığı sürece ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarına tabi olduğumuz sürece, zorunlu din dersi de, kimliklerdeki din hanesi de -paşa paşa- kalkacak.



Aile Bakanlığı'nın yalnız yaşayanları hedeflediği afişi. Dün yayınladılar, tepki gelince kaldırdılar. Yalnız yaşayanları aile kurmaya teşvik etmek için tüketimi esas almak başlı başına tuhaf. Yalnız yaşıyorum, yakıt tükettiğim yok, zaten bisikletim var. Paketi bilmem ama poşetse mesele, marketten aldığım tek tük ürünleri poşete bile koymadan, elimde taşıyıveriyorum, ev yakın zaten. Daha fazla ürün kısmına hiç katılmıyorum, şahsen minimal yaşıyorum. Elektriğe gelince, aynı anda birkaç odada birden oturamayacağıma göre, tek bir odanın -tasarruflu- ampulü yanıyor zaten -ki ailelerde her birey kendi odasında durur, dolayısıyla değişen bir şey yok. Bilirsiniz, aile bireyleri yalnızca elektrikler kesildiğinde bir araya gelip sohbet eder günümüzde. Hepsini geçtim, sana ne kardeşim? Dünyanın en ikna edici afişini hazırlasaydınız bile, o kafaları kesilmiş ve poşete konmuş insanlar bugün İslami infaz usulünü çağrıştırdığı için, aba altından sopa mı göstermek istediniz? Hadi niyetiniz o değil, bize beyinsiz, kafasız mı demek istediniz? Bu dahice(!) afişi hazırlamakla para ve emek kaybına neden olan Aile Bakanlığı'nın müsrif personeli asıl tüketim fazlası bana kalırsa.

Hükümeti erkekler yönetsin, yuvayı dişi kuş yapar hesabı Aile Bakanlığı'na vitrin süsü olsun diye bir tane kadın bakan koyun, sonra o bakanlığı kaale almamızı bekleyin. Oldu.


Tamer Ertangil.

13 Eylül 2014 Cumartesi

Yabancılaşma, Postmodernizm ve Gezmek Üzerine


Bu güzel günün sabahında, toplantı öncesi biraz erken kalkmışken felsefeye ve gündeme ilişkin birkaç satır karalayayım.

(1) Işid'e katılan, on dokuz yaşındaki Colorado'lu kızı anlamak için Max Scheler'in Hınç (Ressentiment) adlı kitabını okumak gerekir. Kendi kültürüne öylesine yabancılaşmış, ondan o denli nefret etmiştir ki, olabilecek en farklı ve uzak olanı, alâkasız olanı kucaklamaya hazırdır. Söz konusu olan, umarsız bir aidiyet eksikliğidir. Max Scheler'in verdiği birçok örnekten birisi Aziz Tertullianus'tur. Hıristiyanlığın kurulduğu ilk dönemlerde yaşayan ve Pagan olan Tertullianus, hıristiyanlığı seçmiş ve hiçbir makûl gerekçe sunmamıştır: Meşhur sözü, "saçma olduğu için inanıyorum" buna dayanır. Ait olduğu kültüre yabancılaşmak, giderek nefret etmek, onu sağaltmak yerine olabilecek en uzak ve yabancı kültürü bile isteye, hevesle benimsemek.

(2) İnsanlık tarihinin gördüğü en keskin zekâlı insanlardan birisi olan Sokrates için bazen "keşke yaşasaydı" diyorum. Zekâ deyince David Hume da akla geliyor elbet. Neyse. Son zamanlarda postmodernizm ve etik üzerine okumalar yapıyorum. Büyük anlatıların çöktüğünü iddia edip tüm görecilik türleri gibi ahlâki göreciliği de kutsayan postmodernizmin, bizatihi kendisinin yeni bir büyük anlatı olduğunu ve tüm mutlakları yerle bir ederken kendi yeni mutlağını ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu yeni mutlak, kültürden başkası değil. Etik okumalarında biraz olsun makûl ve uygulanabilir bir söz beklerken, "ses size seslenir", "yüz buyurur" gibi yuvarlak ifadelerle karşılaşmaktan ve bu belirsizliğin daima yüceltilmesinden gına geldi. Sokrates diyordum, yaşasaydı da, "ne diyorsun yahu?" diye kızsaydı şunlara. İnsanı anlamak bakımından edebiyat çok değerlidir fakat felsefe edebiyat değildir.

