20 Nisan 2014 Pazar

Farklılıkla Karşılaşma Anı, Postmodern Mimari, Apocalypse Now


Coppola'nın Apocalypse Now adlı filminde Albay Kurtz, Vietnamlılara karşı savaşı asla kazanamayacaklarını idrak ettiği andan bahseder. Amerikan askerleri, bir köydeki çocuklara çocuk felci aşısı yapar. İngilizce bilmediği için ne dediğini anlayamadıkları köyün ihtiyarı sürekli ağlamaktadır. Aynı askerler daha sonra köye geldiklerinde, çocukların aşılanmış kollarının hepsinin kesilmiş olduğunu görür. "İşte o zaman", der Albay Kurtz, "kaybetmemizin kaçınılmaz olduğunu anlamıştım." Vietnamlılar asla pes etmeyeceklerdi. Ki gerçekten de, 30 Nisan 1975'te, Vietnam Halk Ordusu, ABD'nin desteklediği Güney Vietnam'ı yenilgiye uğratmış, Saigon şehri düşmüş, Kuzey ve Güney Vietnam birleşip şimdiki halini almıştı. Amerikan kültürünün, ponpon kızların, beyzbolun, hamburgerin, Hollywood'un, gökdelenlerin vs. iyi olduğuna, ABD'nin güçlü ve iyi olduğuna ve kötülerle savaştığına, hiçbir yeri aslında işgal etmediğine fakat oralara demokrasi ve özgürlük götürdüğüne inanan Amerikan askerinin geçirdiği şoktur bu. Bu karşılaşma ile kendini sorgulamaya başlar. Vietnamlılar istemiyorlardır onları. O kadar tepkilidirler ki, modern tıbba bile güvenmezler. Belki de, ABD'nin tüm iyi niyet gösterilerine karşın, aşının zehir olduğuna inanırlar. 

Bu karşılaşma anının, şok deneyiminin bir benzeri Full Metal Jacket filminde de vardır: Sniper ile Amerikan askerlerini tek tek avlayan Vietnamlıyı bulurlar nihayet. Başlarına bela olan o keskin nişancı, gencecik bir kızdır. ABD askeri, Vietnamlı kızın adanmışlığını görünce şaşkınlığa düşer. Halbuki Vietnamlılar zulüm altındaydı, değil mi? Özgürlük götürüyorlardı oraya, dolayısıyla Vietnamlılar, Amerikan askerlerini sevgiyle karşılayacak, onları bağırlarına basacaktı, değil mi? Değil. Demek ki, bazen, bir inancın yanlışlığını idrak etmek için bu tip karşılaşma anları ya da şok deneyimleri gerekiyor.

Not: Badiou, itidalli olmayı öneriyor Etik'inde. Bütünlük aşırılığına kapılma riskinden söz ediyor. Hakikatin doldurduğu boşluk, homojen bir bütünlüğe dönüşme riskini beraberinde getiriyor. Merkezi bir hakikatin ahlakileştirilmesi sonucunda, bu hakikati benimsemeyenlerin ahlaksız, müşrik, sapkın, vatan haini, işbirlikçi vs. olarak ötekileştirilmesi, daha da kötüsü yok edilmesi riski mevcut. Buna karşı itidalli olunmalı diyor Badiou, ama nasıl? Kendimizi nasıl kontrol edebiliriz? Orası zorlu; zira en kolay şey, bilhassa kutsal bir referansa dayanarak ötekini yaftalamak, giderek linç ve hatta yok etmektir.


Fotoğrafta gördüğünüz Helsinki'nin bir bölümü. Solda yer alan bina parlamento. Sağdaki kıvrımlı bina Kiasma Sanat Müzesi. İleride yer alan yüksek yapı Finlandiya Ulusal Müzesi. Daha uzakta, sağ tarafta kulesini gördüğünüz mekansa olimpik stadyum. Geçen yaza dair anılarım canlandı bu fotoğrafı görünce. Ne de olsa maratonun başlangıç ve bitiş noktası o beyaz kulesini gördüğünüz olimpik stat idi. Sağda yer alan Kiasma Sanat Müzesi'nin harika bir mimarisi vardır. 

