20 Mayıs 2014 Salı

Voskhozhdeniye / The Ascent (1977) Filmi: İlkeli ya da Gerçekçi Olmak


Resimde gördüğünüz, 19. yüzyıl sonlarında, Carl Bloch tarafından yapılmış bir Yehuda tasviri. Tabloya daha sonra döneceğim.

1977 Sovyet yapımı Voskhozhdeniye (The Ascent/Tırmanış), ilk başta savaş filmi izlenimi verse de, daha çok yaşam, ölüm, intihar, karar vermek ve sorumluluk üstlenmek gibi varoluşçuluğun yoğunlukla irdelediği konuları işleyen bir yapıt.

İki askerin yolculuğunu izlerken, görünürde aralarındaki benzerliklere karşın altta yatan farklılıklarını idrak ediyoruz. Farklılık Rybak'ın çiftçi, Sotnikof'unsa matematik öğretmeni olmasından ibaret değildir. Zaten savaş meydanında mesleğinizin ne olduğunun çok da önemi yoktur. Sıcak çatışma anında okumuş olmak, bilgili olmak, olgun olmak anlamını yitirir. Silah kullanma becerisidir hayatta kalmanızı sağlayacak olan.

İki askerin arasındaki radikal farklılık, hayata karşı takındıkları tutumda, başka bir ifadeyle yaşam felsefelerinde yatar. Rybak gerçekçiyken, Sotnikof ilkelerinden ödün vermez. Bu nedenle, dayanışsalar da, hatta yeri geldiğinde birisi ötekini sırtında da taşısa, temelde sürekli çatışma halindedirler. Film açıkça Sotnikof'tan, yani ilkeli olmaktan yana taraf tutuyor. Ama o kadar kolay ikna olmadığımı söylemeliyim. İlkeli olmakla, ilkelerinden asla ve kat'a ödün vermemek aynı şey midir? Ucunda ölüm olduğunu bile bile ilkelerini esnetmemek kahramanlık mıdır? O kadar emin değilim. Hele hele, yanındakilerin de ölmesi riskini beraberinde getiriyorsa, o ilkelerin, sonuç itibariyle zarar getirdiğini görmek gerekir. En nihayetinde, sahip olduğunuz ilkelerin gerçek hayatı dönüştürmesi için, sizin fiziksel bütünlüğünüzün devam etmesi koşulu vardır. Evet, fikirler ölmez, ama kişiler öldükten sonra geriye ilkeler kalsa bile, onları savunacak kimse kalmaz. Kaldı ki, tahakküme karşı direniş sanatlarından birisinin de mevcut duruma göre mevzilenmek olduğu söylenebilir. Olağanüstü koşullarda, orta ve uzun erimli stratejiler izlemek, ilkelerinizi yaşatmak için elzem olabilir. Gerçekçiliğe, yani Rybak'ın tutumuna gelirsek, ilkelerinden boşanmış bir gerçekçiliğin sonunun da, tıpkı ödünsüz ilkecilikte olduğu gibi, felaket olduğu söylenebilir. Gerçekçi olmak bahanesine sığınarak kavramı çarpıtanlara da sık sık rastlanır. Eyyamcılık, ebedi suskunluk, atalet ve sürekli demoralize edici söylemlerde bulunmanın, "gerçekçi olmak" kisvesi altında savunulduğuna tanık oluruz zaman zaman. Ayrıca gerçekçi olmak, ilkeli olanları küçümsemeyi gerektirmez.

Şahsen, ilkeli olmakla gerçekçi olmanın birbirini dışlayan tutumlar olmadığını düşünüyorum. İlkeli kişi, gerçekliği dikkate almalı, koşulları göz ardı etmemelidir. İlkelerini edimselleştirecek ortamı oluşturmak için sabırlı olmak ve mevcut durumu dikkate almak gerekir. Yine, ilkelerin edimselleştirilmesinin ardından, sorunlu görülen noktalar varsa, ilkeler üzerinde bir revizyona da gidilebilir. Hepimizin kafasında kusursuz tasavvurlar olabilse de, uygulamaya konduğunda, söz konusu tasavvurun hiç de kusursuz olmadığının ayırdına vardığımız anlar olur.

Kısacası, ilkeli kişi gerçekliği dikkate almalıyken, gerçekçi kişi de ilkelerini tümden gözden çıkartmamalıdır. Böyle olunca belki bu karşıt ikiliğin, aslında karşıt olmadığı, iki kavram arasında, olsa olsa, bir derece farklılığı olduğu anlaşılacaktır. Film bu tutumları sorgulamanıza yol açıyor. Bu sorgulamayı yaparken bazen kararsız kaldığımı itiraf edeyim. Kafamın tamamen net olduğunu söyleyemem. Ne de olsa derece farklılığı, tanım gereği kaypak bir zemindir. Yargılarınızı bir derece aşağıya ya da yukarıya çekmeniz an meselesidir.

Resme dönelim. Carl Bloch, 19. yüzyılın sonlarında çizmiş. Sağ tarafta görülen Yehuda, son akşam yemeğinden erken ayrılıyor; zira 30 gümüş para karşılığında, İsa Peygamber'i ele vermek üzere anlaşmış. 12 Havari'den biri olan Yehuda, o zamandan beridir ihanetiyle özdeşleşmiştir. Voskhozhdeniye'de Rybak'a köylü bir kadın yaklaşır ve ona sessizce "Judas (Yehuda)" der. Rybak gerçekçi olmak isterken ölçüyü kaçırmış, halkına ihanet etmiştir. Hayatta kaldıysa da, ömür boyu içinde taşıyacağı suçluluk duygusunun yaşattığı vicdan azabından kurtulmasına imkân yoktur. Olağanüstü şartlarda dahi, yani vatanı işgal halindeyken, sırf hayatta kalmak uğruna, işgalci Nazi Ordusu'na hizmet etmeyi kabul etmesi, gerçekçilik değil, en iyi tabirle günü kurtarmaktı.

Tamer Ertangil.