29 Ağustos 2014 Cuma

Yeni-Türkiye'de Kendine Yer Açmak ve Biraz Müzik

Gündeme dair hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Görünen o ki siyasal İslam zafer üstüne zafer kazanmaya devam edecek. Türk halkının en az yarısının kültürel bakımdan asimile olmaya gönüllü olduğunu düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, ileride alternatif hukuki sistemlerin ortaya çıkacağını, dileyenin dilediği hukuk sistemine başvuru hakkı olacağını zannediyorum. Doğrudan doğruya dönüşüm değil de, önce şerri hukukla medeni hukukun bir yan-yanalığı oluşur, sonrasında ne olur bilmem. Yeni Türkiye denen şey Ortadoğuyu, siyasal İslam'ı, Osmanlıcılık nostaljisini, lümpenliği, mahalle baskısını, "onu yeme, bunu içme, şunu giyme, sağ ayakla gir, tokalaşma" gibi hayata dair boğucu ayrıntıları, kibri, yadırgamayı ve bizlere "sizin modanız geçti eski kafalı laikçiler" diyen, bizleri eski Türkiye'nin artıkları olarak gören yeni-seçkinciliği işaret ediyor. Hâl böyleyken, bizim gibi siyasal İslam'dan haz etmeyen ve geleceğe dair kaygıları olan insanlara -umarım- yeterince yaşam alanı kalır. Bu bakımdan, Avrupa Birliği müzakereleri bir güvence sunuyordu. En azından belli bir standartlaşma sağlayabilirdi; zira AB üyesiyseniz, ne kadar farklı bir ülke de olsanız, birbirinize bazı konularda benzemek zorundasınızdır. Gelgelelim, AKP ilk yıllarında sürekli andığı Avrupa Birliği'nin adını artık hiç anmıyor. O işten vazgeçilmiş gibi. Kimsenin hayatta çok fazla beklentiye girdiğini sanmıyorum: Huzur, mutluluk, herkesin rahat olması, kimsenin kimseye karışmaması, biraz nezaket, sorunların hukuki yollarla halledilmesi, kimsenin kimseye kanaatlerini ya da inancını dayatmaması gibi, başarması aslında zor olmayan şeyler. Ne bileyim, mesela Avrupa'nın herhangi bir ülkesinde cami yapınca sevinen, gururlanan, oralarda helâl kesim gıdayı marketlerde bulabilen ama "Ayasofya'da namaz kılacağız, onu cami yapacağız!" diyen, en ufak bir farklılık talebinde "burası müslüman ülke kardeşim, işine gelirse!" tavrı sergileyen, "başka yerlerde ben ben olurum, ama burada sen de ben gibi olmak zorundasın" şeklinde dayatma yapan bir kitle meydana getirildi. Sanırım bu da bir toplum mühendisliği başarısıdır. Kaygılanmamak elde değil. Evlerimiz çok değerli. İnsanın muhakkak kendine ait bir dört duvarı olmalı.

Kafamda düşünceler dönse de toparlayıp yazasım yok. Şimdilik şöyle bir değinmek yeter.



Biraz müzik konuşalım. Rock severler, Ayyuka adlı grubun "Kiracı Odaları" albümünü beğeneceklerdir. Çok fazla söz yok, müzik akıp gidiyor adeta. Dinlerken '50'li yıllarda gibi hissettiğim de oldu kendimi, '70'lerde de. İlk albümünü belki yüz kere dinlediğim Şirin Soysal'ın yeni albümü "Ziyaret" çıktı. Henüz yalnızca bir kere dinlediysem de, caz ve kabare tarzını birleştiren ve -bana göre- mükemmel bir sesi olan bu kadın dinlenmeli. Kendisiyle tanışmak isteyenler ilk olarak "Bilinmeyen" adlı şarkısını youtube'dan dinleyebilir. Gitar dinlemek isteyen, dinginlik sevenler için Cenk Erdoğan'ın "Kara Kutu" albümü bir harika. Hem klasik Türk müziğini, hem de klasik Batı müziğini sevenler içinse enteresan bir albüm var: "Itri ve Bach". Başarılı sentez diye ben buna derim. Öyle bütün enstrümanları bir arada kullanalım, gitarın yanına darbuka koyalım da kakofoni olsun tarzı parçalar yok. Gerçekten muhteşem. Son olarak Kuzeyden, İzlanda'dan Olafur Arnalds'ın bütün albümlerini öneriyorum. Hazır sonbahar yaklaşırken, özellikle geceleri, loş ışıkta dinlemek için ideal. Ruhunuza gıdalar :)

Tamer Ertangil.

