24 Temmuz 2014 Perşembe

Vadideki Zambak ve Estonya Hatırası


Etik, modernizm, uygarlık tarihi derken sıkılıp araya roman sıkıştırıyorum. Balzac'ın Goriot Baba'sı benim için önemli bir kitaptır. 2002 yılında okumuştum. Yıllar sonra Vadideki Zambak adlı kitabını okumak istedim. Bilmiyorum kaç senedir kütüphanemde duruyordu. Çoğunuz belki çocuk yaşta, belki lise çağlarında bu kitabı okumuşsunuzdur -benim içinse yeni. Övüldüğü kadar varmış. 


Bugün kimi kişisel gelişim kitapları yerine, romandaki Henriette'in, Felix'e yazdığı mektuba bakmak daha doğru bir tercih olabilir. 1835 yılından günümüze, insanın yapısına ve başkalarıyla ilişkilerine dair pek az şey değişmiş olsa gerek ki, aşağıda alıntıladığım satırlar hâlâ geçerliliğini koruyor: 

"Kendinize gösterdiğiniz fazla güven, başkalarının size besleyecekleri saygı duygusunu örseler, bayağı tavırlarınız çevrenizde küçümsenmenizle sonuçlanır, başkaları için göstereceğiniz aşırı ve gereksiz çabalar da insanlar tarafından sömürülmenize, kullanılmanıza yol açar. Sonra, bakın ne diyorum sevgili çocuk: Ömrünüz boyunca iki üç kişiden fazla dostunuz olmayacak; gizlinizi saklınızı söylemeyin onlara; ağzınız sıkı olsun; günün birinde onlar karşınıza rakip olarak, hasım olarak, düşman olarak dikileceklermiş gibi dikkatli olun, ihtiyatlı olun her zaman. Söyle bir tavrınız olmalı: Ne pek soğuk, ne pek sıcak, insanın kendini güçlüklere düşürmeden durabildiği ortalama çizgiyi izleyin."

Dostoyevski, Yeraltından Notlar'da, akıllı bir adamın bahsetmeyi ve uğraşmayı en çok sevdiği şeyin bizatihi kendisi olduğunu savunsa da, Balzac ona katılmıyor:

"Görgü sanatının en önemli kurallarından biri de insanın kendi kendisi hakkında hemen hemen hiç konuşmamayı gelenek haline getirmesidir. Bakın, oyun olsun diye, bir gün, üstünkörü tanıdığınız insanlara kendinizden söz edin; acılarınızdan, zevklerinizden, ya da işlerinizden bahsedin onlara; biraz önceki sahte ilginin yerini bir ilgisizliğin aldığına tanık olacaksınız; sonra üstlerine sıkıntı basacak, evin hanımı o sırada nezaketle sözünü kesmemişse, orada bulunan herkes bulduğu usta bahanelerle birer birer çıkıp gidecektir. Ama sevgileri üstünüzde toplamak, insan canlısı, sevimli, dostluğu aranır bir insan mı olmak istiyorsunuz, o zaman kendilerinden bahseden insanlara, onlarla doğrudan ilgisi olmayan konuları bile kurcalayarak sonunda sözü kendilerine getirmeye çalışın; karşınızdaki yüzlerin hemen parladığını, ağızlarda memnun gülümsemeler yayıldığını göreceksiniz; yanlarından ayrıldığınız zaman da arkanızdan sizi öveceklerdir."

Evet, Henriette'in fazla didaktik bir üslubu var belki ama, ne diyeyim, haksız sayılmaz.



Geçen yaz gittiğim Estonya'dan bir fotoğraf paylaşmak istedim. Solda gördüğünüz yüksek bina, Aziz Olav Kilisesi'nin çan kulesi. Tallinn'e dair unutamadığım bir mekândı. İki yüz elli bir adet basamaktan oluşan karanlık ve dikine bir dehlizi tırmanarak tepesindeki balkona benzeyen yapıya ulaşılıyor. Oradan bakınca manzara müthiş. Kuzeyde deniz, güney ve batıda Tallinn'in Ortaçağ kenti, doğuda ise şehrin kâlbinin attığı modern kent merkezi. Bir protestan kilisesi olduğu için içi sadeydi -beyaz ağırlıklı. Çevresinde, tabanında iskelet biçiminde yontma heykeller vardı: Ölümü ve öte-dünyayı simgeleyen.

Tamer Ertangil.