17 Ağustos 2014 Pazar

Bohem Yaşamlara Dair: La Vie De Boheme


Sefalet içerisinde yaşamış olan Fransız yazar Henri Murger'in (1822-1861) kitabından uyarlama, Fin yönetmen Kaurismäki'nin 1992 tarihli bir filmi, La Vie De Bohème.

Basite indirgemek olacak belki ama hayata bakış açımızı belirleyen iki karşıt tutum olduğu söylenebilir: (1) Hayatı son derece ciddiye alarak, maddiyata önem vererek, her daim yarını düşünerek, planlı, düzenli yaşamak; (2) yarını düşünmeksizin, anı yaşayarak, işe değil uğraşlara zaman ayırarak, sevdiği işi yaparak hayatta kalmaya çalışmak. Bohem denince akla ikinci hayat tarzını tercih eden kişiler gelir. Ressamdır, müzisyendir, yazardır, heykeltraştır. Sürekli para sıkıntısı içerisindedir. Sefalet sürer; ama ne olursa olsun, sanatını icra etmeyi bırakmamakta, dahası, sanatını icra ederek geçimini sağlamakta kararlıdır.

Kışın ortasında soğukta kalmak, sırasında aç karnını doyuramamak, kiraladığı odanın ücretini zar-zor ödeyebilmek, sevdiği kadınlar tarafından ne kadar sevilseler de, düzenli ve güvenceli bir yaşam sunamadıkları için terk edilmek, bütün bunlar bohemin yazgısıdır adeta. Filmde yer alan besteci, yazar ve ressamı toplasanız bir kişi eder en fazla. Birisinin ülkede oturma izni, diğerinin eşyası, ötekininse evi, daha doğrusu odası yoktur. Üçünü birbirine muhtaç kılan da bu yokluk hâlidir zaten. Fransa'dan, başı her derde girdiğinde kaçak göçmen olduğu ortaya çıktığı için ülkesine zorla geri gönderilen, fakat yine kaçak yollarla Fransa'ya gelen, Arnavut bir ressam; yazdığı metinler yayımcılar tarafından sürekli reddedilen Fransız bir oyun yazarı; ve piyano çalsa ve besteler yapsa da, bu işten bir türlü para kazanamayan bir bestekâr. Çoğu zaman yiyecek ekmek bulamayan bu üç entelektüel, maddi imkânsızlıkların acı gerçekliğine rağmen, aralarında, Webern, Berg ve Schoenberg'in atonal müziğini tartışır örneğin. Maddi dünyanın acımasızlığıyla dalga geçerler sanki. Belki de bu yüzden film güldüren sahnelere sahip. Sefalet içerisindeki bir hayat tarzını izlerken çoğunlukla üzülmeniz beklense de, neşeliydi bu film. 

Ressam Fikret Mualla, yıllarca Paris'te sefalet içerisinde yaşamış. Fikret Mualla, Paris'te doktora yaparken kendisiyle görüşmek isteyen Hıfzı Topuz'a, odasına girer girmez bir resmini satmak istemiş. Öğrenci olan Topuz'un cebinde 10 Frank varmış topu topu, "ben bu kadarcık parayla bu resmi alamam, bir eskiz verseniz bari?" diye ısrar etmişse de, parasızlıktan kıvranan Mualla bunu sorun etmemiş. Çoğu zaman bir akşam yemeği yemek uğruna eserlerini insanlara dağıtmış adeta. 

Filme dönersek, gerçekçi, acıklı ve neşeliydi. Tavsiye ederim.

Tamer Ertangil.