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bazı Resim ve Heykeller Üzerine Birkaç Paragraf

Sokrates'in meşhur büstü. 

Kaşları çatık. Ne kadar zeki ve birikimli olduğu gözlerinden okunuyor. "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir" sözü alıntılanır ya hep, sanırım o söze ilişkin akıl yürütmesini, "Sokrates'in Savunması"nda okumuştum. Yahu der, kardeşim, siz bilmediğiniz konularda ahkâm kesiyor, biliyormuş gibi konuşuyorsunuz. Halbuki hiçbir şey bildiğiniz yok. Ben en azından, bilgim olmayan ve idrakimi aşan konulara dair, biliyormuş gibi davranmıyor, boş konuşmuyorum. Bilmediğimi biliyorum en azından. Siz zavallılarsa, bilmediğinizi bile bilmiyorsunuz. 

Bilgisizliğinizin farkında bile değilsiniz.





Berlin'deki Neues Museum'un broşürlerinde görmüştüm Nefertiti'yi. 

Müzenin -yanlış hatırlamıyorsam- en üst katında, ayrı bir köşedeydi. Bir tek onun fotoğrafını çekmek yasaktı. Bir oda sırf Nefertiti'ye ayrılmıştı. Kulaklığımda işittiğim bilgilerden hatırladığım kadarıyla, Nefertiti ismi, "güzel olan geldi", "güzellik nihayet yere indi" gibi anlamlara geliyordu. Büstün içinde yer aldığı camekânın başında bekleyen güvenlik görevlisinden çekine çekine; ve ilgi gösteren diğer insanlardan fırsat buldukça, yakından inceledikçe, Nefertiti'nin zarif boynu, simetrik yüz hatları, düzgün burnu ve dudaklarıyla, gerçekten de güzel bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Nasıl öldüğüne dair çeşitli varsayımlar olsa da, tek bildiğim, muhtemelen kırk yaşındayken öldüğü.


Bazı Türk filmlerinde şöyle bir durum var: Esas oğlan ve esas kız vardır. Bunlar aşık olurlar birbirlerine. Bu ikisinin kavuşmasını dileyen etraftaki unsurlarsa ancak aracı konumunda ya da dekoratif unsurlardır. Aşçı, uşak, temizlikçi, bahçıvan, bütün bunlar adeta cinsiyetsiz, nötr varlıklardır. Aşık olmazlar. Gülünçtürler. Tüm yapıp yapabildikleri, esas oğlanla esas kızın kavuşmasını dilemek ve bunun için çabalamaktır. Beyefendiyle hanfendi evlenince film sona erer; zira sonrası kimsenin ilgisini çekmez.

İlişikteki resim, Avusturyalı ressam Moritz von Schwind'in, 1846 tarihli, "Gül ya da Sanatçının Yolculuğu" adlı tablosu. Çalgılarıyla birlikte şatoya doğru ilerleyen müzisyenleri görüyoruz. Muhtemelen, kraliyet mensubu ya da aristokrat eşi olan kadınları eğlendirmek üzere gidiyorlar. İçlerinden bir tanesi, en geride kalanı bir hayli dalgın, yerdeki güle bakıyor. Gül demetini tutansa balkondaki bir genç kız. Yine de hayatın zorlu yokuşlarını tırmanan bu genç çalgıcı için o gül bir umut kaynağı değil; fakat olsa olsa hayal kırıklığı anlamına geliyor. Tekdüzeliğin boğucu ritmine hapsolmuş, tüm yüce ideallerini geride bırakmış, sıradan bir çalgıcı olarak, asla ulaşamayacağı, dengi olmadığı insanları eğlendirmekle yetiniyor. Belki de bu yüzden yokuş yukarı çıkıyor -üstelik en geride, herkesin gerisinde. Ortaçağda sınıf atlamak, büyük bir insan olmak, dengin olmayan birisine aşık olmak, olur şeyler değil. Olsa olsa, onların dünyasında bir dekor unsuru olabilinirdi ancak. Temizlikçi, çalgıcı, aşçı, uşak vs. olarak.

