20 Mart 2014 Perşembe

Kim-ki-Duk'un Mevsimleri Üzerine


Bahar, Yaz, Güz, Kış ve Bahar, 2003 yapımı bir başyapıt. Güney Kore'li yönetmen Kim-ki-Duk'un, Bin Jip (Boş Ev) adlı filmini hep duyardım ama hiç izlememiştim. Kendisiyle tanışmaya Mevsimler vesile oldu. Bin Jip ise izleyeceğim sıradaki film. Aşağıda yazacaklarım filmin içeriğine dair ipuçlarından fazlasını verebilir. Bu konuda hassasiyet sahibiyseniz okumayın.

Mevsim bahar. Çocukluk yılları. Görünüşle gerçek arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar toy olunan dönemler. Cehalet kişinin sonu olabilir. Zehirli bir bitkiyi, zehirsiz olanından ayırt etmek mümkün olmaz -ne de olsa ikisi de dışarıdan bakınca aynıdır. Bir öğretmenin kılavuzluğuna muhtaçtır çocuk. Koruyup kollanması gerekir. Sınırsız serbestiyet onun sonunu getirebilir. Küçücük bir çocuğun tehlikeye tereddütsüz atılmasında, bir iğneyi yutmaya çalışmasında, inşaatlarda oynama merakında olduğu gibi. Öte yandan çocukluk döneminin sırf masumiyet ile dolu olduğu söylenemez. İlk Günah'ın taşıyıcısı olmasının yanı sıra, aklını kötüye kullanabilme iradesine de sahip olan insan yavrusu, hayvanlara işkence etmekten zevk alabilir. Muhteşem bir doğa manzarasının orta yerinde yaşıyor olmak, bu güzelliğin altında tehlikeleri de barındırır. Yılanlar örneğin, öğretmen çocuğa yılanlardan sakınmasını salık verse de, asıl tehdit insanoğludur. Ne balık, ne kurbağa, ne de yılan kurtulur insanın şerrinden. Aklını kötü bir iradeye tabi tutmakla dilerse güzelim bir ormanı yakıp kül edebilir insanoğlu. Bu noktada öğretmen kısasa kısas ilkesini hayata geçirir ve çocuğun hayvanlara yaptığı zulmün aynısını çocuğa yapar. Bu sahneler bizi rahatsız eder; zira söz konusu olan sadece bir çocuktur. Gelgelelim cezalandırılmadığı sürece, hayvanları soktuğu duruma kendisi düşürülmediği sürece mesajı alacak da değildir. "Eden bulur!" inanışını kanıksamamıştır öğretmen. İlahi adaletten medet ummak yerine, çocuğun, yaptığı kötülüğün bilincine varması için, ona kılavuzluk etmeye devam edecektir. En nihayetinde çocuk -hata ettiğini travmatik bir biçimde anlayarak- bilinçlenir.

Mevsim yaz. Gençlik yılları. Tilmizin maruz kaldığı eğitim onu çokça şekillendirmiş görünse de, görüntünün altında yatan arzular depreşmeye başlamıştır artık. Tutkunun egemenliği altındaki bir bedene söz geçirmek olanaksızdır. Arzuların yarattığı zelzele ile birlikte, eğitimle yerleşmiş kurallar sarsılmaya, otorite umursanmamaya başlamıştır. Öğretmen bu noktada Apollon ya da Süperego iken, tilmiz Dionysos ya da ID'i temsil eder. Yaz mevsiminde Dionysos hükmünü ilan etmiştir artık. Makul, ölçülü, rasyonel ve öngörülebilir olanın elinin tersiyle bir kenara itilip, ortaya çıkan boşluğun duygular, içgüdüler, ölçüsüzlük ve anı yaşamakla dolduğu bu dönemde öz-denetim askıya alınır. Zaten tilmizi inziva mekanında zorla tutan da yoktur. Bir sandal ve bir kapı vardır topu topu. O kapı tamamen simgeseldir zaten, kimse kimseyi zorla tutmaz. Dilediği an, yalnızca maneviyatın odakta olduğu yaşam, terk edilebilir. Öğretmenin öngörüsü ise maalesef gerçekleşecektir: "Şehvet, sahiplenme duygusunu uyandırır ve bu durum cinayete neden olur" derken, kontrolsüz gücün güç demek olmadığını, akıl ile yönetilmeyen, sınırsızca serbest bırakılmış vahşi benliğin kişinin kendisini felakete sürükleyeceğini kasteder.

