14 Haziran 2014 Cumartesi

Knut Hamsun'un Açlık Adlı Romanı Üzerine


Norveçli yazar Knut Hamsun'un Açlık adlı otobiyografik romanını on yıl önce okumuştum. Geçenlerde bu romandan uyarlanmış 1966 Norveç yapımı filmi izleyince, içimde kitabı yeniden okuma arzusu doğdu. İlk okumamda tek gördüğüm, sefalet içerisinde çilesini dolduran genç bir adamın elem dolu günleriyken, bu kez kitabın felsefi boyutunun daha bir ayırdına vardım.

Bu klasik eserin içeriği bilinir. Romanın adından da anlaşılacağı üzere, kahramanımız -açlık çekecek derecede- parasızlıktan muzdariptir. Kahramanın adının kitapta geçtiğini hatırlamıyorum, belki de birinci tekil şahıs anlatımından ötürüdür bu durum. O halde kahramanımız için Hamsun diyelim. Hamsun, açlığın insanın fizyolojisi ve psikolojisinde ne gibi etkileri olduğunu harikulade bir biçimde betimler. Öyle ki, kitabı okurken acıkır, örneğin sıcak ekmek yemek istersiniz. Hamsun'un geçirdiği nöbetlerin ve gördüğü halüsinasyonların yoğunluğunu deneyimlerken, insan, karnının tok olduğuna şükrediyor. Çektiği ıstırabı ne kadar gerçekçi betimlerse betimlesin, Hamsun'un yerine kendimizi asla tam anlamıyla koyamayız. Onunla mutlak bir empati kurabilmek için onun kadar aç kalmamız gerekir. Belki o zaman bir empati olanağı belirecektir. Hamsun, ahlaki bakımdan katı bir duruşa sahip olduğu halde, açlık ve sefalet bedenine hükmettikçe, ahlaki ilkelerinden birer birer ödün vermeye başlar. Onun gözünde pekçok iş -artık- mübah hale gelir. Fiziki ihtiyaçlar tedricen gururu yenecektir. Açlık kapıdan içeri girince vicdan pencereden dışarı çıkmıştır: "Budalalık etme! Vicdan mı dedin? Çocukluğu bırak; bir vicdan sahibi olamayacak kadar fakirsin." (s. 81.) Böyle dediğine bakmayın. Romanı okurken, zaman zaman, kahramanın aşırı gururlu tavrına kızmadan edemeyiz. Üç gündür ağzına bir lokma ekmek koymamışken, ayağının üzerinden geçen ekmek arabasının sürücüsünden birkaç ekmek istemeyi aklından geçirse de, bu isteğini dillendiremeyecek kadar gururludur. Ezilen ayağıysa, açlığın verdiği ıstırap varken umrunda bile değildir.

Hepimiz zaman zaman sinirlerimizin yıprandığını hissederiz. Asabımız bozulur. Yine de, sinirlerin gerçek anlamda yıpranmasının nasıl bir deneyim olduğunu anlamak için Hamsun'a kulak verelim: "Artık ellerimi bezlere sararak yazı yazıyordum; çünkü derimin üstüne nefesimin değmesine tahammül etmek mümkün değildi. Alt katta Jons Olen kapıyı hızla kapatsa, ya da avlunun arka tarafına giren bir köpek havlamaya başlasa, kemiklerimin iliklerine sivri buz parçaları girmiş gibi oluyor, her tarafıma batıyordu." (s. 94.) Yavaş yavaş ölüme doğru yol alan Hamsun, insanlara kızmak yerine Tanrı'ya serzenişte bulunur. Bu çektirdiği acılardan ötürü Tanrı'ya daha fazla yaklaşacağı umulmamalıdır. İsyan ederken, tam tersine, iyi bir insan olduğunu, kimseye kötülük etmediği, buna rağmen sürekli sefalet içerisinde olduğunu düşünür ve bunları düşündükçe inandığı Tanrı'sına olan kızgınlığı katbekat artar.

Kitap, açlığın insanın üzerinde yarattığı fizyolojik etkilerin yanı sıra, paranoya ve psikoz gibi psikolojik etkileri de gösterirken, bir yandan da, ilkeli olmakla, hayatta kalmak uğruna ilkelerinden ödün vermek arasındaki sınır hattında dolaşıyor. Nereye kadar dürüst, vicdanlı ve sorumluluk sahibi olabilirsiniz? Hamsun için bu soruyu "sonuna kadar" diye yanıtlayabiliriz -neredeyse. Öyle bir adam düşünün ki, içinde hayata ve herkese karşı hep bir borçluluk hissi olsun ve ahlaki yükümlülükleri sırtına bu denli kararlılıkla bindirsin: "Sanki bende eski bir borcun hatırası vardı." (s. 11.)

İskandinav ülkeleri, fin-de-siècle denilen, yani 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı arasında kalan yıllarda büyük sefalet içerisindeydi. Gıda temininde dahi sıkıntı vardı. O kadar ki, bir milyon üç yüz bin İsveçli Amerika'ya göç etmişti. Bugün ABD'de dört buçuk milyon Norveçlinin yaşadığını da hesaba katarsak, zamanında İskandinavya'daki durumun vehameti daha iyi anlaşılacaktır. Hamsun'un Açlık'ında okuduklarımız ve yaşanmış olan tarihsel gerçekler birleşince, bugün İsveç, Norveç ve Finlandiya'nın neden birer refah devleti olduklarını, neden sosyal devlet anlayışını benimsediklerini ve neden -Elling filminde görüldüğü gibi- zayıf düşen, yenilen, bir şekilde dezavantajlı olan ve geride kalan bireyleri desteklediğini anlamak daha mümkün hâle geliyor.

Kitabın filmi de güzel.

Tamer Ertangil.