Haşin gerçeklik deneyiminin ardından yaşanan hayal kırıklığı, Moritz von Schwind'in sıkça kullandığı temalardan birisi olmuş.

On dokuzuncu yüzyıl romanında işler değişir. Dikkat ederseniz, Stendhal'in Kızıl ve Siyah'ında olsun, Balzac'ın Goriot Baba'sında olsun, ve şu an aklıma gelmeyen başka klasiklerde, Sorel ve Rastignac gibi azimli gençlerin nasıl da sınıf atladığını, çabalayarak yükseldiğini görürüz.


Bereketli Hilal bölgesi, Akdeniz, Ege, Kuzey Afrika ile Güney Avrupa, tüm bu bölgeler o kadar birbirine yakın ve iç içe ki, buralarda ortaya çıkmış uygarlıkların birbirinden etkilenmemiş olması imkânsız.

Hıristiyan Roma'nın değişen ahlaki ölçütleri nedeniyle, eski Yunan heykellerinin yeniden-yapımlarında cinsel organlar budanıyor, hattâ kolları kopmuş bir heykele, Yunan heykeli sanki semavi bir dine mensupmuş gibi, dua etmek amacıyla semaya yönelmiş kollar eklenebiliyordu. Hepimizin gözünde ilk canlanan Yunan heykelleri, her ne kadar bedenin doğal hareketi içerisinde fotoğraflanmış, dondurulmuş gibi dursalar da, en eski Yunan heykellerini görme fırsatı bulunca anlaşılıyor ki, gayet sert, geometrik, kıvrımsız, adeta hazırolda duran yapılarıyla, bunlar, Mısır'daki öncülleri model alınarak yapılmıştı. 

Mısır, Yunan, Etrüsk, Roma, birbirini çok etkilemiş olmalı.

Tamer Ertangil.

17 Ağustos 2014 Pazar

Bohem Yaşamlara Dair: La Vie De Boheme


Sefalet içerisinde yaşamış olan Fransız yazar Henri Murger'in (1822-1861) kitabından uyarlama, Fin yönetmen Kaurismäki'nin 1992 tarihli bir filmi, La Vie De Bohème.

Basite indirgemek olacak belki ama hayata bakış açımızı belirleyen iki karşıt tutum olduğu söylenebilir: (1) Hayatı son derece ciddiye alarak, maddiyata önem vererek, her daim yarını düşünerek, planlı, düzenli yaşamak; (2) yarını düşünmeksizin, anı yaşayarak, işe değil uğraşlara zaman ayırarak, sevdiği işi yaparak hayatta kalmaya çalışmak. Bohem denince akla ikinci hayat tarzını tercih eden kişiler gelir. Ressamdır, müzisyendir, yazardır, heykeltraştır. Sürekli para sıkıntısı içerisindedir. Sefalet sürer; ama ne olursa olsun, sanatını icra etmeyi bırakmamakta, dahası, sanatını icra ederek geçimini sağlamakta kararlıdır.

