31 Mayıs 2014 Cumartesi

Nazilere Karşı Direnişin Simgesi: Sophie Scholl Üzerine


2005 yapımı Sophie Scholl: Die letzten Tage, bir Alman filmi. Nazi Almanyası'nın baskıcı yönetimine ve savaş politikalarına karşı direniş gösteren birkaç genci konu alıyor. İkinci Dünya Savaşı süresince yürürlükte olan savaş kanunları o kadar ağırdır ki, Sophie, abisi ve bir arkadaşları, üniversite binasına Nazi karşıtı bir bildiri bıraktıkları gerekçesiyle, vatana ihanet suçlamasıyla yargılanır. Filmin sonu kötüdür: Hepsi idam edilir. Daha da kötüsü, bu film, yaşanmış olayların bir uyarlaması. Sophie Scholl gerçekten yaşadı, Nazizme karşı çıktı ve henüz yirmi iki yaşını doldurmamışken -maalesef- idam edildi.

Zamanın Ruhu tüm Almanya'yı kuşatmışken, kimse Hitler'i eleştiremez, herkes onu takdir ederken, bir avuç insanın, özellikle Stalingrad hezimetinden sonra "bu işte bir yanlışlık var" hissiyatını eyleme dönüştürmek arzusuyla, Hitler'i destekleyen yurttaşları ikna etmek için bildiri dağıtmaya kalkışmasındaki riski bir düşünün. Hitler çok sevilir, destek görürdü. Feyerabend, Vakit Öldürmek adlı biyografisinde, ailece radyo dinlerken Hitler'in sesi duyulduğunda, babasının, "en sonunda doğru düzgün bir politikacı çıktı" diyerek Hitler'i övdüğünü anlatır. Güzel konuşuyordu, karizması vardı ve kitleleri etkileyebiliyordu. Birinci Dünya Savaşı'nda aldıkları mağlubiyetle birlikte, yıllar içinde biriktirdikleri hıncıyla Almanya'nın, öc alma arzusunu yerine getirebilecek yegâne kişi olarak görülüyordu. Kısa zamanda Polonya, Danimarka, Norveç, Lüksemburg, Belçika, Hollanda ve hatta Fransa'yı işgal etmişse de, Sovyetler Birliği'ne saldırmak gibi bir delilik yapması, hem kendisinin hem de Üçüncü Reich'ın sonunu getirecekti.

Sophie Scholl, Zamanın Ruhu'nun geçiciliğinin ve alternatiflerin mümkün olduğunun bilincinde, kahramanca bir direniş gösterirken, egemen dünya görüşünün gözünden ya bir çılgın ya da vatan haini olarak görülecekti. Hep öyledir zaten. Yalnızca ideolojik hegemonyaya değil, herhangi bir konuda genel kabul görmüş herhangi bir fikre karşı çıkın, örneğin, küresel ısınma diye bir şeyin olmadığını söyleyin -tuhaf bakışlara maruz kalırsınız. İşte Sophie Scholl tam da bu yüzden destek görmedi. Üniversiteden karga tulumba götürüldü ve "adalete" teslim edildi. Kapatıldığı mekânların yüksek tavanları onu küçümser gibiydi. Küçücük pencerelerden süzülen güneş ışığı, umut vermek şöyle dursun, alı konulduğunun, kapatıldığının ve kuşatıldığının bilincini tazelemekten başka işe yaramıyordu. Bu şartlarda Sophie'nin yapıp yapabileceği, Tanrı'ya yakarmaktan fazlası olamazdı. Yakarışları onu ölümden kurtarmaya yetmedi elbette. Kurtuluşu yakarışlarda ve şu muğlak, esnek, ve çetrefil "vicdan" kavramına sürekli referans vermekte bulamayacağını, sanırım kendisi de biliyordu. Gerçi yirmi bir yaşında, gencecik bir insanın her konuda tutarlı olması beklenemezdi; zira ilk başta yalan ifade vermiş, kendisine karşı sunulan kanıtların ardından "suçunu" itiraf etmiş ve tutum değiştirerek yaptıklarının arkasında durmuştu.

