23 Mart 2014 Pazar

Uzay/Zaman, Bilincin Özdeşliği ve Müt'a Nikahı


'Nesneler artık dünya/uzay eğikliğinin sonucu değişime uğrarlar. Bu aynı zamanda onların kendi özdeşliklerini koruyamaz hale geldiklerinin klasik bilimin keskin çizgilerle ayırdığı uzam-nesne arasındaki ilişkinin modern bilimle birlikte bir tür heterojen ilişki içerisinde olduklarını tanıtlamaktadır. (Merleau-Ponty M, 2010)''

Uzayın homojen bir boşluktan ibaret olmayıp bükülen bir yapıya sahip olduğunun Einstein ile anlaşılmasının ve 1919'da Eddington deneyiyle bu kuramın deneysel olarak kanıtlanmasının ardından tartışılmaz bir gerçek oldu yukarıda söylenenler. Yine de Newton fiziğinin bir kenara atıldığı söylenemez. Güneş sistemi dahilinde Newton fiziği müthiş öngörü olanakları sağladı. Ama Güneş sisteminin ötesinde, daha büyük ölçekte, tüm uzay ele alındığında Newton fiziği yetersiz kaldı, Einstein'ın genel görelilik kuramı ile kapsam genişledi. Bir anlamda genel görelilik kuramı, klasik fiziği kapsayarak aştı (aufhebung). Nesnenin kendisiyle özdeş kalması mühim bir felsefi mesele. Yine de fizik nesnenin özdeşliğinin sekteye uğramış olması, bilincin özdeşliğini sekteye uğratmaz. Farklı zamanlarda bilirim ki ben aynı ben'imdir. Bilinç zamandan muaf olmakla, uzay/zamanı a priori kendinde taşımakla kendini tanır. Tüm duyumlara eşlik eden tek bir bilincim vardır. İşte tam da o bilinç benim farklı zamanlarda aynı ben olduğumu işaret eder. Etiğe buradan varırız. Eğer ben Herakleitos'un dediği gibi, bir sonraki anda farklı bir ben isem, eğer benliğim bir süreklilik arz etmiyorsa, aynı nehirde iki kez yıkanılmazsa, her zaman parçasında yeniden sıfırdan kurulan bir deneyim dünyası söz konusuysa, o halde sorumluluk almam için hiçbir gerekçe kalmaz. Sorumluluk sahibi olmam, sözümü tutmam, karşımdakine güven vermem vs. için bir sonraki andaki ben ile şimdiki ben'in aynı olduklarını varsaymam gerekir. Bilincin uzay/zamandan muaf, öncel, onun biçimsel taşıyıcısı olmasından, hayatın anlamına dair mühim meseleler olan iradenin özgürlüğü ve ruhun ölümsüzlüğü gibi konularda metafizik çözümlere varabiliriz. Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük'te yapılan tam da budur. Teşekkürler Orhan Miçooğulları. Bazen bir alıntı domino etkisine neden olur.



Müt'a nikahı muhabbetleri dönüyor. 25 Mart'ta çıkacak kasetle birlikte Tayyip'in ailesiyle birlikte Malezya'ya yerleşeceği, oradan sığınma hakkı talep ettiği konuşuluyor.

Belki bana katılmayacaksınız ama açık söyleyeyim, kimsenin özel hayatı beni ilgilendirmez. Ne halt yemişse yemiştir. Yapmıştır, yapmamıştır, umrumda değil. Şu ana kadar ortaya serilmiş kirli çamaşırlarla birlikte hükümetin çoktan düşmesi gerekirdi. Dün tüm ses kayıtlarının ham halleri yayınlandı. İsteyen bilim kuruluna, bilim insanına, isterlerse Harvard'a göstersinler. Kayıtlar gerçek. Üstelik bu bireysel bir suç değil; zira örgütlü hareket ediliyor. Kayıtlardaki tüm kişiler birbiriyle bağlantılı. Yapılanları, "İran'a ambargo uygulandığı için ticaret amacıyla paravan kişi kullanılıyor, o da Reza Zarrab'dır" diye savunuyordu AKP medyası bir ara. Oysa (1) AKP yönetimindeki kişilerin ve ailelerinin aşırı zenginleşmiş olmaları; (2) Reza Zarrab'ın ses kayıtlarında hükümet mensuplarına 30-40 bin dolarlık Rolex saat vermekten tutun da telekız ayarlanmasına kadar her ayrıntının mevcut olması bu tezi çürütüyor.

Çok özür dileyerek paylaşmak zorundayım ki Reza Zarrab bir kayıttta "annemin babası derdi ki .rospu ile memurun bahşişini başında verin derdi" ifadesini kullanıyor. Yolsuzluklar yapılmadan önce "bahşiş", yani rüşvet veriliyor anlayacağınız. Eğer bu adam paravan olsaydı, İran ile gizli yapılan ticarete aracılık eden bir fail olsaydı, ne diye hükümet yetkililerine rüşvet versin ki? İran ile ticaretin bedeli birilerinin zenginleşmesi ve rüşvet yemesiyse olmaz olsun öyle ticaret. Devlet mi yönetmişler, kabile mi belli değil. Zaten İran'da da bir yolsuzluk operasyonu başlatılmış. 

Müt'a nikahı meselesine dönersek, özellikle mütedeyyin kesimde varolan "Erdoğan sevdalısı" olma sendromuna bir son vereceği kesin olsa da, şahsen bu adamların cinsel yaşamları beni ilgilendirmiyor. Kayıtlar çıkarsa Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal gibi onurlu bir tutum sergileyip istifa eder mi? Bilmem artık. Beni ilgilendiren yapılan yolsuzluklar, özgürlükler üzerine yapılan baskı, belirli bir ideolojiyle yeni nesilleri toplum mühendisliğine tabi tutmak, kendi yaşam tarzlarını dayatmaları gibi konular.