Postmodernizmin getirdiği, büyük anlatıların çöktüğü, tarihin sonunun geldiği, nesnel bilginin olanaksız olduğu, etik ve kültürel göreciliğin yüceltildiği, evrensel değerlerin imkansız olduğunun savunulduğu yaklaşım tarzına karşı epey mesafeliyim. Postmodernizmin bir yan-yanalık olduğuna, farklılıkları bir araya getirdiğine ama bu yan-yana duran unsurların hiç kaynaşmadığına inanıyor, dolayısıyla ortada sentez diye bir şeyin olmadığını düşünüyorum. Birbiriyle alakasız öğelerin zoraki ve bu yüzden oldukça kırılgan bir-aradalıkları söz konusu olan. Yöresel farklılıklara, ancak ticari bir getirisi varsa, mesela reklamlarda yer vererek, vurgu yapılan bir evre. Modern zamanlarda yaşamaya devam etmekte olduğumuza inanıyorum. Yine de modernizmin kısmen geride kaldığı söylenebilir (Modern zamanlarla modernizm aynı şey değil). Gelgelelim, postmodernist mimariyi seviyorum. Modernist mimarinin salt işlevsele öncelik veren, donuk, yalın ve bir o kadar da estetik yoksunu fallik imgeleri olan gökdelenlere alternatif olarak, postmodernizm, işlevsellikten ziyade tasarımı ön plana çıkardı. Kiasma Sanat Müzesi gibi kıvrımlı yapılar bunun bir örneği. Dikdörtgen gökdelenlerin estetik yoksunu olduklarını iddia etmiyorum, New York City'nin de kendince bir estetiği var; yine de yeterince estetik bulmuyorum. Çin'in Şangay Kulesi, New York'taki gökdelenler, Dubai'deki Burç Halife, Mekke'deki Kraliyet Saat Kulesi Oteli gibi binalar, Babil Kulesi gibi geliyor gözüme. Kibrin, göklere, Tanrı'ya ulaşmanın, onunla kendini bir görmenin birer eseriymiş gibiler. Tıpkı Babil Kulesi veya New York'taki Ticaret Merkezi gibi, hiçbir ihtişamlı gökdelen kalıcı değil. Postmodernist mimari ise sanki bunu kabullenmiş. Binalarının bükümlü yapısı, katılıktan ve kesinlikten uzaklığı, muğlaklığı ve mütevazılığı işaret eder gibi. Sanatın ve sanatçının, en azından eserin üretimi esnasında makul, ölçülü ve rasyonel olmasını beklememek gerekir. Birçok sanatçı, tam da bu yüzden delirmiştir belki de. 

Yine de sanattaki postmodernizmi epistemoloji ve etik alanına genişletmek meşru değil. Hakikatin olmadığını iddia etmenin bizatihi kendisi, yeni bir büyük anlatıdan başka bir şey değildir. Evet, filin neresinden tutarsanız, ona göre yorum yapar, algılarınızın sizi yönlendirmesine izin verirsiniz. Herkes hakikate farklı yorumlar getirebilir. Hakikatin farklı yönlerini görebilir. Bakışaçıları vardır. Yine de, en nihayetinde, tüm öznelerden bağımsız olarak fil orada durmaktadır. Öyleyse, hakikate yöneltilen bakışların çoğulluğu, bakan gözlerden bağımsız bir hakikatin varolduğu gerçeğini değiştirmez.

Kiasma Art Museum
Not: Nietzsche boşu boşuna Wagner'in hayranı olmamıştı. Konser salonunda, Valkürlerin Koşusu'nu dinlerken, bayağılıktan sıyrılmış üst-insanı gözünde canlandırıyordu muhtemelen. Ezgi üst-insanı müjdeler gibiydi. Ayrıca, geçenlerde izlediğim Coppola'nın Apocalypse Now (1979) adlı başyapıtında ABD ordusunun yaptığı hava harekatı esnasında çalan müzikti bu. Herhalde başka bir müzik söz konusu sahneye bu denli yakışamazdı. İskandinav mitolojisinde Odin'in yardımcısı olup ata binen savaşçı bakireler olan valkürler, modern zamanlarda olsa olsa birer helikopter olacaktı.

İzlemek için tıklatın.

Tamer Ertangil.