Kendisini yargılayan mahkemede, daha doğrusu Nazi tiyatrosu demeliyim, yargı mensuplarına dönerek ve tüm dirayetiyle "yakında bizim şu an durduğumuz yerde duruyor olacaksınız" dediğinde, yargıcın kudretli görüntüsünden eser kalmamıştı. O an, gücü elinde bulunduranların zihninden geçen "acaba?" sorusunun, kendilerinden şüphe etmelerine yol açtığı o an vardır ya hani, ideolojilerinin esasen ne kadar kırılgan bir yapıda olduğunun ayırdına varırlar. Bu şüphe insanı çaresiz hissettirir, boncuk boncuk terletir. Ellerinden gelense en fazla seslerini yükseltmekten ibaret kalır.

Tarih, kısa zaman sonra Sophie Scholl'u haklı çıkardı.

Tamer Ertangil.

22 Mayıs 2014 Perşembe

Filozof Cicero Üzerine Kısa Bir Değini


Cicero (MÖ 106 - 43), insanı insan yapan özelliğin, onun dili olduğunu söyler. İnsan, konuşan hayvandır. Bu nedenle, dilini ne kadar iyi kullanırsa, o kadar insan olur, insanlığını ortaya koyar. İnsanı hayvandan ayıran yegâne özellik, onun konuşması olduğuna göre, hitabet sanatı olan retorik, sanatların en yücesi olmakla kalmaz, aynı zamanda en büyük erdemdir. Cicero'ya göre, belagât ve hikmet, başka bir deyişle retorik ve felsefe, birlik olmalıdır. Oysa, Sokrates'ten beridir hikmet, belagâtten ayrılmıştır. Kuru, duygusuz ve estetikten yoksun bir felsefedir Sokrates'ten beridir süregelen. Felsefeye itibarını kazandırmak isteyenler, onu, sanatların en yücesi olan belagâtle icra etmelidir. 

Cicero'yu okudukça anlıyorum ki, eğer bugün yaşasaydı, en beğendiği filozof Nietzsche olurdu. Nietzsche, hem tartıştığı konulara hakim bir filozoftur, hem de inanılmaz güçlü bir retorik kullanır. Bu ikisini aynı bünyede taşıyabilen kişi sayısı azdır (Sartre'ı da anmak gerek). Bu yüzden, ölümünün üzerinden yüz küsür yıl geçmesine rağmen, aforizmaları sürekli alıntılanır. Şiir gibidir Nietzsche'nin felsefesi. Hatta bazen bizatihi şiir biçeminde yazar.

Cicero, belagâtlİ olmadan filozof olunabileceğini, fakat filozof olmadan belagâtli olunamayacağını söylüyor. Bu söze katılmıyorum. Belagat cezbedicidir, kabul. Dinleyiciyi ve okuru sarıp sarmalar, kabul. Ama filozof olmadan belagâtli olunabileceğinin kanıtları günümüzde mevcut. Öylesine güzel, akıcı, vurgulu ve bitimsiz konuşan hatipler var ki günümüzde, karayı ak diye yuttururlar. Bunların filozof olduklarını iddia etmekse gülünç kaçardı. Cicero bugün yaşasaydı, muhtemelen, bu yargısını birazcık eğip bükerdi.

Tamer.

Ek:

Serdar Öztürk: Sokrat gibi monoloji yerine diyalojiyi merkeze alan, diyalogu felsefesinin temeline alan filozof için biraz ağır ifadeler var. Cicero gibileri hatiplikle kitleleri etkilemeye çalışırken Sokrat ise tam tersine yüzleşmeyle, sorularla, diyalogla hakikati bulmaya çalışırlar. Sokrat'ın tam karşı olduğu hatiplik sanatını kitleleri etkilemek için kullananlardı.