Kışın ortasında soğukta kalmak, sırasında aç karnını doyuramamak, kiraladığı odanın ücretini zar-zor ödeyebilmek, sevdiği kadınlar tarafından ne kadar sevilseler de, düzenli ve güvenceli bir yaşam sunamadıkları için terk edilmek, bütün bunlar bohemin yazgısıdır adeta. Filmde yer alan besteci, yazar ve ressamı toplasanız bir kişi eder en fazla. Birisinin ülkede oturma izni, diğerinin eşyası, ötekininse evi, daha doğrusu odası yoktur. Üçünü birbirine muhtaç kılan da bu yokluk hâlidir zaten. Fransa'dan, başı her derde girdiğinde kaçak göçmen olduğu ortaya çıktığı için ülkesine zorla geri gönderilen, fakat yine kaçak yollarla Fransa'ya gelen, Arnavut bir ressam; yazdığı metinler yayımcılar tarafından sürekli reddedilen Fransız bir oyun yazarı; ve piyano çalsa ve besteler yapsa da, bu işten bir türlü para kazanamayan bir bestekâr. Çoğu zaman yiyecek ekmek bulamayan bu üç entelektüel, maddi imkânsızlıkların acı gerçekliğine rağmen, aralarında, Webern, Berg ve Schoenberg'in atonal müziğini tartışır örneğin. Maddi dünyanın acımasızlığıyla dalga geçerler sanki. Belki de bu yüzden film güldüren sahnelere sahip. Sefalet içerisindeki bir hayat tarzını izlerken çoğunlukla üzülmeniz beklense de, neşeliydi bu film. 

Ressam Fikret Mualla, yıllarca Paris'te sefalet içerisinde yaşamış. Fikret Mualla, Paris'te doktora yaparken kendisiyle görüşmek isteyen Hıfzı Topuz'a, odasına girer girmez bir resmini satmak istemiş. Öğrenci olan Topuz'un cebinde 10 Frank varmış topu topu, "ben bu kadarcık parayla bu resmi alamam, bir eskiz verseniz bari?" diye ısrar etmişse de, parasızlıktan kıvranan Mualla bunu sorun etmemiş. Çoğu zaman bir akşam yemeği yemek uğruna eserlerini insanlara dağıtmış adeta. 

Filme dönersek, gerçekçi, acıklı ve neşeliydi. Tavsiye ederim.

Tamer Ertangil.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Almanya İzlenimleri

Marx ve Engels / Berlin.
31 Temmuz'dan beridir gündemden bihaberim. Gelir gelmez oyumu kullandım. Bu konuda bir yorum yapamayacağım. Almanya'da yaşadıklarımdan biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle, tek başına gezmenin bazı artıları var. Bir kere başınıza buyruk davranabiliyor, canınız ne isterse, o an, onu yapabiliyorsunuz. Birlikte gezmek de güzeldir muhakkak; fakat herkes müzeleri ve sanat galerilerini ziyaret etmeyi sevmeyebilir. Kimisi gece hayatını tercih ederken, kimisi sabahın yedisinde uyanıp, doyurucu bir kahvaltının ardından şehri keşfe çıkmak isteyebilir. Kimisi için turizm demek deniz, kum ve güneş demek olabilir. Tek başınaysanız, kararı siz verirsiniz. 

Açıkçası, çok fazla insanla tanışmayı beklemiyordum. Ne de olsa yolda yürürken, önünüze gelene selam verip tanışmaya kalkmak -en azından benim için- mümkün değil. Gelgelelim, gerek Rostock'ta, gerekse Berlin'de her gün yeni insanlar tanıdım. "Saçın güzelmiş", "afiyet olsun", "konuştuğunuz dil nedir?" gibi bir iki kelimenin ardından saatlerce süren sohbet imkânları doğdu -özellikle Berlin'de. Bazılarıyla irtibatı kopartmamaya karar verdik. Türkiye'ye gelirlerse şaşırmayın.

İsveçli, üniversite terk, İsveç'in orta-kuzey bölgesinde, iki yüz kişilik bir köyde yaşayan bir müzisyen; bir Türk kadınıyla evlenip ayrılmış, beş buçuk yaşındaki kızını görmeye Konya'ya giden bir Alman, hoşsohbet ve mütevazı Avustralyalılar, öğlene kadar odada uyuyan Tayvanlı, görseniz evinin anahtarına bile sahip çıkamayacak izlenimi veren ama bana tavsiye ettiği bir turun -kullanılmış- biletini verdikten sonra, ertesi gün geri isteyen enteresan bir İrlandalı, sinema üzerine saatlerce konuştuğumuz Hollandalılar, vs.

