25 Temmuz 2014 Cuma

William Golding ve Sineklerin Tanrısı Üzerine


William Golding'in "Sineklerin Tanrısı" adlı kitabını bilirsiniz. Ya okumuş, ya filmini izlemiş, ya da en azından duymuşsunuzdur. Bir kaza sonucu bilinmeyen bir adaya sürüklenen ve orada, yetişkinlerin yokluğunda yaşam mücadelesi veren çocuklar. Kitapta Golding, insanın doğasına dair kötümser bir bakışaçısı geliştirir. İlk günahın taşıyıcısı olan insanoğlu, dünyaya günahkâr olarak gelmektedir. Kötülük onun doğasında vardır. Zaptedilmediği sürece, kontrol edilmediği sürece kötülük yapması kaçınılmazdır. İnsanoğlu ancak dışarıdan engellenerek ya da kendi kendisini frenleyerek kötülüklerden imtina edebilir. Öte yandan kimileri, örneğin Ralph gibi çocuklar, adeta doğuştan iyidir. 

Şahsen insan doğası argümanlarına karşıyım. Kropotkin gibi düşünürler insanın doğası gereği dayanışmacı olduğunu savunurken, İngiliz filozof Hobbes, "insan insanın kurdudur" demiştir. Okuduğum kadarıyla, insanın doğasına, özüne, yapısına dair bu tartışmalar bir türlü son bulmuyor. En nihayetinde özcülük kapsamında ve sonuçsuz kalıyor. Özcü değil de varoluşçu bir açıdan bakarsak, dünyada, iyi insanlar kadar kötü insanlar da var. Ha, sorsanız, herkes iyi, herkes şiddet karşıtı, herkes savaş karşıtı, herkes barış yanlısıdır; fakat biz kişilerin beyanlarını değil de yaptıklarını esas almak durumundayız. Golding'in irdelediği sorun da bu: Kötüler varken iyiler nasıl kazanabilir?

Kötüler acımasızlıklarıyla üstünlük kurmaya meyillidir. Ralph ve Piggy'nin temsil ettiği iyiler, sürekli demokratik bir tartışma ortamı kurmaya, iş bölümü yapmaya, dayanışmaya ve kurtarılacaklarına dair iyimser olmaya çalışırlar. Jack ve şürekası ise kısa zamanda vahşileşir. Lider olmak ister. Şiddet uygulamaktan çekinmez. Adada, şiddet eylemlerini dayandıracakları irrasyonel bir inanç bile yaratırlar. Öldürmekten çekinmezler. Öldürülen her birey, adadaki, varolduğuna inanılan canavara sunulan bir kurbandır. Güçlü olan haklıdır. Jack'i kimse sorgulamaz. Onun arkadaşları, çevresi değil, müritleri vardır. Herkesi ona biat etmeye çağırır. Bu durumda Ralph ve Piggy'nin olgun tavırları, muhtemelen uzun süre, belki de bir ömür boyu o adada yaşayacakları için bazı kurallar oluşturmak istemeleri, paylaşmaktan söz etmeleri hiçbir işe yaramaz. Kötüler, güdülerini güçle ve irrasyonalizmle birleştirmişlerdir bir kere. Sırf iyi niyetle ve güzel sözlerle durdurabilene aşk olsun.

Öyleyse çözüm nedir? Sanırım iyilik güç ile birleşmeli, iyiliğin güç kullanma hakkı saklı olmalıdır. Aksi halde, naif bir iyimserlik, iyilerin sonunu hazırlamış oluyor. Şiddete karşı olmanız soylu bir tavır olabilir. Öte yandan, eğer karşınızdaki kişi ya da grup da şiddet karşıtı değilse ve siz silahsızsanız, yok olmaya mahkumsunuz demektir. Golding bu konuda ne derdi, bilemiyorum, belki bir araştırmak, mülakatlarını bulup okumak gerek.

Kitabını okumamış olsanız bile, 1990 yapımı filmi izlemenizi öneririm -naçizane.


Tamer Ertangil.

24 Temmuz 2014 Perşembe

Vadideki Zambak ve Estonya Hatırası


Etik, modernizm, uygarlık tarihi derken sıkılıp araya roman sıkıştırıyorum. Balzac'ın Goriot Baba'sı benim için önemli bir kitaptır. 2002 yılında okumuştum. Yıllar sonra Vadideki Zambak adlı kitabını okumak istedim. Bilmiyorum kaç senedir kütüphanemde duruyordu. Çoğunuz belki çocuk yaşta, belki lise çağlarında bu kitabı okumuşsunuzdur -benim içinse yeni. Övüldüğü kadar varmış. 


