18 Temmuz 2014 Cuma

Türkler, Sünnet, Dokunma Dersleri


Avusturyalı antropolog Felix Von Luschan, 1883-84 yıllarında Muğla-Burdur-Antalya civarında, bölgenin insanının fiziki ve kültürel özelliklerini incelemek üzere bir saha çalışması yapmıştı. Ekte gördüğünüz fotoğrafı da o çekmişti. Siyasi tarih anlatılarının oluşturduğu aşinalık gereği, 19. yüzyıl sonları denince akıllara Islahat Fermanı, Birinci Meşrutiyet, Abdülaziz, II. Abdülhamit, Divan Edebiyatı ve Jön Türkler geliyor -ister istemez. Oysa Anadolu ve Rumeli halkı kendi gündelik yaşamına devam ediyordu. Kitle iletişim araçlarının yokluğunda, kitleleri tektipleştirmek henüz taşrada mümkün değildi. Fotoğrafta gördüğünüz Türk genci, Orta Asya'dan getirdiği bin yıllık gelenekleri hâlâ sürdürüyordu örneğin. Orta Asya'da Türkler saçlarını tıraş eder, fakat kafalarının arkasında bir tutam saç bırakırlarmış. Kitle iletişim araçları geliştikçe, merkezin hükmü taşrada gitgide daha etkili olmaya başladıkça, Türkler/Türkmenler tedricen asimile oldu. Ebu Suud Efendi zihniyetinin temsil ettiği akım tüm İslam Coğrafyasını tektipleştirdi. Bir zamanlar her coğrafya kendi yerellikleriyle, binlerce yıldan gelen kendilerine özgü gelenekleriyle yaşıyordu İslamı. Örneğin Endonezyalılar, insanları namaza ezan okuyarak değil, davul çalarak, tamtamlar eşliğinde davet ediyordu -orman içinde sesin iletilmesi için daha sağlıklı bir seçenek. Sonra sünnet denen şey egemen oldu ve herkes zamanla birbirinin aynısına dönüştü. Herkes aynı yaşam, giyim, yeme-içme tarzına tabi oldu. En ayrıntısına kadar hayatın her noktasında, her anında ne yapılacağı, nasıl yapılacağı belirlendi. Hayat boğuldu. Griye döndü. Renklilik ve çeşitlilik kalmadı. Tıpkı Işid'in, gelecekte ele geçirmeyi planladığı toprakları, haritada, simsiyah ve iç karartıcı bir bayrakla göstermesinde olduğu gibi. Sanırım dindar kesim bugün kendi içinde sünnet eleştirisi yapmaya başlamalı. Bu ezberci, tektipleştirici, ayrıntılara boğan akıma karşı, duyduğum kadarıyla, eleştiriler başlamış bile.

Bu toprakların geçmişinde Ebu Suud Efendi'ler dışında kimler yok ki? Avrupa, Antik Yunan eserlerine dönerek bir rönesans yaşadıysa, bir gün buralarda da El-Razi'lere, Ömer Hayyam'lara, İbn-i Ravendi'lere dönerek bir rönesans yaşanır. Aksi halde ne Filistin sorunu çözülür, ne Işid biter, ne de batıl inançların sonu gelir.


Ekte gördüğünüz tablo, Lawrence Alma-Tadema'nın (1836-1912) "Daha Fazla Israr Etme" adlı eseri. Dilen gelen sevginin, varolan arzuya rağmen bastırılmasını anlatır gibi gelir bana. Süperego'nun ilkel benlik üzerindeki tahakkümü. Dionysos'un Apollon tarafından dize getirilmesi. 

Yalçın Tosun'un "Dokunma Dersleri" adlı öykü kitabını okudum dün. Konu edebiyat olunca çevirilerden ziyade Türk yazarlara hep öncelik vermişimdir gerçi ama Tosun'un öykülerinde daha farklı bir hava var. İlk sözcüğü okuduğunuz anda metne kilitleniyorsunuz. Odaklanmak için çaba sarfetmeniz gerekmiyor. Müthiş bir yetenek hakikaten. Öykülerin ortak noktası ise insanın çehresiyle iç benliği arasındaki örtüşmezlik. Karşımızdaki kişi, yüzümüze güldüğünde dahi, içinden hakkımızda kötü düşünceler geçiyor olabilir. Eyleme geçirmekte en tereddüt edilenler kötü düşüncelerse, ikinci sırada arzular gelir muhtemelen. İnsanın içinde ne kasırgalar kopar da dışarıdan durgun deniz gibi görünür. Ortak bilinçdışının taşıdığı ve toplumsal yapının yıllar içinde geliştirdiği denetimlilik, istenen ne olursa olsun o isteğin dillendirilmesinin önüne set çeker -özellikle istenen şey, bir başkasının arzusuysa. Tosun'un öykülerinde iki tip örtüşmezlik var: (1) İç benlik ile çehre arasındaki ve (2) birisinin arzusuyla bir başkasının arzusu arasındaki örtüşmezlik. 

"Gülümsediğini hissedebiliyordum. Benle konuşurken hep gülümserdi. Bir yakınlık ümidi taşırdı gülümsemesi. Ona asla bağışlamadığım o yakınlığın ümidi." (s. 119.)

Taraflardan biri illa ki ânın büyüsünü bozar. Katı gerçekleri dillendiren süperegonun baskısını karşısındakine de hissettirir. Sevgi ya dillendirilmez, ya da dillendirilse bile bir sonuç vermez. Kafka'nın kitaplarının verdiği hisse benzer bu durum: Hani sanki bir kapıdan geçeceksinizdir fakat bir türlü yapamazsınız. Onca yolu tepmişsinizdir, kapıya giden köprüye giriş yasaktır. Köprüyü bir şekilde geçtiğinizdeyse kapıda dikili bir nöbetçi çıkar karşınıza. Nöbetçiyi ikna etseniz, kapı kilitlidir bu sefer de. Kapının kilidini açanız dahi, ardında bir başka kapı sizi bekliyordur. Kafka'nın bir türlü ulaşılamayan Şato'sunun, bir türlü neden suçlu olduğunu anlayamadığı Dava'sının ve ne yapsa böcek olma hâlinden kurtulamadığı, eskiye dönemediği Dönüşüm'ünün okur üzerinde bıraktığı his gibi, Tosun'un öykülerinde de şartlar tarafından kuşatılmış öznelerin oluşturduğu bir evren var sanki.

Tamer Ertangil.