(3) Baumann okumak insana bir şeyler kazandırsa da, günümüzdeki tüm sorunların tek faili teknolojiymiş gibi davranması aklıma yatmıyor. Lyotard'ın "postmodern durum" tespitinden beridir modern-sonrası dönemde yaşadığımız söylenir. Ben M. Berman'ın, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor kitabında savunduğu üzere, inşa edebileceğimiz kendi modernliğimize ve modernizme sahip çıkmaktan yanayım. Postmodern folklörcülüğün bize sunduğu hiçbir şey yok. Milliyetçilik eleştirisinin, insanları evrensel olmaya, sınırları aşmaya doğru yanaştırması beklenirken, döne döne etnik ve mezhepsel ayrılıklara gelindi. Özcülük egemen oldu ve sahip olunması için hiçbir gayret sarf edilmesi gerekmeyen aidiyetler yüceltildikçe yüceltildi. İnsanlığın biyolojik ve tarihsel ortaklığı es geçilirken, yerel olan, folklörik olan, etnik ve mezhepsel olan, hâliyle irrasyonel olan ne varsa "kültür" mutlağı altında yüceltildi. Sonuç tam bir felâket. Hep ötekine, farklı olana vurgu yapmaktan öte Aynı'lığa, benzer yönlere bakmanın da zamanı geldi. Aksi hâlde etiğin yeniden-inşası namümkün.

(4) Duymuşsunuzdur, Bayburt'ta klasik müzik konseri verilir. Ardından insanlar "Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi" yorumunu yapar. Ben bu tip yorumları masum bulmuyorum. Biraz zorlarsak nefret söylemi olarak dahi değerlendirilebilir. Şimdi, diyelim ki türkü dinlemeye gittik ve türküleri sevmedik. Zaten yerelliğin kutsandığı günümüzde "türkü sevmiyorum" diyemezsiniz, linç ederler insanı neredeyse, orası ayrı. "Bu şehir bu şehir olalı böyle zulüm görmedi" desek konserin ardından, bize elitist derler miydi? Günümüzde tersinden seçkincilik var artık. Seçkincilik bitmiş değil, tersine döndü ve daha saldırgan olduğuna kuşku yok.

(5) Avrupa Birliği üyeliğine halkımız nezdinde verilen destek artmış. Hiç şaşırmadım. Dış politikada AKP'nin ilk yıllarında komşularla ticaret artmış, herkes bunu ayakta alkışlamıştı. Kardeş Esad'a aile ziyaretleri gerçekleştiriliyor, Irak'la, Suriye ile, Gürcistan ve Rusya ile ticaret hacmi artıyor, kamyonlar ve tırlar sürekli mal getirip götürüyordu. Sonrası malum. Ortalık karışık, komşularla araya kara kedi girdi. Ortadoğu bataklığına baktıkça, en muhafazakâr, hâtta Arap hayranı denebilecek kimseler dahi "yok kardeşim, böyle iş olmaz, bunlardan adam olmaz" demeye ve yüzünü Avrupa'ya dönmeye başladı. Komplo teorileriyle ise insanlar bir yere kadar ikna olur. Komplo teorisi üretmek kadar kolay bir yol yoktur. Popper'in yanlışlanamayan hipotezler için söyledikleri, komplo teorileri için de pekâlâ söylenebilir: Çürütülemezler. Hemen bir tane üreteyim: Işid'in elindeki 47 Türk rehine bence Türkiye tarafından bilerek teslim edildi. Işid'i dolaylı olarak destekleyen Türkiye hükümeti, onlara karşı yapılabilecek bir operasyonda yer almamanın bahanesi olarak "ellerinde Türk rehineler var, elimiz kolumuz bağlı" demek için böyle yaptı. Alın size mis gibi komplo teorisi. Çürüt çürütebilirsen.