Benim için en ilginç kişiyse Danimarkalı bir kızdı. Saçları üç numara tıraşlı, güzel yüzlü, hostelin mutfağında yemek yiyen, geceleri dışarı çıkmayı sevmeyen, bohem bir hayat tarzına sahip birisi. Anne-babası ayrıldıktan sonra kimse bununla ilgilenmemiş. Kendi kendine, bir şekilde büyümüş. Üniversiteye gitmemiş. Avrupa'daki sirklerde ve özellikle Almanya'daki aile çiftliklerinde çalışıyormuş. Çiftliklerde tam olarak ne yaptığını sorduğumda, süt sağdığını, hayvanların yemini verdiğini, bahçe bakımı vb. işler yaptığını söyledi. Yaşam tarzını takdir ettiğimi, zira günü yaşayan birisi olmanın zor olduğunu düşündüğümü söylediğimde, "olsun", "bazen parasız kalıyorum ama her zaman vaktim var!" derken gözlerinin içi gülüyordu. Bilemem ama umarım Türkiye'ye gelir.

Berlin büyük bir şehir. Her tarafı tarih kokuyor. Bisiklet kiralamamın nedeni de büyüklüğüydü açıkçası. Alman mutfağını, hâtta Berlin mutfağını tattım. Rostock'a yolunuzun düşmesi zor ama Berlin'e giderseniz, kesinlikle Treffpunkt Berlin'i öneriyorum. Aklıma gelmişken, dönerin Almanya'ya özgü bir yemek olduğunu iddia eden Almanlarla karşılaştım! Onlara "dönmek" ve "dürmek" fiillerinin Türkçe olduklarını ve anlamlarını açıklayınca ikna oldular. Pekçok saatim müzelerde geçti. Özellikle Kulturforum'da yer alan Gemaldiegalerie'de yer alan eserler beni etkiledi. Pergamon müzesinde yer alan İştar Kapısı'nın heybeti insanın tüylerini ürpertiyordu. İştar Kapısı'nın altından geçerken kendinizi küçük ve önemsiz hissediyorsunuz. Müzeleri seven sevmeyen herkes Pergamon Müzesi'ne, resim sanatına meraklı kişilerse muhakkak Gemaldiegalerie'ye gitmeli. Berlin çok temiz bir şehir değil. Tamam, turistik meydanlar temiz fakat Berlin Duvarı Anıtı'nın olduğu yer kadar pis bir yer görmedim hiç. Her taraf çöple doluydu. Berlin tipik bir Alman şehrinden ziyade, uluslararası bir şehir -tıpkı Londra ve Amsterdam gibi. Rostock'ta neredeyse yalnızca Almanca işitirken, Berlin sokaklarında kulağınıza onlarca dil çarpıyor. Ayrıca çok fazla turist var. Bu kadar fazla olmasını beklemiyordum. 

Şahsen her gördüğüm kiliseye girmeyi sevmiyorum. Avrupa'nın her şehrinde kilise dolu. Berlin Katedrali gibi müstesna yapılara girdim yine de. Turistik bölgeler dışında kalan yerleri yürüyerek ya da bisikletle keşfetmek en hoş deneyim. Böylece tavşanlarla dolu bir parka, üniversite önünde tezgâhlarda ikinci el kitap satan insanlara ve dilencilere rastlayabiliyorsunuz.

Kaç gündür hep kendimin olduğu fotoğrafları koydum; çünkü kişilerden izin almadan onların fotoğraflarını koymayı sevmiyorum. Açıkçası "privacy", yani gizlilik denen şeye çok önem veriyorlar. Gerçi ben de, benim onayım olmaksızın, fotoğrafımın paylaşılmasındna hoşlanmam. Bu nedenle bu konudaki hassasiyetlerini anlayabiliyorum.

Diyeceklerim bu kadar.

Tamer Ertangil.

