19 Haziran 2014 Perşembe

Ekmeleddin İhsanoğlu, Fas ve Bahçe Kültürü


Muhalefetin cumhurbaşkanlığı adayı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu'nu belirlediğini öğrendiğimde ilk aklıma gelen, İhsanoğlu'nun, zamanında severek okuduğum, Colin Ronan'ın Bilim Tarihi'ni Türkçeye çeviren kişi olduğuydu. Kitap Batı gözüyle yazılmış, hani yalnızca Arşimet'e, Newton'a ve Einstein'a yer veren klasik bir bilim tarihi kitabı olmaktan ziyade, bilimin gelişimine Avrupa dışında kalan, örneğin Çin ve Ortadoğu gibi ülke ve medeniyetlerin sunduğu katkıları da aktarıyordu. İhsanoğlu'nun tutumu, anladığım kadarıyla ne Batı karşıtı ne de Batı özentisi. Kendimi de öyle görürüm genellikle. Örneğin İslam medeniyeti, mimarisi, edebiyatı, sanatları ve özellikle Avrupa'da Rönesansın yeşermesine vesile olan, antik Yunan metinlerini Arapçaya çevirmek gibi entelektüel gayretleriyle insanlığa katkı sunmuştu. Bir zamanların İslam anlayışına bakınca, bugün Işid, Taliban ve El-kaide gibi -kendilerince cihat eden- psikopat güruhların, bu medeniyetin mirasçıları olduklarını iddia etmeleri, bugün Ortadoğunun nasıl da acınacak hâle geldiğinin göstergesi.

Şahsen, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun, başbakan karşısında sansı olduğunu düşünmüyorum. Zaten tanınan birisi değil. İslam Konferansı Örgütü'ne başkanlık etmiş olmasında bir sakınca yok. Ama kendisinin, laiklik ilkesini benimsediğini açıklaması lâzım. O zaman ikilemde kalan kesimlerin desteğini alabilir. Laiklik askıya alındığında ortalığın nasıl karıştığını Ortadoğudan biliyoruz. Herkesin inancı kendine. İsteyen istediği şekilde ibadet etsin ama devlet şu ya da bu dini desteklemesin. Tüm inançlara eşit mesafede dursun. Son yıllarda başbakanın "hem laik hem müslüman olunmaz", "kişi laik olmaz, devlet laik olur" gibi söylemleri yurttaşların kafasını karıştırdı. Kişi -bal gibi- herhangi bir dine mensup olup, aynı zamanda devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını, yani laikliği benimseyebilir. Aksi hâlde insanların birbirlerinin yaşamlarına müdahale etmelerinin önünü açmış olursunuz: Yani huzursuzluğun.

Konu konuyu açıyor. Şam ve Bağdat'ı saymazsak, gidip görmek istediğim yerlerden birisi Fas'tır. Belki Atlas okyanusunun kıyısında -ve dolayısıyla uzakta- oluşudur beni cezbeden. Kazablanka şehrinden ve filmdindendir belki de. Esirgeyen Gökyüzü (Çölde Çay) romanının yazarı Paul Bowles'un yıllarca yaşadığı ve tüm Beat kuşağının yaşamayı arzu ettiği Tanca şehrini merak ettiğim için de olabilir. Geçen yıl sohbet ettiğim Belçikalı bir koşucunun, hayatında en zevk aldığı koşunun Marakeş Maratonu olduğunu söylemesi de etkili olmuştur muhakkak. Öyle ya da böyle, Fas'ı ziyaret etmek istiyorum. Bugün uzun zamandan sonra ilk koşumu yaptım. Yirmi dakika, zorlamadan. Sağlığım el verirse Marakeş Maratonu'na gidebilirim. Yarıyıl tatilinin ilk gününe denk geliyor. Böylece Fas'ın bu üç güzel şehirini, Marakeş, Tanca ve Kazablanka'yı görmüş olurum.

Şu an için tek isteğim bacağımdaki problemin nüksetmemesi. Bir ağrı-sızı yok gerçi ama hemen sevinmeyeyim.



Sadelik mi dediniz? Kyoto Tapınağı'nın bahçesinde yalnızca kum ve kayalar var. Kum tırmıkla çekiliyor ve dalgalı bir görünüm veriliyor. Kayalarsa kum denizinde birer ada gibi görünüyor. Japonlar ve Çinliler, bahçeleri gezmekten ziyade temaşa etmek için kullanırlar. İzlerken düşünceye dalmak onların birincil hedefidir. Avrupa'da da bahçe bakımı çok önemlidir. Öte yandan Batı rasyonalitesinin bahçelerde yansımasını görebilirsiniz: Doğayı olduğu gibi kabul etmeyip ona müdahil olan, şekil veren, geometrik katılığa ve simetriye sahip alanlar. Öte yandan Avrupalıların ve Japonların bir ortak noktası var: İkisi de kasımpatı çiçeğini cenazelerde kullanırmış -kasımpatının sonbaharda açmasına ve sonbaharın ölümü temsil etmesine istinaden. Çinliler bahçelerine muhakkak kıvrımlı taş yollar koyar, kıvrımlarla hayatın zorlu virajlarına göndermede bulunurlarmış. Durgun suyu tercih eder, göletlerde dingin halde duran su birikintisine bakıp derin düşünceye dalarlarmış. Türklerde bahçe denince çiçeklerin ve ağaçların yanı sıra muhakkak fıskiye ya da çeşme gelir akla. Su hareket etmelidir. Yıkanmak söz konusu olduğunda da aynı durum geçerlidir. 80'lerde hepimizin evlerine küvet yapılmışsa da, kimse o küvetin içini suyla doldurup durgun suda yıkanmamıştır. Su hep akmalıdır. Türk bahçelerinde gölgesinde dinlenilip sohbet edilecek bir çardak da eksik olmaz tabi. Her medeniyetin bahçe anlayışında farklılıklar olsa da, hepsinin ayrı bir güzelliği var. Kuşlara gelince, siz bahçe yapın, ağaç dikin, kuşlar zaten cıvıltılar eşliğinde ziyaret ediyor.

Tamer Ertangil.