Bugün kimi kişisel gelişim kitapları yerine, romandaki Henriette'in, Felix'e yazdığı mektuba bakmak daha doğru bir tercih olabilir. 1835 yılından günümüze, insanın yapısına ve başkalarıyla ilişkilerine dair pek az şey değişmiş olsa gerek ki, aşağıda alıntıladığım satırlar hâlâ geçerliliğini koruyor: 

"Kendinize gösterdiğiniz fazla güven, başkalarının size besleyecekleri saygı duygusunu örseler, bayağı tavırlarınız çevrenizde küçümsenmenizle sonuçlanır, başkaları için göstereceğiniz aşırı ve gereksiz çabalar da insanlar tarafından sömürülmenize, kullanılmanıza yol açar. Sonra, bakın ne diyorum sevgili çocuk: Ömrünüz boyunca iki üç kişiden fazla dostunuz olmayacak; gizlinizi saklınızı söylemeyin onlara; ağzınız sıkı olsun; günün birinde onlar karşınıza rakip olarak, hasım olarak, düşman olarak dikileceklermiş gibi dikkatli olun, ihtiyatlı olun her zaman. Söyle bir tavrınız olmalı: Ne pek soğuk, ne pek sıcak, insanın kendini güçlüklere düşürmeden durabildiği ortalama çizgiyi izleyin."

Dostoyevski, Yeraltından Notlar'da, akıllı bir adamın bahsetmeyi ve uğraşmayı en çok sevdiği şeyin bizatihi kendisi olduğunu savunsa da, Balzac ona katılmıyor:

"Görgü sanatının en önemli kurallarından biri de insanın kendi kendisi hakkında hemen hemen hiç konuşmamayı gelenek haline getirmesidir. Bakın, oyun olsun diye, bir gün, üstünkörü tanıdığınız insanlara kendinizden söz edin; acılarınızdan, zevklerinizden, ya da işlerinizden bahsedin onlara; biraz önceki sahte ilginin yerini bir ilgisizliğin aldığına tanık olacaksınız; sonra üstlerine sıkıntı basacak, evin hanımı o sırada nezaketle sözünü kesmemişse, orada bulunan herkes bulduğu usta bahanelerle birer birer çıkıp gidecektir. Ama sevgileri üstünüzde toplamak, insan canlısı, sevimli, dostluğu aranır bir insan mı olmak istiyorsunuz, o zaman kendilerinden bahseden insanlara, onlarla doğrudan ilgisi olmayan konuları bile kurcalayarak sonunda sözü kendilerine getirmeye çalışın; karşınızdaki yüzlerin hemen parladığını, ağızlarda memnun gülümsemeler yayıldığını göreceksiniz; yanlarından ayrıldığınız zaman da arkanızdan sizi öveceklerdir."

Evet, Henriette'in fazla didaktik bir üslubu var belki ama, ne diyeyim, haksız sayılmaz.



Geçen yaz gittiğim Estonya'dan bir fotoğraf paylaşmak istedim. Solda gördüğünüz yüksek bina, Aziz Olav Kilisesi'nin çan kulesi. Tallinn'e dair unutamadığım bir mekândı. İki yüz elli bir adet basamaktan oluşan karanlık ve dikine bir dehlizi tırmanarak tepesindeki balkona benzeyen yapıya ulaşılıyor. Oradan bakınca manzara müthiş. Kuzeyde deniz, güney ve batıda Tallinn'in Ortaçağ kenti, doğuda ise şehrin kâlbinin attığı modern kent merkezi. Bir protestan kilisesi olduğu için içi sadeydi -beyaz ağırlıklı. Çevresinde, tabanında iskelet biçiminde yontma heykeller vardı: Ölümü ve öte-dünyayı simgeleyen.