20 Mayıs 2014 Salı

Voskhozhdeniye / The Ascent (1977) Filmi: İlkeli ya da Gerçekçi Olmak


Resimde gördüğünüz, 19. yüzyıl sonlarında, Carl Bloch tarafından yapılmış bir Yehuda tasviri. Tabloya daha sonra döneceğim.

1977 Sovyet yapımı Voskhozhdeniye (The Ascent/Tırmanış), ilk başta savaş filmi izlenimi verse de, daha çok yaşam, ölüm, intihar, karar vermek ve sorumluluk üstlenmek gibi varoluşçuluğun yoğunlukla irdelediği konuları işleyen bir yapıt.

İki askerin yolculuğunu izlerken, görünürde aralarındaki benzerliklere karşın altta yatan farklılıklarını idrak ediyoruz. Farklılık Rybak'ın çiftçi, Sotnikof'unsa matematik öğretmeni olmasından ibaret değildir. Zaten savaş meydanında mesleğinizin ne olduğunun çok da önemi yoktur. Sıcak çatışma anında okumuş olmak, bilgili olmak, olgun olmak anlamını yitirir. Silah kullanma becerisidir hayatta kalmanızı sağlayacak olan.

İki askerin arasındaki radikal farklılık, hayata karşı takındıkları tutumda, başka bir ifadeyle yaşam felsefelerinde yatar. Rybak gerçekçiyken, Sotnikof ilkelerinden ödün vermez. Bu nedenle, dayanışsalar da, hatta yeri geldiğinde birisi ötekini sırtında da taşısa, temelde sürekli çatışma halindedirler. Film açıkça Sotnikof'tan, yani ilkeli olmaktan yana taraf tutuyor. Ama o kadar kolay ikna olmadığımı söylemeliyim. İlkeli olmakla, ilkelerinden asla ve kat'a ödün vermemek aynı şey midir? Ucunda ölüm olduğunu bile bile ilkelerini esnetmemek kahramanlık mıdır? O kadar emin değilim. Hele hele, yanındakilerin de ölmesi riskini beraberinde getiriyorsa, o ilkelerin, sonuç itibariyle zarar getirdiğini görmek gerekir. En nihayetinde, sahip olduğunuz ilkelerin gerçek hayatı dönüştürmesi için, sizin fiziksel bütünlüğünüzün devam etmesi koşulu vardır. Evet, fikirler ölmez, ama kişiler öldükten sonra geriye ilkeler kalsa bile, onları savunacak kimse kalmaz. Kaldı ki, tahakküme karşı direniş sanatlarından birisinin de mevcut duruma göre mevzilenmek olduğu söylenebilir. Olağanüstü koşullarda, orta ve uzun erimli stratejiler izlemek, ilkelerinizi yaşatmak için elzem olabilir. Gerçekçiliğe, yani Rybak'ın tutumuna gelirsek, ilkelerinden boşanmış bir gerçekçiliğin sonunun da, tıpkı ödünsüz ilkecilikte olduğu gibi, felaket olduğu söylenebilir. Gerçekçi olmak bahanesine sığınarak kavramı çarpıtanlara da sık sık rastlanır. Eyyamcılık, ebedi suskunluk, atalet ve sürekli demoralize edici söylemlerde bulunmanın, "gerçekçi olmak" kisvesi altında savunulduğuna tanık oluruz zaman zaman. Ayrıca gerçekçi olmak, ilkeli olanları küçümsemeyi gerektirmez.

Şahsen, ilkeli olmakla gerçekçi olmanın birbirini dışlayan tutumlar olmadığını düşünüyorum. İlkeli kişi, gerçekliği dikkate almalı, koşulları göz ardı etmemelidir. İlkelerini edimselleştirecek ortamı oluşturmak için sabırlı olmak ve mevcut durumu dikkate almak gerekir. Yine, ilkelerin edimselleştirilmesinin ardından, sorunlu görülen noktalar varsa, ilkeler üzerinde bir revizyona da gidilebilir. Hepimizin kafasında kusursuz tasavvurlar olabilse de, uygulamaya konduğunda, söz konusu tasavvurun hiç de kusursuz olmadığının ayırdına vardığımız anlar olur.

