13 Ağustos 2014 Çarşamba

Almanya İzlenimleri

Marx ve Engels / Berlin.
31 Temmuz'dan beridir gündemden bihaberim. Gelir gelmez oyumu kullandım. Bu konuda bir yorum yapamayacağım. Almanya'da yaşadıklarımdan biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle, tek başına gezmenin bazı artıları var. Bir kere başınıza buyruk davranabiliyor, canınız ne isterse, o an, onu yapabiliyorsunuz. Birlikte gezmek de güzeldir muhakkak; fakat herkes müzeleri ve sanat galerilerini ziyaret etmeyi sevmeyebilir. Kimisi gece hayatını tercih ederken, kimisi sabahın yedisinde uyanıp, doyurucu bir kahvaltının ardından şehri keşfe çıkmak isteyebilir. Kimisi için turizm demek deniz, kum ve güneş demek olabilir. Tek başınaysanız, kararı siz verirsiniz. 

Açıkçası, çok fazla insanla tanışmayı beklemiyordum. Ne de olsa yolda yürürken, önünüze gelene selam verip tanışmaya kalkmak -en azından benim için- mümkün değil. Gelgelelim, gerek Rostock'ta, gerekse Berlin'de her gün yeni insanlar tanıdım. "Saçın güzelmiş", "afiyet olsun", "konuştuğunuz dil nedir?" gibi bir iki kelimenin ardından saatlerce süren sohbet imkânları doğdu -özellikle Berlin'de. Bazılarıyla irtibatı kopartmamaya karar verdik. Türkiye'ye gelirlerse şaşırmayın.

İsveçli, üniversite terk, İsveç'in orta-kuzey bölgesinde, iki yüz kişilik bir köyde yaşayan bir müzisyen; bir Türk kadınıyla evlenip ayrılmış, beş buçuk yaşındaki kızını görmeye Konya'ya giden bir Alman, hoşsohbet ve mütevazı Avustralyalılar, öğlene kadar odada uyuyan Tayvanlı, görseniz evinin anahtarına bile sahip çıkamayacak izlenimi veren ama bana tavsiye ettiği bir turun -kullanılmış- biletini verdikten sonra, ertesi gün geri isteyen enteresan bir İrlandalı, sinema üzerine saatlerce konuştuğumuz Hollandalılar, vs.

Benim için en ilginç kişiyse Danimarkalı bir kızdı. Saçları üç numara tıraşlı, güzel yüzlü, hostelin mutfağında yemek yiyen, geceleri dışarı çıkmayı sevmeyen, bohem bir hayat tarzına sahip birisi. Anne-babası ayrıldıktan sonra kimse bununla ilgilenmemiş. Kendi kendine, bir şekilde büyümüş. Üniversiteye gitmemiş. Avrupa'daki sirklerde ve özellikle Almanya'daki aile çiftliklerinde çalışıyormuş. Çiftliklerde tam olarak ne yaptığını sorduğumda, süt sağdığını, hayvanların yemini verdiğini, bahçe bakımı vb. işler yaptığını söyledi. Yaşam tarzını takdir ettiğimi, zira günü yaşayan birisi olmanın zor olduğunu düşündüğümü söylediğimde, "olsun", "bazen parasız kalıyorum ama her zaman vaktim var!" derken gözlerinin içi gülüyordu. Bilemem ama umarım Türkiye'ye gelir.

Berlin büyük bir şehir. Her tarafı tarih kokuyor. Bisiklet kiralamamın nedeni de büyüklüğüydü açıkçası. Alman mutfağını, hâtta Berlin mutfağını tattım. Rostock'a yolunuzun düşmesi zor ama Berlin'e giderseniz, kesinlikle Treffpunkt Berlin'i öneriyorum. Aklıma gelmişken, dönerin Almanya'ya özgü bir yemek olduğunu iddia eden Almanlarla karşılaştım! Onlara "dönmek" ve "dürmek" fiillerinin Türkçe olduklarını ve anlamlarını açıklayınca ikna oldular. Pekçok saatim müzelerde geçti. Özellikle Kulturforum'da yer alan Gemaldiegalerie'de yer alan eserler beni etkiledi. Pergamon müzesinde yer alan İştar Kapısı'nın heybeti insanın tüylerini ürpertiyordu. İştar Kapısı'nın altından geçerken kendinizi küçük ve önemsiz hissediyorsunuz. Müzeleri seven sevmeyen herkes Pergamon Müzesi'ne, resim sanatına meraklı kişilerse muhakkak Gemaldiegalerie'ye gitmeli. Berlin çok temiz bir şehir değil. Tamam, turistik meydanlar temiz fakat Berlin Duvarı Anıtı'nın olduğu yer kadar pis bir yer görmedim hiç. Her taraf çöple doluydu. Berlin tipik bir Alman şehrinden ziyade, uluslararası bir şehir -tıpkı Londra ve Amsterdam gibi. Rostock'ta neredeyse yalnızca Almanca işitirken, Berlin sokaklarında kulağınıza onlarca dil çarpıyor. Ayrıca çok fazla turist var. Bu kadar fazla olmasını beklemiyordum. 

Şahsen her gördüğüm kiliseye girmeyi sevmiyorum. Avrupa'nın her şehrinde kilise dolu. Berlin Katedrali gibi müstesna yapılara girdim yine de. Turistik bölgeler dışında kalan yerleri yürüyerek ya da bisikletle keşfetmek en hoş deneyim. Böylece tavşanlarla dolu bir parka, üniversite önünde tezgâhlarda ikinci el kitap satan insanlara ve dilencilere rastlayabiliyorsunuz.

Kaç gündür hep kendimin olduğu fotoğrafları koydum; çünkü kişilerden izin almadan onların fotoğraflarını koymayı sevmiyorum. Açıkçası "privacy", yani gizlilik denen şeye çok önem veriyorlar. Gerçi ben de, benim onayım olmaksızın, fotoğrafımın paylaşılmasındna hoşlanmam. Bu nedenle bu konudaki hassasiyetlerini anlayabiliyorum.

Diyeceklerim bu kadar.

Tamer Ertangil.