Tamer Ertangil.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Asım Neslini Müjdelediler, Bonzai Nesliyle Karşılaştık


Bir süredir "Bonzai Tehditi" başlığı altında toparlanabilecek paylaşımlara rast geliyorum. Söylendiğine göre ülke gençliğinin karşısındaki en büyük tehdit Bonzai denen bir tür uyuşturucu. Diploma almak, iş bulmak, sağlıklı beslenmek, tatmin edici sosyal ilişkiler içerisine girmek gibi ihtiyaçların, estetik ve entelektüel ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığını, gençliğin mutlu olup olmadığını, mutsuzsa bile bunun nedenlerinin neler olabileceğini sorgulayan bir habere rast gelmedim. Tek tehdit: Bonzai! 1998-99 gibi satanizm tehditi vardı. Gençlerin önündeki en büyük tehdit -güya- satanizmdi. 99'dan bu yana 15 yıl geçti. Geçen zaman içerisinde toplum muhafazakârlaştı ve özellikle son 12 yıldır, "asım nesli" diye bir neslin gümbür gümbür gelmekte olduğunu müjdeleyenler, "Osmanlı torunlarını", "bu milletin öz evlatlarını", "yozlaşmamış, pir-u pak muhafazakâr gençliği", "maneviyatla hemhâl olmuş dimağları" muştulayanlar yanılmış görünüyor. 

Yaşamın her ayrıntısını baskılar ve yasaklarla kodlayan tuhaf bir ahlâk anlayışı, gençliğin, bu kodların arasında kalmış boşlukları, nefes alabilecekleri biricik yaşam odaları olarak görmelerine yol açıyor. Yetişkinlerin, sigortasız işçi çalıştırmak, maaşını eksik veya geç almak gibi konuları dert etmeyip, "Hocam, çocuğumu öpsem orucum bozulur mu?" gibi sorular sorduğu bir zamanda, gençliğin Bonzaiyi tercih etmeleri çok da şaşırılacak bir şey değil. Yoldan geçen vatandaşa sorun, içki içmek mi günah yoksa Bonzai çekmek mi diye, içki içmek diye cevaplayacaklardır. Kendimizi kandırmayalım. Gazze'ye gönüllü olarak gidip insanları sağaltan Norveçli doktor cennetlik midir, diye sorun. Hayır, kâfir olduğu için sonuçta cehenneme gidecektir. Fas, birçok Batılı keşin, "junkie"nin hayallerindeki yeridir. William Burroughs, Tanca (Fas) deneyimlerini anlatırken, "esrar İslam aleminin içkisidir" der. "Onlar alkol almazlar, ama hangi kahvehaneye girseniz buram buram esrar kokar ortalık" der. Benzer ifadeleri başka pekçok kişiden duyabilirsiniz. Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına? Ha, gençlerin Bonzai ile kafayı çekmesine engel olmak isteniyorsa, öncelikle bu nesli bu maddeye yönelten koşullar nelerdir, ona bakmak gerekir. 

Google'a Bonzai yazdım da, sıkça aratılan ifadelerden birinin "Bonzai kafası" olduğunu gördüm. Yeni nesil Bonzai ile mücadele etmek derdinde değil, onun nasıl bir kafası olduğunu, nasıl bir deneyim olduğunu merak ediyor. Dünya gerçeklerinden, ömür boyu çalışsalar da sürünecek olmalarından, 65 yaşında emekli olacak olmaları gerçeğinden kurtulmak, kendilerini avutmak istiyorlar -görünen o. Asım nesli asım nesli deyip durdular ama manzaraya bakınca bir Bonzai nesli ortaya çıktı sanki.

Bu arada, benim bildiğim Bonzai, küçük Japon ağaçlarının ve o ağaçların bakımı sanatının adıdır.

Ek: Litrelerce Coca-cola satın alıp çöpe dökerek eylem yapan asım nesline söyleyeyim: Kaç senedir Coca-cola satın almadığımı bilmiyorum bile. Buzdolabıma hiç girmez. En son geçen yıl, İskender yerken kola içmiştim sanırım. Eğer İsrail'e karşı çıkmak buysa, meğer en istikrarlı protestocu benmişim de haberim yokmuş.

Tamer Ertangil.