(6) Gezmekle ilgili birkaç satır yazıp toplantıya gideyim. Son derece evcil birisi olsam da, gezmeyi de zaman zaman seviyorum. Fakat mümkün olan en kısa zamanda en fazla mesafeyi kat etmek değil gezmekten anladığım. 15 günde 4-5 ülke de gezebilirsiniz, yalnızca iki şehri de. Ben ikincisini tercih ederim. Bir yeri hakkını vererek, sindire sindire, okuyarak gezmekle o yerin kendine özgü yönleri keşfediliyor. Bir de itiraf: Her ne kadar müzeleri ve tarihi mekânları da gezmeyi sevsem de, aklımda kalanlar hep tanıştığım insanlar, yediğim yemekler ve ettiğim sohbetler oluyor. Belki de bu yüzden ne Paris'i, ne Londra'yı ne de Moskova'yı görmek istiyorum. Çok büyük şehirlerdense, bir dahakina, ilginç bir ülkenin küçük bir şehrine ve kasabalarına gitmek istiyorum. Turistler için hazırlanmış vitrin-vari mekânların hepsi birbirine benziyor. Camekânın ardından izliyorsunuz adeta, film gibi. Oysa farklı bir kültüre nüfuz etmek için ara sokaklara girmek, insanlarla konuşmak, oranın yemeklerini yemek, gündelik hayatına tanık olmak gerekiyor. Seneye yaza nereye giderim bilmiyorum fakat İzlanda olabilir, Danimarka'nın küçük bir şehri olabilir, Norveç'in Oslo'su değil de Bergen şehri olabilir. Daha erken. Rus yönetmen Tarkovski'nin belgesel gibi bir filmi vardır. Kendini daha yakından tanırız o filmde. Bir sohbeti unutmuyorum. Kendisine tarihi ve turistik mekânları gezdiren kadına "beni neden buralara getiriyorsun, ben insanları tanımak istiyorum" gibi şeyler söyler. Sonrasında ara sokaklara girerler. Evinin önünde oturmuş, üzerinde atlet, karpuz kesen ve şarap içen sıradan bir adamla oturup sohbet ederler. Tarkovski'nin istediği, camekânın ardından seyretmek değil, onun içinde olmak, bizzat tecrübe etmektir.

(7) Bu sıralar düşüncelerini en merak ettiğim filozoflar Hans Jonas ve Knut Løgstrup. Max Scheler'i de yeterince okumadım. Üç filozof da özellikle etik üzerine yazıyor. Yakından tanımak gerek.

Fotoğraf Bergen'den. Ingvar Ambjörnsen'in Beyaz Zenciler romanında, nasıl da nefret etttiğini ve nihayet terk ettiğini anlattığı şehirden, rastgele bir fotoğraf. Orada bu kadar kötü olan nedir merak ettiğim için gideceğim bir gün.

Tamer Ertangil.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Dünyada Kalan Son İnsan Olmak Üzerine: Sessiz Dünya


Şu ana dek izlediğim en tuhaf ve ilginç filmlerden birisi The Quiet Earth, 1985, Yeni Zellanda Yapımı. 

İnsan elinden çıkma bir felâketin ardından, yeryüzünde insan ırkından geriye kalan tek kişi olsaydınız ne yapardınız? Düşünsenize, varolan her şey sizin! İlk anda kulağa hoş gelse de, başkalarının olmadığı bir dünya, gerçekten yaşamaya değer miydi? Başkalarının olmadığı bir dünyada her şey sizin olsaydı dahi, bunun bir değeri olur muydu? Kimse yok. Hiç kimse. Tek başınasınız. İstediğiniz villaya ve hâtta şatoya yerleşebilir, istediğiniz arabayı kullanabilirsiniz. Ee? Kimse yok ama... Bir saniye. Biraz durup düşününce anlaşılıyor ki, anlamlandırmalarımızın çoğu, maddi değer atıflarımızınsa hepsi, öznelerarası bir uzlaşmaya dayanıyor -maddi anlam bundan ibaret. Başkaları yoksa, maddi hiçbir şeyin değeri de yok. Beslenme, barınma ve ısınma gibi temel ihtiyaçlardan ötesi, ötekinin yokluğunda, tedricen anlamını yitiriyor. Dünya üzerindeki varoluşumuz, başlangıcından itibaren insanlık mirasına ve tek tek diğer insanların varoluşlarına o denli bağlı, o denli iç içe ki, yalıtık bir hâlde kendimizi tasavvur etmemiz çok zor, neredeyse imkânsız. 