12 Ağustos 2014 Salı

Şeffaflığın Egemenliği


Yıl 2002, Ankara. En şık dükkanların yer aldığı, zengin bir muhitte, bir dükkanın vitrininde köylü bir kadın, ya da köylü bir kadına benzeyen bir kentli, yufka açıyor. Muhtemelen mantı ya da gözleme yapacak. Vitrine öyle bir koymuşlar ki, dekoratif bir ürün gibi duruyor. Köylü olduğu için müşterilere otantik geliyor muhtemelen. Organik bir ürün adeta. Bozulmamışlığı, doğallığı ve gelenekselliği temsil etse de, orada sırf dekorasyon amacıyla durduğu belli. Otantik olan, kendisini sarıp sarmalayan, onu otantik kılan ortamın içerisinde orijinalliğini koruyabilir, oysa bu kadın bir şekilde eğreti geliyor göze. 


Günümüzde bir çok kafe ve restoranda da, şeffaflık adına benzer görüntülere rastlanıyor. Mutfak restoranın ortasında, gözler aşçı ve yamakların üzerinde. Konuşmalarına dikkat etmek zorundalar. Rahat değiller. İlk başta, mutfağın temizliğini, elemanların eldiven, maske ve kağıt kep taktıklarını görüp rahatlamamız için bütün bunların yapıldığını düşünsek de, belki de, aşçı ve yardımcıları dekoratif birer sanat eserine indirgeniyor. Restoranın dekoratif bütünlüğünün birer unsuru hâline geliyorlar. İş gereği katlandıkları zorluklar ve adeta hayvanat bahçesinde sergileniyormuş hissine kapılmaları umurumuzda olmuyor.

Bu durum günümüz sanat anlayışını hem besliyor, hem de ondan besleniyor. Damien Hirst'ün sergilerinde ikiye bölünmüş, iç organları görülebilen hayvanlar vardır. Ron Mueck'in hiper-gerçekçi ve kocaman heykellerinde, bebeklerden ihtiyarlara kadar herkesin bedenine tüm ayrıntılarıyla tanık oluruz. Bu denli şeffaflık, alımlayıcıyı neredeyse rahatsız eder. "Yetenek Sizsiniz" ve "Popstar" gibi programlarda, en iyi performans sergileyenleri izlemekle yetinmez, eleme sürecini de tüm şeffaflığıyla görebiliriz. "Ne kadar başarısızlar!" diyerek avutur izleyici kendini. Onlar kendilerini rezil ediyorlardır, kaybederler. "Kim bilmemkaç lira ister" tarzı programlarda başarılı, unvan, para ve kariyer sahibi kişilerin, nasıl da bilemediklerini görünce rahatlar izleyici. Her şey şeffaftır. Kandıramıyorlardır artık kimseyi. İzleyen çoğunluğun ne parası, ne kariyeri, ne de unvanı vardır ama onlar her şeyin farkındadır. "Survivor" gibi programların %30-35'i yarışmalardan oluşuyorsa, kalanı aralarında yaptıkları dedikodu ve birbirini çekiştirmeleridir. İzleyicinin gözünden hiçbir şey kaçmaz; zira işin iç yüzüne vakıftırlar.

Güya.


Tamer Ertangil.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Gerçeklikle ya da "Dışarısıyla" Zihinsel Bağı Koparmak Üzerine


1964 Teksas doğumlu Andrea Yates, dindar, kendi hâlinde ve sakin bir ev hanımıydı. 20 Haziran 2001 tarihinde biri altı aylık, diğerleri ise iki, üç, beş ve yedi yaşında olan beş çocuğunu, evinin banyosunun küvetinde boğarak öldürmüştü. Ardı ardına dünyaya getirdiği çocuklarıyla, doğum sonrası depresyonu sürecini bir türlü atlatamayıp sürekli yenilediği söylenen Yates, gitgide daha da içine kapandı. Hapishanedeki hücresinde, kendisiyle görüşen psikiyatristine, çocuklarını erdemli kişiler olarak yetiştiremediğini, bu nedenle yedinci ölümcül günahı işlemiş olduğunu, yani iyi bir anne olamadığını, zira tembel olduğunu, kötü olduğu için çocuklarının -ahlâken- tökezlemekte olduğunu söylemişti. Yates'e göre, çocuklarını düzgün yetiştirememesinden ötürü, hepsi cehennem ateşinde kavrulmaya yazgılıydı. Kurtuluş onlar için asla mümkün değildi. Bu yüzden çocuklarını öldürmüştü.