18 Temmuz 2014 Cuma

Türkler, Sünnet, Dokunma Dersleri


Avusturyalı antropolog Felix Von Luschan, 1883-84 yıllarında Muğla-Burdur-Antalya civarında, bölgenin insanının fiziki ve kültürel özelliklerini incelemek üzere bir saha çalışması yapmıştı. Ekte gördüğünüz fotoğrafı da o çekmişti. Siyasi tarih anlatılarının oluşturduğu aşinalık gereği, 19. yüzyıl sonları denince akıllara Islahat Fermanı, Birinci Meşrutiyet, Abdülaziz, II. Abdülhamit, Divan Edebiyatı ve Jön Türkler geliyor -ister istemez. Oysa Anadolu ve Rumeli halkı kendi gündelik yaşamına devam ediyordu. Kitle iletişim araçlarının yokluğunda, kitleleri tektipleştirmek henüz taşrada mümkün değildi. Fotoğrafta gördüğünüz Türk genci, Orta Asya'dan getirdiği bin yıllık gelenekleri hâlâ sürdürüyordu örneğin. Orta Asya'da Türkler saçlarını tıraş eder, fakat kafalarının arkasında bir tutam saç bırakırlarmış. Kitle iletişim araçları geliştikçe, merkezin hükmü taşrada gitgide daha etkili olmaya başladıkça, Türkler/Türkmenler tedricen asimile oldu. Ebu Suud Efendi zihniyetinin temsil ettiği akım tüm İslam Coğrafyasını tektipleştirdi. Bir zamanlar her coğrafya kendi yerellikleriyle, binlerce yıldan gelen kendilerine özgü gelenekleriyle yaşıyordu İslamı. Örneğin Endonezyalılar, insanları namaza ezan okuyarak değil, davul çalarak, tamtamlar eşliğinde davet ediyordu -orman içinde sesin iletilmesi için daha sağlıklı bir seçenek. Sonra sünnet denen şey egemen oldu ve herkes zamanla birbirinin aynısına dönüştü. Herkes aynı yaşam, giyim, yeme-içme tarzına tabi oldu. En ayrıntısına kadar hayatın her noktasında, her anında ne yapılacağı, nasıl yapılacağı belirlendi. Hayat boğuldu. Griye döndü. Renklilik ve çeşitlilik kalmadı. Tıpkı Işid'in, gelecekte ele geçirmeyi planladığı toprakları, haritada, simsiyah ve iç karartıcı bir bayrakla göstermesinde olduğu gibi. Sanırım dindar kesim bugün kendi içinde sünnet eleştirisi yapmaya başlamalı. Bu ezberci, tektipleştirici, ayrıntılara boğan akıma karşı, duyduğum kadarıyla, eleştiriler başlamış bile.

Bu toprakların geçmişinde Ebu Suud Efendi'ler dışında kimler yok ki? Avrupa, Antik Yunan eserlerine dönerek bir rönesans yaşadıysa, bir gün buralarda da El-Razi'lere, Ömer Hayyam'lara, İbn-i Ravendi'lere dönerek bir rönesans yaşanır. Aksi halde ne Filistin sorunu çözülür, ne Işid biter, ne de batıl inançların sonu gelir.


Ekte gördüğünüz tablo, Lawrence Alma-Tadema'nın (1836-1912) "Daha Fazla Israr Etme" adlı eseri. Dilen gelen sevginin, varolan arzuya rağmen bastırılmasını anlatır gibi gelir bana. Süperego'nun ilkel benlik üzerindeki tahakkümü. Dionysos'un Apollon tarafından dize getirilmesi. 

Yalçın Tosun'un "Dokunma Dersleri" adlı öykü kitabını okudum dün. Konu edebiyat olunca çevirilerden ziyade Türk yazarlara hep öncelik vermişimdir gerçi ama Tosun'un öykülerinde daha farklı bir hava var. İlk sözcüğü okuduğunuz anda metne kilitleniyorsunuz. Odaklanmak için çaba sarfetmeniz gerekmiyor. Müthiş bir yetenek hakikaten. Öykülerin ortak noktası ise insanın çehresiyle iç benliği arasındaki örtüşmezlik. Karşımızdaki kişi, yüzümüze güldüğünde dahi, içinden hakkımızda kötü düşünceler geçiyor olabilir. Eyleme geçirmekte en tereddüt edilenler kötü düşüncelerse, ikinci sırada arzular gelir muhtemelen. İnsanın içinde ne kasırgalar kopar da dışarıdan durgun deniz gibi görünür. Ortak bilinçdışının taşıdığı ve toplumsal yapının yıllar içinde geliştirdiği denetimlilik, istenen ne olursa olsun o isteğin dillendirilmesinin önüne set çeker -özellikle istenen şey, bir başkasının arzusuysa. Tosun'un öykülerinde iki tip örtüşmezlik var: (1) İç benlik ile çehre arasındaki ve (2) birisinin arzusuyla bir başkasının arzusu arasındaki örtüşmezlik. 

