11 Ağustos 2014 Pazartesi

Gerçeklikle ya da "Dışarısıyla" Zihinsel Bağı Koparmak Üzerine


1964 Teksas doğumlu Andrea Yates, dindar, kendi hâlinde ve sakin bir ev hanımıydı. 20 Haziran 2001 tarihinde biri altı aylık, diğerleri ise iki, üç, beş ve yedi yaşında olan beş çocuğunu, evinin banyosunun küvetinde boğarak öldürmüştü. Ardı ardına dünyaya getirdiği çocuklarıyla, doğum sonrası depresyonu sürecini bir türlü atlatamayıp sürekli yenilediği söylenen Yates, gitgide daha da içine kapandı. Hapishanedeki hücresinde, kendisiyle görüşen psikiyatristine, çocuklarını erdemli kişiler olarak yetiştiremediğini, bu nedenle yedinci ölümcül günahı işlemiş olduğunu, yani iyi bir anne olamadığını, zira tembel olduğunu, kötü olduğu için çocuklarının -ahlâken- tökezlemekte olduğunu söylemişti. Yates'e göre, çocuklarını düzgün yetiştirememesinden ötürü, hepsi cehennem ateşinde kavrulmaya yazgılıydı. Kurtuluş onlar için asla mümkün değildi. Bu yüzden çocuklarını öldürmüştü.

Türkiye'de yaşanan ve psikanalitik incelemeye tabi tutulması gereken bir vaka var: Kahramanmaraş'ta, 2011 yılında, annelerinin ölümü üzerine, ikisi kız, ikisi erkek dört yetişkin kardeş intihar etmişti. Beraris, Raden, Rulin, Sajen gibi ilginç isimleri olan kardeşlerin, annelerine hastalık derecesinde düşkün oldukları açıklandı. Ebeveynlere karşı bağlılıktan öte bağımlılık geliştiren bireyler bir hayli yaygınsa da, dört kardeşin birden, sırf bu gerekçeyle kendilerini öldürmeleri aklıma yatmıyor. Belki Sağocak ailesi farklı inançlara sahipti, belki reenkarnasyona inanıyor, kendilerini öldürmeleri hâlinde annelerine -başka bir alemde- kavuşacaklarını düşünüyorlardı -bilmiyorum. 

Çocuk yetiştirmek çok zor olmalı elbet. İnsan çocuğuna kıyamaz, muhakkak. Bir annenin, altı yaşındaki çocuğunun akvaryumdaki balığı ölünce ona balığın ölmediğini, uyuduğunu söylediğini işittim örneğin. "Oğlumun üzülmesine dayanamam. Onun bir damla gözyaşı için gerekirse dünyayı yıkarım!" gibi sözler ediyordu. Oysa -bana kalırsa- böyle yapmakla çocuğa kötülük etmiş oluyor. Adeta bir fanus içinde yetişen birey, dünya gerçeklerinden kopuk, nevrotik, hâtta neredeyse psikotik bir ruh hâline girebiliyor. Kırılgan bir psikolojiye sahip kişi, bir yetişkin olduğunda, ne okul hayatında, ne iş hayatında huzuru yakalıyor. Dünyanın tüm güzelliklerine karşın çirkinlikler onu şoke ederken, sarılabileceği yegane çözüm anti-depresanlar oluyor. Sonuç: El bebek gül bebek yetişmiş, anti-depresanlara ve ebeveynlerine bağımlı, özerkliğini ilan edememiş, ailesinden uzakta bir gün bile kalamayan, kalsa bile sürekli eli telefonda, hiç risk almamış bir nesil.

Tamer Ertangil.

Ek:



1987 yılında, Roop Kanwar adında bir kadın, yirmi dört yaşında ölen kocasının ardından, henüz on sekiz yaşındayken kendisini yakmıştı. Hindistan'da, dul kalan kadınların kendilerini yakarak öldürmeleri geleneği var ve buna "sati" deniyor. Hinduizmin iki temel kavramı, Brahman ve Maya'dır. Maya, deneyimlediğimiz, içinde yaşadığımız, duyularımızla algıladığımız, "yalan dünyayı" temsil ederken, Brahman, Platon'un idealar dünyası gibi, görünenin ardında yatan gerçekliktir, hakikattir. Öyle inanılır. Hinduizm inancını körlemesine benimsemiş birisinin, bu dünyada çekilen acıları önemsemeyeceğine inanmak güç değil. Öte yandan, 1987 gibi geç bir tarihte yaşanan bu olayın ardından Hindistan'ın kent merkezlerinde kıyamet kopmuş, insanlar geleneksel Hint yaşamına tepki koymuş, kadınlar protesto yürüyüşleri yapmıştır. Dönemin Hindistan hükümeti, yaşananlar üzerine Sati uygulamasını, karşılaşabileceği tüm muhafazakâr tepkilere rağmen, kanunen yasaklamış. 

Ölümü, hâtta insana zarar vermeyi bir şekilde yücelten tüm gelenekler batsın. Gelenekler, sırf "gelmekte" oldukları için, binlerce ya da yüzlerce yıllık bir geçmişe sahipler diye ne eleştirilemezdir, ne de kutsal.