Filmde ilginç bir sahne var. (Spoiler korkusu olanlar bu paragrafı okumasın.) Tanrıya "neredesin?!" diye soruyor Zac. Kiliseye girip İsa'nın heykeline ateş ederken, "bak işte oğlunu öldürüyorum, neredesin!" diye haykırıyor. Kızdığı nokta, insan iradesiyle dünyanın sonu getirilirken, -güya- kadir-i mutlak olan Tanrı'nın hiçbir şey yapmamış olması. Dünya üzerindeki tüm kötülüklere, tecavüzlere, savaşlara, cinayetlere, işkenceye, lösemiye ve kansere izin veren bir Tanrı'dan hesap soruyor Zac. Elbette -Kant'tan beridir çoktan ölmüş olan Tanrı'nın- sesi soluğu çıkmıyor.

Özgür iradenin sorgulandığı anları da görüyoruz. Birisi bir başkasından hoşlandığında, bunu isteyerek mi yapar? Hayır. Tanıştıktan birkaç saniye sonra karşınızdaki kişiden hoşlanıp hoşlanmadığınıza karar verirsiniz. Aslında karar veren siz değilsinizdir. Ortada verilen bir karar filan da yoktur. Bir kez hoşlandığınız takdirde, karşınızdaki kişinin kusurları gözünüze batmazken, eğer hoşlanmadıysanız, onun iyi tarafları dahi sizi rahatsız eder. Sevdiğiniz insan hakkında güzellemeler yapmanız, o kişinin ne kadar yüce birisi olduğundan değil, sizin ona karşı hissettiklerinizden kaynaklanır. İşin tuhafı bu ya, hislerinizi kontrol edemezsiniz. Bu noktada, film, izleyiciyi, karar verme mekanizmalarına ve öznel kanaâtlere dair sorgulamaya davet ediyor.

İnsan psikolojisine, insanın sosyal bir varlık olmasına, yalnızlığa, bilime, felsefeye ve geleceğe dair mükemmel ve bir o kadar da bilinmeyen bir film: The Quiet Earth. İzlemek isteyenlere iyi seyirler.

Tamer Ertangil.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Cesur Yeni Dünya ve Özgürlük Yolu Üzerine - Doğa mı Yoksa Uygarlık mı?


Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sını dün bitirdim. George Orwell'in 1984'ünün ve Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sının, Zamyatin'in Biz adlı romanından esinlendiği bilinir. Orwell bunu açıkça kabul etse de Huxley kabul etmemiştir. Hattâ Orwell, Huxley'nin yalan söylediğini iddia eder. 

Öyle ya da böyle, Cesur Yeni Dünya beklediğimden farklı çıktı. Totalier bir rejimin yurttaşlar üzerinde kurduğu biyo-iktidara dair bir kitap bekliyordum. Öyle de oldu zaten. Öte yandan doğal hayata, ilkelliğe dönüş konusunu irdelemesini beklemiyordum. Üstelik, modern totaliter düzen ile ilkel yaşam arasında kesin bir tercih yapmıyor. İkincisine sempati duymamızı sağlasa da, doğayla baş başa yaşamı bir ütopyaymışçasına yansıtmıyor.

Kitabı okurken, meşhur film Into The Wild gözümde canlandı. Aslında kitabın, söz konusu filmden daha tutarlı olduğu söylenebilir. Into the Wild'ı izlediğimde hayal kırıklığına uğradığımı, hattâ esas karaktere antipati beslediğimi hatırlarım. Kimliğini yakıyor, modern hayatın tüm o kuşatıcılığını ve tüketim toplumunu reddediyor, doğanın kâlbine dönmek arzusuyla evini terk ediyordu. Gelgelelim, bu girişim hüsranla sonuçlanmıştı. Gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlanan bu filmde, benim aklıma yatmayan nokta, modern uygarlığın tüm nimetlerine sırtını dönen birisinin, doğanın kâlbine döndükten sonra, bir geyiği -yine uygarlığın bir eseri olan- av tüfeğiyle vurması, daha da tuhafı, ahşap bir kulübe inşa etmek, hiç olmadı çadır kurmak yerine, metruk bir otobüsü kendine mesken bellemesiydi. Uygarlığı reddederken, reddettiği uygarlığın miraslarıyla kendisine ufak çaplı yeni bir uygarlık kuran bir kişi, Alaska gibi soğuk ve tehlikeli bir yerde yaşamayı göze alıyorsa, yanına en azından harita ve pusula da almalıydı. Onu geçtim, ayağındaki kışlık botları bile, kendisini bir süre kamyonetiyle götüren bir adam tutuşturur eline, donar, ölürsün diyerek.

