9 Temmuz 2014 Çarşamba

Nostalji, Ütopya ve Arzu Üzerine


Yukarıda gördüğünüz, Rönesans dönemi ressamlarından Alman Lucas Cranach'ın "Altın Çağ" adlı tablosu. İnsanlık refaha ermiş, tüm arzularını -hiç yorulmaksızın- doyuma ulaştırıyor. Tüm olanaklar elinin altında. Öfke, kaygı ve melankoliden uzak, arzu nesnesiyle hemhâl olmuş hâldeler. 

Kayıp Ada Atlantis gibi geçmişe dönük yüceltimlerin, çeşitli ütopyalar gibi geleceğe dönük tasarımların ve yitik cennet anlatılarının ortak noktalarından birisi, hiçbir sorunun yaşanmadığı, arzulayan özneyle arzu nesnelerinin bütünleştiği ortamları tasvir etmeleridir. Oysa geçmişte böyle dönemlerin yaşanmış olması ihtimali su götürürken, gelecekte insanlığı böylesine mükemmel bir altın çağın beklediğini iddia etmek, naif bir iyimserlik olurdu. Öncelikle mükemmellik, tamamlanmışlık anlamını da içerir. Mükemmel olan artık hiçbir değişime ve eklemeye gerek duymayandır. Mükemmellik kulağa hoş gelse de, bir anlamda ölümü çağrıştırır. Mükemmel olan donmuştur, doruk noktasına erişmiş, artık yeni hiçbir şeyin olmayacağını teminat altına almıştır. Günümüz Kuzey Kore'sini düşünün. Mükemmel bir düzen inşa ettikleri iddiasında oldukları için, belki de tam da bu yüzden donuk bir ülke hâline geldiler. Mükemmel olan herhangi bir eleştiri ya da öneriye neden açık olsun? Daha ne istesinlerdi ki? Geçmişe dönük anlatılarınsa, günümüzün modern yaşamının rasyonalitesinin getirdiği sıkıcılıktan bir kaçış arzusuna dayandığını, belki de bu yüzden Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik dünyalara açılan sanat yapıtlarının rağbet gördüğünü, zira söz konusu yapıtların esasında Ortaçağ toplumlarının tasvirlerine dayandığını düşünüyorum. Malum, şövalyeler, kılıçlar, tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlar, atlar, iyiler, kötüler, vs. 

Arzu, nesnesine kavuşmaktan korkar. Bilir ki, nesnesine kavuştuğu anda arayışı sona erecektir. Arzuyu ayakta tutan şey, arzulananın elde edilmesine kadar geçen süreçtir. Çok istediğimiz bir şeyin peşinde koşmak, onu elde edinceye kadar müthiş zevklidir. Bizi hayata bağlar. Kaygı duygusuna yol açsa da, kaygı duygusu, özneyi ayakta tutan önemli unsurlardandır. Nesnenin yokluğu, arzunun varlığı anlamına gelirken, nesnenin elde edilmesi, o nesneye duyulan arzunun -artık- yokluğu demektir. Bu yüzden arzu hiçbir zaman sona ermez. Zincire her zaman yeni bir baklanın eklenebilmesi gibi, nesnesine kavuştuğu her seferinde yeni bir nesnenin peşine düşer. Öznenin korkusu, nesnenin eksikliği değil, eksikliğin eksikliğidir (Lacan). Öyleyse, her daim bir tamamlanmamışlık duygusu gereklidir. Bu tamamlanmamışlık, yani eksiklik duygusu eksik olduğu zaman sıkıntı başlar. Kişi ya da toplum, tamamlanmış, bütünleşmiş, mükemmel olduğu anda donup kalmış, kendi sonunu hazırlamış demektir. Mükemmel olanın yaşamaya dair ciddi bir motivasyon sorunu vardır. 

Belki de bu yüzden en görkemli imparatorluklar, en şanlı dönemlerinin ardından çöküşe geçmişlerdi.

Tamer Ertangil.