Kısacası, ilkeli kişi gerçekliği dikkate almalıyken, gerçekçi kişi de ilkelerini tümden gözden çıkartmamalıdır. Böyle olunca belki bu karşıt ikiliğin, aslında karşıt olmadığı, iki kavram arasında, olsa olsa, bir derece farklılığı olduğu anlaşılacaktır. Film bu tutumları sorgulamanıza yol açıyor. Bu sorgulamayı yaparken bazen kararsız kaldığımı itiraf edeyim. Kafamın tamamen net olduğunu söyleyemem. Ne de olsa derece farklılığı, tanım gereği kaypak bir zemindir. Yargılarınızı bir derece aşağıya ya da yukarıya çekmeniz an meselesidir.

Resme dönelim. Carl Bloch, 19. yüzyılın sonlarında çizmiş. Sağ tarafta görülen Yehuda, son akşam yemeğinden erken ayrılıyor; zira 30 gümüş para karşılığında, İsa Peygamber'i ele vermek üzere anlaşmış. 12 Havari'den biri olan Yehuda, o zamandan beridir ihanetiyle özdeşleşmiştir. Voskhozhdeniye'de Rybak'a köylü bir kadın yaklaşır ve ona sessizce "Judas (Yehuda)" der. Rybak gerçekçi olmak isterken ölçüyü kaçırmış, halkına ihanet etmiştir. Hayatta kaldıysa da, ömür boyu içinde taşıyacağı suçluluk duygusunun yaşattığı vicdan azabından kurtulmasına imkân yoktur. Olağanüstü şartlarda dahi, yani vatanı işgal halindeyken, sırf hayatta kalmak uğruna, işgalci Nazi Ordusu'na hizmet etmeyi kabul etmesi, gerçekçilik değil, en iyi tabirle günü kurtarmaktı.

Tamer Ertangil.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Das Boot (1981) Üzerine Bir Değerlendirme ve Karanlık Madde


Das Boot'un (1981), gelmiş geçmiş en iyi denizaltı filmi olduğu söylenir. Buna şüphe yok. Öte yandan bu film, genelde savaş, özelde ise denizaltı filmi olmanın ötesinde, izleyiciyi insan doğasının karanlık dehlizlerine götürüyor. Zor şartlar altında kaldığı vakit, dayanışmanın en uç örneklerini sergileyen insanoğlunun, doğaya karşı verdiği savaşı kazanması, istikbâlinin teminatı değildir. Filozof Thomas Hobbes, yüzyıllar önce "insan, insanın kurdudur" demişti. Bu sözü doğrularcasına, Cebeli Tarık Boğazı'nın 280 metre derinliğinde, onca basınca maruz kalan, bükülen, somunları ve kapakları teker teker fırlayan ve su almaya başlayan, arızalı bir denizaltıyı harekete geçirebilecek kararlılığa ve iradeye sahip olan insanoğlu, imkânsızı başararak selamete erdiği an, kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamakta tereddüt etmeyecektir. Soma Faciası'nda bir kez daha tanık olduğumuz üzere, yeryüzü, tüm o acımasızlığı ve dayatmalarıyla, esasen, yeraltından daha karanlıktır. Benzer şekilde, Das Boot ile farkına varırız ki, denizin 280 metre altından bile daha tehlikeli, gaddar, entrikacı, hesapçı ve zararlı bir şey varsa, o da denizin üstü, yani yine yeryüzüdür -üstünde insanoğlunun ikamet ettiği.