Mevsim güz. Yaş 30. 32 yaşında olduğum için kendimi artık genç hissetmemeli miyim diye sordum kendime. Düşündüm de, 14-22 yaşları arası gençlik sayılabilir belki. Her yaş güzel olsa da, Dionysos'un hükmü hızla Apollon tarafından sona erdiriliyor yirmili yaşların sonlarına doğru. Tilmiz, öğretmenin öngörüsünü gerçekleştirir ve yıllar sonra -inviza mekanı olan- göl evine geri döner. Bu kez sığınmak için. Öğretmen, yıllar önce "senin sevdiğini başkaları da sevecek, bunu göze al, sevileni herkes sever" gibi sözler etmiştir. Arzu nesnesi paylaşılmak istenmeyeceği için yok edilmesiyle sorunun çözüleceği sanılacaksa da, ortaya çıkan koca bir çözümsüzlükten başka bir şey değildir. Bu nedenle bir adım daha ileri gidip, arzu öznesini de yok etmek, yani kendi varoluşunu sonlandırmak ister. Gelgelelim, başkalarının hayatına son vermek, kendi hayatına son vermekten çok daha kolay olduğu için bunu başaramaz. Yaşama arzusu baskın gelir. Yapacağı tek şey, birikmiş hınç ve nefretini bir meşgale bularak iyi yönde kanalize etmektir. Odak noktasını kendi zihninden dışarıya, özneden nesneye kaydırmak en büyük ferahlamadır muhtemelen. Derken çilesini doldurmak için oradan -mecburen- ayrılır. 

Mevsim kış. Kırklı yaşlar. Göl buz tutmuş durumda. Çilesini dolduran tilmiz olgunlaşmış. Belki de bu yüzden sandala bile binmek zorunda değil. Hızlı adımlarla, buzun üzerinde, inzivahaneye yürüyor. Arzularına karşı verdiği savaşı belli ki kazanmış. Gerçi doğa bu, zaten tutku zamanla, kendiliğinden azalacaktı. Artık yalnızca zihnini denetlemekle değil, bedenini terbiye etmekle de ilgilenecektir. Tilmiz, arzular dünyasını geri plana itmişse de, bedensel varlığını inkar etmiş değildir. Beden ve zihin karşılıklı denge durumuna geldiğinde kişi huzurlu olur. Bir yandansa bahar yaklaşmakta, buzlar erimektedir. Gayrimeşru bir çocuk bırakılır kulübeye. Öğretmen çoktan toprağa karışmış, tilmiz ise göl evinin yeni sahibi olmuştur. Anlarız ki kendisi de bir öksüz idi. İnzivahane, kulübe, göl evi ya da tapınak, ne dersek diyelim, kimsenin malı değildir aslında, tıpkı bu dünyanın kimseye kalmayacağı gibi, zamanını dolduran kişi oradan ayrılır. Göl evi, içinde yaşadığımız dünyanın ta kendisidir. Emaneten ikamet ettiğimiz, çilemizi doldurduğumuz ve günü geldiğinde yeni kuşaklara bırakıp terk ettiğimiz. 

Bahar tekrar gelmiştir. Yeni bir çocuk, yine insanı insan yapan aklı kötüye kullanmaktadır. Hayat hep bir döngüden ibaret gibi görünse de bazı ayrıntılara dikkat etmek gerekir: Bu kez öğretmen tilmize ceza vermez. Şiddet şiddeti doğurmuştur bir önceki dönemde, belki de bu yüzden çocuğa şiddet uygulamaz -ne de ceza verir. 

Çocuk ceza almadığı halde şeyler içinde bir şey olduğunun bilincine varabilecek midir? Kendisini başkalarının ve başka varlıkların yerine koyma becerisini geliştirebilecek midir? Kılavuz olmaksızın, öğretmenini aşarak, daha üst bir aşamaya mı geçecek, yoksa Amerika'yı her seferinde yeniden keşfeder gibi, sıfırdan başladığı için yerinde mi sayacaktır? Kendisi de ileride bir tilmiz edindiği vakit, ona aynı serbestiyet hakkını tanıyacak mıdır? Hak ve ödev, serbestiyet ve sorumluluk dengesi nasıl kurulacaktır? Öğretmenin kılavuzluğu olmaksızın çocuk farklı bir etik mi geliştirecektir? Dionysos zincirlerinden tamamen azat mı olacak, yoksa dış-denetimin yokluğunda aşırı bir öz-denetim mi ortaya çıkacaktır?

Film bu sorulara açık seçik yanıtlar vermiyor. Sakin, huzurlu bir ruh halindeyken izlenmesi gereken, inziva isteği uyandıran, insana ve dünyaya dair bir başyapıt. O simgesel kapı hepimize açık aslında; ama cesaret edip girmek, maddiyattan ve sistemden tamamen uzak bir şekilde, kendi ihtiyaçlarını kendi başına sağlayarak ve üstelik tek başına yaşamak kolay iş değil.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.