"Gülümsediğini hissedebiliyordum. Benle konuşurken hep gülümserdi. Bir yakınlık ümidi taşırdı gülümsemesi. Ona asla bağışlamadığım o yakınlığın ümidi." (s. 119.)

Taraflardan biri illa ki ânın büyüsünü bozar. Katı gerçekleri dillendiren süperegonun baskısını karşısındakine de hissettirir. Sevgi ya dillendirilmez, ya da dillendirilse bile bir sonuç vermez. Kafka'nın kitaplarının verdiği hisse benzer bu durum: Hani sanki bir kapıdan geçeceksinizdir fakat bir türlü yapamazsınız. Onca yolu tepmişsinizdir, kapıya giden köprüye giriş yasaktır. Köprüyü bir şekilde geçtiğinizdeyse kapıda dikili bir nöbetçi çıkar karşınıza. Nöbetçiyi ikna etseniz, kapı kilitlidir bu sefer de. Kapının kilidini açanız dahi, ardında bir başka kapı sizi bekliyordur. Kafka'nın bir türlü ulaşılamayan Şato'sunun, bir türlü neden suçlu olduğunu anlayamadığı Dava'sının ve ne yapsa böcek olma hâlinden kurtulamadığı, eskiye dönemediği Dönüşüm'ünün okur üzerinde bıraktığı his gibi, Tosun'un öykülerinde de şartlar tarafından kuşatılmış öznelerin oluşturduğu bir evren var sanki.

Tamer Ertangil.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Nostalji, Ütopya ve Arzu Üzerine


Yukarıda gördüğünüz, Rönesans dönemi ressamlarından Alman Lucas Cranach'ın "Altın Çağ" adlı tablosu. İnsanlık refaha ermiş, tüm arzularını -hiç yorulmaksızın- doyuma ulaştırıyor. Tüm olanaklar elinin altında. Öfke, kaygı ve melankoliden uzak, arzu nesnesiyle hemhâl olmuş hâldeler. 

Kayıp Ada Atlantis gibi geçmişe dönük yüceltimlerin, çeşitli ütopyalar gibi geleceğe dönük tasarımların ve yitik cennet anlatılarının ortak noktalarından birisi, hiçbir sorunun yaşanmadığı, arzulayan özneyle arzu nesnelerinin bütünleştiği ortamları tasvir etmeleridir. Oysa geçmişte böyle dönemlerin yaşanmış olması ihtimali su götürürken, gelecekte insanlığı böylesine mükemmel bir altın çağın beklediğini iddia etmek, naif bir iyimserlik olurdu. Öncelikle mükemmellik, tamamlanmışlık anlamını da içerir. Mükemmel olan artık hiçbir değişime ve eklemeye gerek duymayandır. Mükemmellik kulağa hoş gelse de, bir anlamda ölümü çağrıştırır. Mükemmel olan donmuştur, doruk noktasına erişmiş, artık yeni hiçbir şeyin olmayacağını teminat altına almıştır. Günümüz Kuzey Kore'sini düşünün. Mükemmel bir düzen inşa ettikleri iddiasında oldukları için, belki de tam da bu yüzden donuk bir ülke hâline geldiler. Mükemmel olan herhangi bir eleştiri ya da öneriye neden açık olsun? Daha ne istesinlerdi ki? Geçmişe dönük anlatılarınsa, günümüzün modern yaşamının rasyonalitesinin getirdiği sıkıcılıktan bir kaçış arzusuna dayandığını, belki de bu yüzden Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik dünyalara açılan sanat yapıtlarının rağbet gördüğünü, zira söz konusu yapıtların esasında Ortaçağ toplumlarının tasvirlerine dayandığını düşünüyorum. Malum, şövalyeler, kılıçlar, tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlar, atlar, iyiler, kötüler, vs. 