Hâl böyleyken, denizaltı tayfasının verdiği mücadele anlamını yitirir mi? Sonuca bakarsak evet. Gelgelelim, insanoğlunun, iradesiyle aklını birleştirip, kendi benzerleriyle dayanışma sergilediği vakit başaramayacağı hiçbir iş olmadığını da idrak ederiz. Öyleyse, iyilikleri gerçek kılmak için umutlu olabiliriz. Papillon (1973), bize irade ve aklın birleşmesinin (dalgalarının yönünü, rüzgarın şiddetini, akıntıları vs. hesapla, aynı zamanda kararlı ol) selametle sonuçlanmasını öğretmişti. Das Boot ile irade ve aklın yanına bir de dayanışmayı eklemiş olduk. "İnsan, insanın kurdudur" sözü bir olgu tespitidir, yasa değil; zira mevcut durumun, olması gereken ile aynı olduğunu söyleyemeyiz.

İyi seyirler.


Bilimkurgu filmlerinden aşina olduğumuz Dark Matter'a dair: "Kara Madde ve Kara Enerjinin kaynağı hala bilinmiyor. Gözlemlenebilir evrende yapılan ölçümler, galaksilerin hesaplanabilen maddeden daha fazla bir maddenin çekim etkisi yüzünden çok hızlı döndüklerini ortaya çıkarmıştır. Kaynağını bilmediğimiz bu maddeye Karanlık Madde adını vermekteyiz. Öte yandan, yine son yıllarda yapılan ölçümler göstermiştir ki, itici bir Karanlık Enerji sayesinde evren hızlanarak genişlemektedir. Evrenin enerji yoğunluğunun, kaynağını bilemediğimiz ama ölçebildiğimiz bu karanlık madde (%23) ve karanlık enerjinin (%73) dışında kalıp da tanımlayabildiğimiz kısmı %4 kadardır."

Kerem Cankoçak, Düşünbil Dergisi / 31, s. 28.

15 Mayıs 2014 Perşembe

Soma Faciası'na Dair Üç Paragraf


Soma Faciası doğal bir afet değil. Deprem değil, sel değil, kasırga değil. Sorumluluk diye bir şey var. Bu nedenle, yapılacak eleştirilerin politik olmaması imkansız. "Bırakın yasımızı tutalım!" gibi ifadeler, eleştirileri boğmaya yönelik gibi duruyor. Kusura bakmasınlar ama 17 Ağustos 1999'da yaşanan depremde de herkes eleştirilerini yapıyordu. Mesele şu ya da bu yönetim kadrosu değil. Bu yüzden kimse bu kadar alıngan olmamalı. Politik söylemleri dillendirmek, hiçkimsenin tekelinde değil. Kaldı ki, yürütmenin başı olarak, 1862 yılında yaşanmış maden faciasını örneklendiririp bugünle kim kıyaslasa, anakronizme düşmüş olur ve insanlar buna güler, kızar, dalga geçer, eleştirir, protesto eder ya da susar. Bir şekilde tepki çekersin.

Birlik duygumuz yitmiş. Hatırlarım, bir-iki yıl önceydi. Maden işçilerinin çalışma şartlarının zorluğundan bahsetmiş, yeni yıla yerin -bilmemkaç metre- altında pasta keserek giren madencilerin görüntülerine değinmiştim. Muhatabım "iyi de onlar yüksek maaş alıyor ya!" deyip, kestirip atmıştı. Yeraltında, zor şartlarda uzun saatler boyunca çalışabilir, kire, toza maruz kalıp kömür karasına bulanmış hale gelebilir, hâtta canını verebilirdin. Arkandan "kader" deyip geçerlerdi. Bu kör talih nedense hep bizi bulurdu. Kör talih sözcüğünü Japonya'da yaşanan Tsunami için kullananı anlarım, ama madende yaşanan bir kaza için aynı nitelemeyi kullanmak zor. Beni korkutansa, "olur böyle şeyler" yaklaşımında olan insanların, bu ülkeye nükleer santral kurmak niyetinde olmaları. Düşündükçe ürpermemek elde değil.

Kader, alınyazısı, fıtrat, her neyse, tüm bunlar, insan iradesini göz ardı etmek niyetiyle kullanılan kavramlar. Tanrı, herhalde, kaşlarını çatıp aşağıya bakarak, "iyi işleri kendinize mâl ederken, kötülükleri, kendi hatalarınızı ve ihmalkârlığınızın sonuçlarını, kader diyerek bana mâl edecek kadar düşmüşsünüz" demiştir. 