Ben bu ikiliğe katılmıyorum. Baskıcı, hayatın her alanını denetleyen, adeta alnımıza barkod kazıyan totaliter bir uygarlık ile avcı-toplayıcı yaşam tarzını, sanki iki seçenek birbirinin tek alternatifiymiş gibi düşünmek yanıltıcı. Avcı-toplayıcı kabilelerde insan ömrü çok kısaydı. Günü kurtarabiliyorduysanız, ne mutlu. Tarım olmadığı için asla yarın ne olacağınız belli değildi. Neolitik çağın öncesinde, doğrudur, bir anarşi ortamı vardı. Yani ne devlet, ne hiyerarşi, ne de tahakküm söz konusuydu. Bürokratlar, din adamları, krallar filan yoktu; ama eski insanların çok özgürlükçü olmalarından filan değil. Bunun nedeni, herkesin yemek bulma işiyle uğraşmak zorunda olmasıydı. Yiyeceklerin evcilleştirilmesiyle, yani tarıma geçilmesiyle birlikte artık az sayıda insanın çalışması, çok sayıda insanın karnını doyurmaya yetiyordu. Böylece yemek bulma işinden farklı iş kolları türedi: Zanaatkârlar, bürokratlar vs. Uygarlık tarihinden, kıyısından bucağından dahi olsa haberi olmayan bir kişinin, "doğaya dönüp avcı-toplayıcı olacağım" demesini anlarım da, tarihin gelişimine bakınca bu gibi istekler kulağa naif geliyor açıkçası. Uygarlığın nimetlerini reddetmeksizin, kötü yanlarını eleştirerek ve törpüleyerek daha iyi bir toplum kurabilmek mümkün. Bugün hayvanlara işkence etmenin kötü olduğuna, kadın ve erkeğin hukuk karşısında eşit olması gerektiğine, bilimin insanlığın zararına değil fakat yararına kullanılması gerektiğine, köleliğin insanlıkdışı olduğuna vs. inanıyorsak, bu yüzyıllardır süregelen rasyonel tartışmanın, inşa edilmiş bir ahlâkın ürünüdür. 

Cesur Yeni Dünya'da sorun da budur zaten. Bilim, insanlığı daha iyi denetim altına alabilmenin, onları uyuşturabilmenin, sınıfsal ayrımları kalıcılaştırmanın ve insanların yaşam tarzları ve bedenlerine müdahale etmenin bir aracı hâline, yani belli bir ideolojiye güdümlü hâle getirilmiş. Oysa aynı bilim, hastalıklara çare bulunması, daha verimli tarım yapılması, açlık sorununun çözülmesi gibi amaçlara da pekâlâ hizmet edebilirdi. Bilim nötrdür. Onu hangi ideolojiye tabi kılacağınızdır önemli olan. Hani şu bıçak örneğinde olduğu gibi: Bir bıçağı, sebzeleri doğrayıp yemek yapmak için de, bir insanı öldürmek için de kullanabilirsiniz.

Bunun yanı sıra, özgür irade sorunu kalıyor geriye. Cesur Yeni Dünya'nın boğucu uygarlığından sıkılan ve doğaya dönen, buna karşın uygarlık tarafından bir türlü rahat bırakılmayan Vahşi, şunları söyler:

"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.

'Aslında,' dedi Mustafa Mond, 'siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.'

'Öyle olsun,' dedi Vahşi meydan okurcasına, 'mutsuz olma hakkını istiyorum.'" (s. 296)

Vahşi'nin istediği, dikkat ederseniz, özgür iradeden başkası değildir aslında. Tamam, uygarlığın nimetlerini reddetmeyelim, ama hayatımıza da karışmayın, kararlarımı, nasıl yaşamam gerektiğini ve inançlarımı ben belirleyeyim. Bunlar benim bireysel özgürlük alanım içinde kalsın. Benim adıma kararlar almayın: Özgür irademe dokunmayın.

Unutmadan söyleyeyim, fotoğraftaki kişi, Into The Wild filmine konu olmuş olan -ve maalesef 24 yaşında, Alaska'da açlıktan hayatını kaybeden- Christopher McCandless.


Tamer Ertangil.