Arzu, nesnesine kavuşmaktan korkar. Bilir ki, nesnesine kavuştuğu anda arayışı sona erecektir. Arzuyu ayakta tutan şey, arzulananın elde edilmesine kadar geçen süreçtir. Çok istediğimiz bir şeyin peşinde koşmak, onu elde edinceye kadar müthiş zevklidir. Bizi hayata bağlar. Kaygı duygusuna yol açsa da, kaygı duygusu, özneyi ayakta tutan önemli unsurlardandır. Nesnenin yokluğu, arzunun varlığı anlamına gelirken, nesnenin elde edilmesi, o nesneye duyulan arzunun -artık- yokluğu demektir. Bu yüzden arzu hiçbir zaman sona ermez. Zincire her zaman yeni bir baklanın eklenebilmesi gibi, nesnesine kavuştuğu her seferinde yeni bir nesnenin peşine düşer. Öznenin korkusu, nesnenin eksikliği değil, eksikliğin eksikliğidir (Lacan). Öyleyse, her daim bir tamamlanmamışlık duygusu gereklidir. Bu tamamlanmamışlık, yani eksiklik duygusu eksik olduğu zaman sıkıntı başlar. Kişi ya da toplum, tamamlanmış, bütünleşmiş, mükemmel olduğu anda donup kalmış, kendi sonunu hazırlamış demektir. Mükemmel olanın yaşamaya dair ciddi bir motivasyon sorunu vardır. 

Belki de bu yüzden en görkemli imparatorluklar, en şanlı dönemlerinin ardından çöküşe geçmişlerdi.

Tamer Ertangil.

3 Temmuz 2014 Perşembe

İlber Ortaylı, Sunuculuk ve Hermann Hesse


İlber Ortaylı'nın "Kim Yüz Bin İster" programını sunduğunu Twitter'da duyar duymaz ATV'nin web sitesine girip canlı yayını açmıştım. Son zamanlarda televizyon izlerken ilk kez bu denli tat aldım. Sonra kendi kendime düşündüm. Bir tarih profesörünü popüler kılan şey neydi? Üstelik hiçkimseye eyvallah etmeyen, lafını esirgemeyen, hatta kibirli görünen bu adamı neden seviyorduk? Sanırım ilk intiba yanıltıcı. Kibirli ve küçümseyen görününtüsünün altında tonton, sevimli, içtenlikle gülen ve samimi bir adam yatıyor olduğu için. İnsanlar, televizyonlarda sahteliklerden o kadar yaka silkmiş, kadın kuşağı adı altında rezilliğin daniskası olan programlardan, mütevazı görüntülerin altında yatan "şu karşıki dağları ben yarattım" havalarından, yapay ve zorlama kahkahalardan, vıcık vıcık duygusallıklardan, sığ siyasetten ve en önemlisi de, bilmeyenlerin bilirmiş edasıyla ahkam kesmelerinden o kadar bıkmış ki, İlber Ortaylı en azından sevimli ve samimi geliyor. Sahte değil. İçi neyse dışı da o. Popülist değil. Ha evet bilmiş bilmiş konuşuyor. Ukala görünüyor bazen belki ama adam en azından biliyor da konuşuyor. İzleyiciler şu kısacık programda bile mitolojiden tarihe ve oradan edebiyata varıncaya kadar çeşitli bilgiler edindi.

Bu programı devamlı İlber Ortaylı sunsaydı, hiç bıkmadan izlerdim.


Hermann Hesse (1877-1962) tekdüze işler yaptığı, kitapçılarda günde on iki saat çalıştığı, hâtta tamirci çıraklığı yaptığı için modern dünyanın mekanikliğinden bunalmıştı belki de. Klingsor'un Son Yazı'nda anlattığı ressam, kendi hayatından izler taşıyordu. Modern dünya, mekanikliği ve tekdüzeliği hayatın her alanına ve her anına dayatarak bütünsel deneyimi parçalara ayırırken, kırılan parçaları toparlayıp tekrar bir bütün haline getirebilmek, kendisini bulabilmek, bir bütün olarak kimliğini deneyimleyebilmek için, Hesse, işten arta kalan saatlerinde ve Pazar günleri bütün vaktini okumaya ayırıyordu. Hegel'in Geist'ının filozofun zihninde kendi bilincine varması gibi, sanatçı da, sanat eserinin ortaya konmasında aracı oluyordu. Hesse, muhtemelen, yazmasaydı delirecekti. Yine de, sanatsal yaratıya can veren kişinin yaşamı, yaratma anları dışında parçalanmıştır. Muhtemelen, Hesse, tıpkı Klingsor gibi, çokluk içindeki birliği ve rasyonalitenin yarattığı boğuntu deneyimini başından def etmek için kendini sanata ve Uzakdoğu felsefelerine vermiş, Hindistan'ı ziyaret etmişti. Sanatçı, kendini değersiz bulsun, sıradan işlerde çalışsın, takdir görmesin, fark etmez, en nihayetinde, sancılı bir sürecin sonunda sanat eserini meydana getirerek huzura erecek, tekil bir tezahürde evrensel olanın izleri belirecektir. 

