31 Mayıs 2014 Cumartesi

Nazilere Karşı Direnişin Simgesi: Sophie Scholl Üzerine


2005 yapımı Sophie Scholl: Die letzten Tage, bir Alman filmi. Nazi Almanyası'nın baskıcı yönetimine ve savaş politikalarına karşı direniş gösteren birkaç genci konu alıyor. İkinci Dünya Savaşı süresince yürürlükte olan savaş kanunları o kadar ağırdır ki, Sophie, abisi ve bir arkadaşları, üniversite binasına Nazi karşıtı bir bildiri bıraktıkları gerekçesiyle, vatana ihanet suçlamasıyla yargılanır. Filmin sonu kötüdür: Hepsi idam edilir. Daha da kötüsü, bu film, yaşanmış olayların bir uyarlaması. Sophie Scholl gerçekten yaşadı, Nazizme karşı çıktı ve henüz yirmi iki yaşını doldurmamışken -maalesef- idam edildi.

Zamanın Ruhu tüm Almanya'yı kuşatmışken, kimse Hitler'i eleştiremez, herkes onu takdir ederken, bir avuç insanın, özellikle Stalingrad hezimetinden sonra "bu işte bir yanlışlık var" hissiyatını eyleme dönüştürmek arzusuyla, Hitler'i destekleyen yurttaşları ikna etmek için bildiri dağıtmaya kalkışmasındaki riski bir düşünün. Hitler çok sevilir, destek görürdü. Feyerabend, Vakit Öldürmek adlı biyografisinde, ailece radyo dinlerken Hitler'in sesi duyulduğunda, babasının, "en sonunda doğru düzgün bir politikacı çıktı" diyerek Hitler'i övdüğünü anlatır. Güzel konuşuyordu, karizması vardı ve kitleleri etkileyebiliyordu. Birinci Dünya Savaşı'nda aldıkları mağlubiyetle birlikte, yıllar içinde biriktirdikleri hıncıyla Almanya'nın, öc alma arzusunu yerine getirebilecek yegâne kişi olarak görülüyordu. Kısa zamanda Polonya, Danimarka, Norveç, Lüksemburg, Belçika, Hollanda ve hatta Fransa'yı işgal etmişse de, Sovyetler Birliği'ne saldırmak gibi bir delilik yapması, hem kendisinin hem de Üçüncü Reich'ın sonunu getirecekti.

Sophie Scholl, Zamanın Ruhu'nun geçiciliğinin ve alternatiflerin mümkün olduğunun bilincinde, kahramanca bir direniş gösterirken, egemen dünya görüşünün gözünden ya bir çılgın ya da vatan haini olarak görülecekti. Hep öyledir zaten. Yalnızca ideolojik hegemonyaya değil, herhangi bir konuda genel kabul görmüş herhangi bir fikre karşı çıkın, örneğin, küresel ısınma diye bir şeyin olmadığını söyleyin -tuhaf bakışlara maruz kalırsınız. İşte Sophie Scholl tam da bu yüzden destek görmedi. Üniversiteden karga tulumba götürüldü ve "adalete" teslim edildi. Kapatıldığı mekânların yüksek tavanları onu küçümser gibiydi. Küçücük pencerelerden süzülen güneş ışığı, umut vermek şöyle dursun, alı konulduğunun, kapatıldığının ve kuşatıldığının bilincini tazelemekten başka işe yaramıyordu. Bu şartlarda Sophie'nin yapıp yapabileceği, Tanrı'ya yakarmaktan fazlası olamazdı. Yakarışları onu ölümden kurtarmaya yetmedi elbette. Kurtuluşu yakarışlarda ve şu muğlak, esnek, ve çetrefil "vicdan" kavramına sürekli referans vermekte bulamayacağını, sanırım kendisi de biliyordu. Gerçi yirmi bir yaşında, gencecik bir insanın her konuda tutarlı olması beklenemezdi; zira ilk başta yalan ifade vermiş, kendisine karşı sunulan kanıtların ardından "suçunu" itiraf etmiş ve tutum değiştirerek yaptıklarının arkasında durmuştu.

Kendisini yargılayan mahkemede, daha doğrusu Nazi tiyatrosu demeliyim, yargı mensuplarına dönerek ve tüm dirayetiyle "yakında bizim şu an durduğumuz yerde duruyor olacaksınız" dediğinde, yargıcın kudretli görüntüsünden eser kalmamıştı. O an, gücü elinde bulunduranların zihninden geçen "acaba?" sorusunun, kendilerinden şüphe etmelerine yol açtığı o an vardır ya hani, ideolojilerinin esasen ne kadar kırılgan bir yapıda olduğunun ayırdına varırlar. Bu şüphe insanı çaresiz hissettirir, boncuk boncuk terletir. Ellerinden gelense en fazla seslerini yükseltmekten ibaret kalır.

Tarih, kısa zaman sonra Sophie Scholl'u haklı çıkardı.

Tamer Ertangil.