Türkiye'de yaşanan ve psikanalitik incelemeye tabi tutulması gereken bir vaka var: Kahramanmaraş'ta, 2011 yılında, annelerinin ölümü üzerine, ikisi kız, ikisi erkek dört yetişkin kardeş intihar etmişti. Beraris, Raden, Rulin, Sajen gibi ilginç isimleri olan kardeşlerin, annelerine hastalık derecesinde düşkün oldukları açıklandı. Ebeveynlere karşı bağlılıktan öte bağımlılık geliştiren bireyler bir hayli yaygınsa da, dört kardeşin birden, sırf bu gerekçeyle kendilerini öldürmeleri aklıma yatmıyor. Belki Sağocak ailesi farklı inançlara sahipti, belki reenkarnasyona inanıyor, kendilerini öldürmeleri hâlinde annelerine -başka bir alemde- kavuşacaklarını düşünüyorlardı -bilmiyorum. 

Çocuk yetiştirmek çok zor olmalı elbet. İnsan çocuğuna kıyamaz, muhakkak. Bir annenin, altı yaşındaki çocuğunun akvaryumdaki balığı ölünce ona balığın ölmediğini, uyuduğunu söylediğini işittim örneğin. "Oğlumun üzülmesine dayanamam. Onun bir damla gözyaşı için gerekirse dünyayı yıkarım!" gibi sözler ediyordu. Oysa -bana kalırsa- böyle yapmakla çocuğa kötülük etmiş oluyor. Adeta bir fanus içinde yetişen birey, dünya gerçeklerinden kopuk, nevrotik, hâtta neredeyse psikotik bir ruh hâline girebiliyor. Kırılgan bir psikolojiye sahip kişi, bir yetişkin olduğunda, ne okul hayatında, ne iş hayatında huzuru yakalıyor. Dünyanın tüm güzelliklerine karşın çirkinlikler onu şoke ederken, sarılabileceği yegane çözüm anti-depresanlar oluyor. Sonuç: El bebek gül bebek yetişmiş, anti-depresanlara ve ebeveynlerine bağımlı, özerkliğini ilan edememiş, ailesinden uzakta bir gün bile kalamayan, kalsa bile sürekli eli telefonda, hiç risk almamış bir nesil.

Tamer Ertangil.

Ek:



1987 yılında, Roop Kanwar adında bir kadın, yirmi dört yaşında ölen kocasının ardından, henüz on sekiz yaşındayken kendisini yakmıştı. Hindistan'da, dul kalan kadınların kendilerini yakarak öldürmeleri geleneği var ve buna "sati" deniyor. Hinduizmin iki temel kavramı, Brahman ve Maya'dır. Maya, deneyimlediğimiz, içinde yaşadığımız, duyularımızla algıladığımız, "yalan dünyayı" temsil ederken, Brahman, Platon'un idealar dünyası gibi, görünenin ardında yatan gerçekliktir, hakikattir. Öyle inanılır. Hinduizm inancını körlemesine benimsemiş birisinin, bu dünyada çekilen acıları önemsemeyeceğine inanmak güç değil. Öte yandan, 1987 gibi geç bir tarihte yaşanan bu olayın ardından Hindistan'ın kent merkezlerinde kıyamet kopmuş, insanlar geleneksel Hint yaşamına tepki koymuş, kadınlar protesto yürüyüşleri yapmıştır. Dönemin Hindistan hükümeti, yaşananlar üzerine Sati uygulamasını, karşılaşabileceği tüm muhafazakâr tepkilere rağmen, kanunen yasaklamış. 

Ölümü, hâtta insana zarar vermeyi bir şekilde yücelten tüm gelenekler batsın. Gelenekler, sırf "gelmekte" oldukları için, binlerce ya da yüzlerce yıllık bir geçmişe sahipler diye ne eleştirilemezdir, ne de kutsal.