1 Nisan 2014 Salı

Etik Değerler ve Nietzsche'nin Bir Aforizması


Her neyse. Etik herkesi ilgilendiren, herkesi bağlayan bir disiplin. Etik değerler, olgulardan farklı bir yapıda olduğu için, onlar hakkında sağlıklı argümanlar geliştirmek kolay değil. Bugünden itibaren etik üzerine çalışmaya başlıyorum. Zamanı geldi. Kafamda az çok billurlaşmış bir çerçeve var ama yetersiz, kısmen bulanık ve içi büyük ölçüde boş. Etik değerlerin evrenselliğinden söz edilebilir mi? İrade ile etik arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir? Sosyo-ekonomik koşullar irademiz üzerinde ne kadar belirleyicidir? Özgürlük ve sorumluluk arasında nasıl bir denge kurulmalıdır? Bu iki kavram birbirini dışlar mı? Peki serbestiyet ve özgürlük arasında bir ayrım yapılabilir mi? İyilik ve kötülük arasındaki fark keskin çizgilerle belirlenebilir mi? Yoksa aralarında yalnızca bir derece farkı mı vardır? Herhangi bir davranış, eylem ya da olayın iyi ya da kötü olduğuna karar verirken ölçütümüz ne olmalıdır? Olgularla değerler farklı mahiyette olsalar da, aralarında ne tür bir ilişki vardır? Olgular değerlerin sorgulanmasına ve dönüşümüne yol açar mı? Eylemlerimizi sonuçlarına bakarak mı, yoksa niyete bakarak mı değerlendirmeliyiz?

Daha okumam gereken çok kitap var. Alışveriş sepetimi doldurdum. İş-güçten arta kalan zamanlarda bol bol okuyup not tutacağım. Bu konuda Platon şunu der, Aristoteles bunu der, Kant etiğinde ise durum şudur gibi kitabi bilgilere sahibim ama bu ezberler pek bir şey ifade etmiyor. Umarım okudukça konuya daha iyi nüfuz edebilirim ve bulanık noktalar iyice billurlaşır. Acelesi yok.



Nietzsche'nin çok beğendiğim sözleri:


"Hem bana öyle geliyor ki en kaba söz, en kaba mektup bile susmaktan daha iyi yüreklice, daha dürüstçedir. Susanlar, hemen her zaman, içten gelen incelikten, nezaketten yoksundurlar; bir itirazdır susku; yutmak zorunlu olarak kötü kılar kişiyi, –mideyi bile bozar, susanların hepsi de sindirim bozukluğu çekerler."

Friedrich Nietzsche, Ecce Homo, İthaki Y., s. 20.

Tartışma:

Selçuk U.: Icim rahatladi valla bazen kendi kendime cok kiziyordum her halta ne karisiyorsun diye. Kendimi yurekli gördüğüm icin degil aslinda tahammul edemedigim icin. Kendimle ilgi veya ilgisiz. Sonuc ise cogu zaman yalnızlık. Ama sindirimim iyi calisiyor. Ve cok kiziyorum bazilarina cunku onlar akilli ya hic konusmazlar ve sadece sessizce aralarinda yakinip dururlar.

Tamer: Selçuk Hocam, gerektiğinde ses çıkartmak bence her halta karışmak olarak görülmemeli. Ben Nietzsche'nin sözünden şunu anlıyorum: Suskunluğum asaletimdendir gibi beylik laflar lakırdıdan ibaret. En kaba söz bile susmaktan daha incedir. Sustukça kötüye ses çıkartmamış, hatta dolaylı olarak kötüyü desteklemiş, dolayısıyla biz de kötü olmuş oluruz. Düşüncelerini kendine saklayıp karşındaki insanın yüzüne samimiyetsizce "haklısın" ya da "aynen" demek hem kötülük etmektir, hem de kişinin sağlığını bozabilir  Hani derler ya "hep içine atıyorsun, sonra sıkıntı oluyor", o hesap Nietzsche, "suskunluğum asaletimdendir" ve "susmak en güzel cevaptır" gibi beylik laflara güzel dokundurmuş. Gerçi suskunluğu yücelten bu lafların modası geçti gibi. İki-üç sene önce çok yaygındı.

Serdar Ö.: Belli bir noktadan sonra "sesi" anlamak istemeyen ya da anlama yetisinin gelişmemişliği dolayısıyla "ben herşeyi bilirim" diyen insandan uzaklaşmak en iyi çözüm gibi... Nietzche Böyle Buyurdu Zerdüşt'de de böyle yapmıştı. Nihayetinde kudretlerimizi, anlama yetisi gelişmiş olan insanlar üzerinde harcamalıyız gibi geliyor bence.

Tamer: Bu sıralar paylaşılıyor: Bir dedlille kırk alimi ikna ettim, kırk delille bir cahili ikna edemedim diye bir söz. Sesi anlamak istemeyen insandan uzaklaşmakta yarar var, doğru. Yeter ki bu "her şeyi ben bilirim" diyen kişiler hayatımıza müdahil olmasın. Hayatı bize zehir etmesin. Müdahale ettikleri esnada susmamak, konuşmak gerek bence.