Belki de Klingsor, maneviyat gereksinimi ve duyusallığın baskısının yarattığı gerilimli alanda devinmekten kendisini alamadığı için, nasıl bir sonla karşılaşacağının bilincindeydi. 

Sanata, sanatçıya ve resme dair, küçük, güzel bir kitap: Klingsor'un Son Yazı.

Tamer Ertangil.

1 Temmuz 2014 Salı

Dünyayı Çirkinleştiren ve Hayatı Cehenneme Çeviren Bir İdeoloji: Siyasal İslam


"Müzik ansızın söndürülmüş gibi, birdenbire sustu, dans edenler silinip gittiler, gecenin içine karıştılar, ışıkların da yarısı sönmüştü. Klingsor karanlık kapılara baktı. Dışarıda ölüm duruyordu. Onun durduğunu gördü. Kokusunu aldı. Şosedeki ağaçların yapraklarına vuran yağmur damlaları gibi kokuyordu ölüm." (Klingsor'un Son Yazı, H. Hesse, s. 50)

Dışarıda ölüm kol geziyor. Kara istilacı siyasal İslam'ın en radikal dalları çoktan meyve verdi. Yanıbaşımızı karanlığa boğuyor. Takınılan mağduriyet maskesine aldanıp koşulsuz hoşgörü göstermenin acı sonuçlarını hep birlikte deneyimliyoruz. Meğer en ılımlısı ile en radikali arasında yalnızca bir derece farkı varmış -bunun ayırdına varmakta bir hayli geç kalmışız. Ne acı. Meğer en ılımlı dediklerimiz dahi, kafa kesen, korku salan, hunharca cinayet işleyen katilleri kınamakta tereddüt ediyormuş. Meğer ılımlı görünenler birer maskeli balo müdaviminden ibaretmiş. Meğer Kabe'yi yıkacağını dünyanın herhangi başka bir köşesinde kim söylese sokaklara dökülecek olan bu takiyyeciler, aynı sözleri Işid dillendirdiğinde gık çıkartmayacak kadar onları sahipleniyormuş. Meğer onlar, en acımasız katilleri bağırlarına basacak kadar insanlıktan yoksun, onları en fazla "mahallenin yaramaz çocukları" diye nitelendirecek kadar tarafgir ve -tüm bu yaşananlardan sonra, hâlâ- "gerçek İslam bu değil!" diyecek kadar da kurnazmış.

Siyasal İslam'ın son yıllarda Türkiye'de yükselmiş olması ve eğitim sisteminde yapılmış olan değişikliklerin ardından kimse çıkıp da Işid'in kınanmasını beklememeliydi zaten. Bilakis, bu ülkede Işid'e eleman yetiştirecek bir eğitim sistemi oluşturulmuştu bir süredir. İnancın bireysel düzlemde kalmadığı, yalnızca kişinin kendisini bağlamadığı fakat eğitim sistemine temel teşkil ettiği ve siyaseti şekillendirdiği yerde sonuç felaket olur. Ama birdenbire, ama tedricen. Hesse'nin dediği gibi, müziğin bir anda sonu gelebilir, dans edenler silinip gidebilir. Bu ülkenin neşesinin, huzurunun, şen kahkahalarının yasaklandığı, sıkıcı, karanlık, gaddar, bilmiş, kibirli ve iç karartıcı bir atmosferin hükmünü sürdüğü günler git gide yaklaşırken, bunun canlı bir örneğini Irak'ta görüyoruz. Hayatı insanlara zehir etmek için ellerinden geleni ardına koymayan Işid ve türevi cani sürüsü, cennete gitmek uğruna hayatı cehenneme çeviren, dokundukları her şeyi zehirleyen, güzel dünyamızı çirkinleştiren kara istilacılardır -ölüm meleğinin cisimleşmiş halleri. Safi kötülük.

Umudum o ki, Irak'taki tüm diğer unsurlar, gerekirse dış güçlerin de desteğiyle, başlarındaki bu belayı yok eder.

Tamer Ertangil.

Not: Şu sıralar hakim olan, dini eğitim vererek daha ahlaklı bir nesil yetiştirileceği inancı, sırf bir yanılsamadan ibarettir.