Tamer Ertangil.

1 Mayıs 2014 Perşembe

Karanlığın Yüreği Üzerine Felsefi Bir Değerlendirme


Joseph Conrad'ın Karanlığın Yüreği adlı kitabı bir klasik. Gerçek anlamda bir klasik; zira çağları aşacak denli yoruma açık ve yeni okumalara müsait. Edebi bir yapıtı klasik yapan, onun, ortaya çıktığı tarihsel ve coğrafi bağlamda sıkışıp kalmaması, insanı değişmeyen cihetleriyle ele alıp yansıtması gibi özellikleridir. Aşk, İntikam, Dayanışma, İyilik, Kötülük, Kıskançlık ve Kibir gibi, tarihin her döneminde ve farklı mekanlarda tezahürlerine rastladığımız insani nitelikleri başarıyla irdeleyen yapıtlar eskimez. Bu nedenle Othello, ele aldığı kıskançlık fenomeninden, Hamlet ise intikam fenomeninden ötürü evrenseldir. Conrad'ın kitabı da, felsefi, psikanalitik, tarihsel, sosyolojik ve sair okumalara tabi tutulacak denli zaman-üstü bir yapıt.

Kitabı okurken, Conrad'ın önerisi daima kulağımıza küpe olmalıdır: "Dikkatinizi bu gibi şeylere, yüzeysel olanlara yoğunlaştırdığınızda, gerçeklik -anlatabiliyor muyum, gerçeklik- uçup gidiyor" (s. 89) Doğru. Anlamı yakalayabilmek için daha derinlemesine bir bakış gerekir. Bu bakımdan, edebi bir yapıt, gündelik hayattan farklı değildir. Gündelik hayatın içinde de yüzeysel olana çok fazla odaklanıldığında, altta yatan gerçeklik hissi kişiyi terk eder. Heidegger'in "onlar" dediği kişilere dönüşüverir, nesneler düzleminde, yüzeyde takılıp kalır, böylelikle Hakikat'ten mahrum oluruz. Bir roman, öykü, ya da şiir, fark etmez, nüfuz edilmek istenen yapıt daha derinlikli bir bakış talep eder. Aksi halde, Kafka'nın Dönüşüm'ünde, K.'nın gerçekten de bir hamamböceği olduğunu benimsemek durumunda kalırdık.

Marlow'un yaptığı yolculuk, hem dışsal, hem de içsel bir yolculuktur. Afrika'nın kalbine giden yolda varılan nehrin sürüklediği sisli mekan, Hakikat'i sarıp sarmalamıştır. Ona ulaşmak kolay değil, hatta imkansızdır. Hakikat konuşur, onun sesini duyar ama onunla konuşamazsınız. Sadece dinlersiniz (s. 121). Kitaptaki Kurtz karakterinden bahsediyorum. Bana kalırsa Kurtz, Hakikat'tir. İyilik ve kötülüğü bünyesinde birleştirip daha üst bir aşamaya geçmiş, deli ve dahi, duru ve bulanık, yalın ve karmaşık olan, onda erimiştir. Hem sevgi dolu hem de dehşetengizdir. Alim-i mutlaklığından sual olunmazsa da, aynı zamanda sağı solu belli olmaz; çünkü kestirilemezdir. Sadakat talep eder, itiraz kabul etmez. Onu anlamak mümkün değildir. Anlamı yakaladığınızı hissettiğiniz anda avuçlarınızdan kayıp gider: İdrak eşiğini aşmaktadır. Fani kişiler onu belirleyemez, onunla konuşamaz, ona nüfuz edemez; bilakis, Hakikat belirleyici olandır, konuşur ve nüfuz eder. Karşısında ne arzu ne de bilgi öznesi olmak mümkündür. Faniler, Hakikat'in nesneleridir ya da, daha doğru bir ifadeyle, özne-nesne ikiliği onun mevcudiyetinde ortadan kalkar.

