3 Temmuz 2014 Perşembe

İlber Ortaylı, Sunuculuk ve Hermann Hesse


İlber Ortaylı'nın "Kim Yüz Bin İster" programını sunduğunu Twitter'da duyar duymaz ATV'nin web sitesine girip canlı yayını açmıştım. Son zamanlarda televizyon izlerken ilk kez bu denli tat aldım. Sonra kendi kendime düşündüm. Bir tarih profesörünü popüler kılan şey neydi? Üstelik hiçkimseye eyvallah etmeyen, lafını esirgemeyen, hatta kibirli görünen bu adamı neden seviyorduk? Sanırım ilk intiba yanıltıcı. Kibirli ve küçümseyen görününtüsünün altında tonton, sevimli, içtenlikle gülen ve samimi bir adam yatıyor olduğu için. İnsanlar, televizyonlarda sahteliklerden o kadar yaka silkmiş, kadın kuşağı adı altında rezilliğin daniskası olan programlardan, mütevazı görüntülerin altında yatan "şu karşıki dağları ben yarattım" havalarından, yapay ve zorlama kahkahalardan, vıcık vıcık duygusallıklardan, sığ siyasetten ve en önemlisi de, bilmeyenlerin bilirmiş edasıyla ahkam kesmelerinden o kadar bıkmış ki, İlber Ortaylı en azından sevimli ve samimi geliyor. Sahte değil. İçi neyse dışı da o. Popülist değil. Ha evet bilmiş bilmiş konuşuyor. Ukala görünüyor bazen belki ama adam en azından biliyor da konuşuyor. İzleyiciler şu kısacık programda bile mitolojiden tarihe ve oradan edebiyata varıncaya kadar çeşitli bilgiler edindi.

Bu programı devamlı İlber Ortaylı sunsaydı, hiç bıkmadan izlerdim.


Hermann Hesse (1877-1962) tekdüze işler yaptığı, kitapçılarda günde on iki saat çalıştığı, hâtta tamirci çıraklığı yaptığı için modern dünyanın mekanikliğinden bunalmıştı belki de. Klingsor'un Son Yazı'nda anlattığı ressam, kendi hayatından izler taşıyordu. Modern dünya, mekanikliği ve tekdüzeliği hayatın her alanına ve her anına dayatarak bütünsel deneyimi parçalara ayırırken, kırılan parçaları toparlayıp tekrar bir bütün haline getirebilmek, kendisini bulabilmek, bir bütün olarak kimliğini deneyimleyebilmek için, Hesse, işten arta kalan saatlerinde ve Pazar günleri bütün vaktini okumaya ayırıyordu. Hegel'in Geist'ının filozofun zihninde kendi bilincine varması gibi, sanatçı da, sanat eserinin ortaya konmasında aracı oluyordu. Hesse, muhtemelen, yazmasaydı delirecekti. Yine de, sanatsal yaratıya can veren kişinin yaşamı, yaratma anları dışında parçalanmıştır. Muhtemelen, Hesse, tıpkı Klingsor gibi, çokluk içindeki birliği ve rasyonalitenin yarattığı boğuntu deneyimini başından def etmek için kendini sanata ve Uzakdoğu felsefelerine vermiş, Hindistan'ı ziyaret etmişti. Sanatçı, kendini değersiz bulsun, sıradan işlerde çalışsın, takdir görmesin, fark etmez, en nihayetinde, sancılı bir sürecin sonunda sanat eserini meydana getirerek huzura erecek, tekil bir tezahürde evrensel olanın izleri belirecektir. 

Belki de Klingsor, maneviyat gereksinimi ve duyusallığın baskısının yarattığı gerilimli alanda devinmekten kendisini alamadığı için, nasıl bir sonla karşılaşacağının bilincindeydi. 

Sanata, sanatçıya ve resme dair, küçük, güzel bir kitap: Klingsor'un Son Yazı.

Tamer Ertangil.