Hakikat, Tanrı, Hayatın Anlamı, ya da her ne derseniz deyin, zaman ve mekandan azade olmakla, evrensel ve ezeli/ebedidir. Hakikat'in yüzüne doğrudan bir bakış atmak imkansızdır (s. 146); Hakikat'in ışığı o kadar parlaktır ki, simetrik bir karşılaşma yerine, Derrida'nın dediği gibi, çapraz bir bakış gerekir: Şöyle bir göz ucuyla, ucundan kıyısından nasiplenilebilir ancak. Perdelerin arkasında olmakla kalmaz, ayni zamanda sisler tarafından sarıp sarmalanmış bir haldedir. Daha da kötüsü, Conrad'ın kitabında hissettirdiği üzere, uzun zamandır dünyayı terk etmiştir. Dünyanın büyüsü bozulmuş, hayatın anlamı yitirilmiş, tüm referans noktaları sökülüp atılmıştır. Ayaklarımız sağlam bir zemine basmaz artık, bunun yerine, Afrika'da bataklığa saplanmışızdır. O eski güzel günlere dönme arzusu, nostalji duygusu biçiminde kendini gösterir. Nietzsche şöyle demişti, Böyle Buyurdu Zerdüşt'te: "-Hayır! Gel geri! / Bütün işkencelerinle birlikte geri gel! / Tüm yalnızların en sonuncusuna / Hey, geri gel! / Bütün gözyaşı-derelerim / sana akıyor, / yüreğimin son alevi – / Seni aydınlatıyor. / Gel, geri gel, / Meçhul Tanrım! Acım benim! / Son – mutluluğum benim!.."

Bunca kıymeti haiz olana sahip olan, onu bırakmayı asla kabullenmez. Hatta onu elinde tutmak ve korumak uğruna saldırganlaşır, vahşileşir, gözünü kırpmaksızın şiddete başvurur (s. 122). Hakikat'in işitilen sesi, muhataplarını ikna edemediğinde, onların idrakine kısmen de olsa nüfuz edemediğinde, gardiyanlarını sapkınların üzerine salar. Tam da bu yüzden, onun için savaşmak, ona kurbanlar sunmak, adaklar adamak, nihayet gönlünü hoş tutmak gerekmektedir (s. 128). Hakikat koşulsuz biat talep eder. Öfkesinin gazabından sakınmak için sınama arzusunu bastırmak zorunludur. Gardiyanlara ihtiyaç duymasının nedeni, muhatabını muhatap alamıyor oluşunda, onunla ancak çapraz bir bakışla temas edebilmesinde ve tüm ihtişamıyla tezahür etmesinin olanaksızlığında yatar. O hep altta-yatan olmaya, görünenin ardındaki olmaya, gizemli olmaya, hatta gizemin bizatihi kendisi olmaya yazgılıdır. Gardiyanların yanı sıra ihtiyaç duyacağı bir başkası ise ulaktır. Hermes, Haberci, Havari, her ne derseniz deyin, onun mesajının taşıyıcılığını yapar (s. 123).

Karanlığın Yüreği adlı yapıtında, iyiliği ve kötülüğü başarıyla ve harikulade bir edebi kabiliyetle ele alan Joseph Conrad, bir kez intihar girişiminde bulunduysa da ölmedi. Boğuntu duygusu ve karamsarlık, ömür boyu yakasını bırakmadı. Şahsen, "normal" olarak addedilen bir kişinin, Kongo yolculuğunun ardından böyle bir kitap yazmasını beklemezdim zaten. Karanlığın Yüreği, Kıyamet (Apocalypse Now) adıyla, ünlü yönetmen Coppola tarafından sinemaya aktarıldı. Ayrıntılarda ve zaman/mekan bakımından kitapla farklılaşsa da, filmin, kitaptaki gizem duygusunu başarıyla aktardığını düşünüyorum.

Tamer Ertangil.