Twitter'a erişimin engellenmesine gelince, ne diyeyim, komik. Hünkarımız öyle arzu etmişler demek ki. Unutmadan, bizim gibi düşünmeyen insanlarla, küfür etmeden konuşun bence. Farklı kesimlerin iletişim kurması gerekiyor. Bizim derdimiz AKP ile ise yurttaşlara çatmamamız lazım. Bizim derdimiz birbirimizle değil. Biz birbirimizi yersek filler tepişir, çimenler ezilir. Hep aynı döngüye hapsolmuş oluruz. Hep kendimiz gibi insanlarla iletişim kurduğumuz vakitse birbirimizi onaylar dururuz: Yerinde saymak, en kötü durum.

Ülke ülke değil yalan rüzgarı dizisi olmuş. Ben bu akşam Kim-ki-Duk'un Bin Jip (Boş Ev) adlı filmini izleyeceğim. Fazla kafayı takmamak lazım. Herkese iyi haftasonları!

Tamer Ertangil.

20 Mart 2014 Perşembe

Kim-ki-Duk'un Mevsimleri Üzerine


Bahar, Yaz, Güz, Kış ve Bahar, 2003 yapımı bir başyapıt. Güney Kore'li yönetmen Kim-ki-Duk'un, Bin Jip (Boş Ev) adlı filmini hep duyardım ama hiç izlememiştim. Kendisiyle tanışmaya Mevsimler vesile oldu. Bin Jip ise izleyeceğim sıradaki film. Aşağıda yazacaklarım filmin içeriğine dair ipuçlarından fazlasını verebilir. Bu konuda hassasiyet sahibiyseniz okumayın.

Mevsim bahar. Çocukluk yılları. Görünüşle gerçek arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar toy olunan dönemler. Cehalet kişinin sonu olabilir. Zehirli bir bitkiyi, zehirsiz olanından ayırt etmek mümkün olmaz -ne de olsa ikisi de dışarıdan bakınca aynıdır. Bir öğretmenin kılavuzluğuna muhtaçtır çocuk. Koruyup kollanması gerekir. Sınırsız serbestiyet onun sonunu getirebilir. Küçücük bir çocuğun tehlikeye tereddütsüz atılmasında, bir iğneyi yutmaya çalışmasında, inşaatlarda oynama merakında olduğu gibi. Öte yandan çocukluk döneminin sırf masumiyet ile dolu olduğu söylenemez. İlk Günah'ın taşıyıcısı olmasının yanı sıra, aklını kötüye kullanabilme iradesine de sahip olan insan yavrusu, hayvanlara işkence etmekten zevk alabilir. Muhteşem bir doğa manzarasının orta yerinde yaşıyor olmak, bu güzelliğin altında tehlikeleri de barındırır. Yılanlar örneğin, öğretmen çocuğa yılanlardan sakınmasını salık verse de, asıl tehdit insanoğludur. Ne balık, ne kurbağa, ne de yılan kurtulur insanın şerrinden. Aklını kötü bir iradeye tabi tutmakla dilerse güzelim bir ormanı yakıp kül edebilir insanoğlu. Bu noktada öğretmen kısasa kısas ilkesini hayata geçirir ve çocuğun hayvanlara yaptığı zulmün aynısını çocuğa yapar. Bu sahneler bizi rahatsız eder; zira söz konusu olan sadece bir çocuktur. Gelgelelim cezalandırılmadığı sürece, hayvanları soktuğu duruma kendisi düşürülmediği sürece mesajı alacak da değildir. "Eden bulur!" inanışını kanıksamamıştır öğretmen. İlahi adaletten medet ummak yerine, çocuğun, yaptığı kötülüğün bilincine varması için, ona kılavuzluk etmeye devam edecektir. En nihayetinde çocuk -hata ettiğini travmatik bir biçimde anlayarak- bilinçlenir.

Mevsim yaz. Gençlik yılları. Tilmizin maruz kaldığı eğitim onu çokça şekillendirmiş görünse de, görüntünün altında yatan arzular depreşmeye başlamıştır artık. Tutkunun egemenliği altındaki bir bedene söz geçirmek olanaksızdır. Arzuların yarattığı zelzele ile birlikte, eğitimle yerleşmiş kurallar sarsılmaya, otorite umursanmamaya başlamıştır. Öğretmen bu noktada Apollon ya da Süperego iken, tilmiz Dionysos ya da ID'i temsil eder. Yaz mevsiminde Dionysos hükmünü ilan etmiştir artık. Makul, ölçülü, rasyonel ve öngörülebilir olanın elinin tersiyle bir kenara itilip, ortaya çıkan boşluğun duygular, içgüdüler, ölçüsüzlük ve anı yaşamakla dolduğu bu dönemde öz-denetim askıya alınır. Zaten tilmizi inziva mekanında zorla tutan da yoktur. Bir sandal ve bir kapı vardır topu topu. O kapı tamamen simgeseldir zaten, kimse kimseyi zorla tutmaz. Dilediği an, yalnızca maneviyatın odakta olduğu yaşam, terk edilebilir. Öğretmenin öngörüsü ise maalesef gerçekleşecektir: "Şehvet, sahiplenme duygusunu uyandırır ve bu durum cinayete neden olur" derken, kontrolsüz gücün güç demek olmadığını, akıl ile yönetilmeyen, sınırsızca serbest bırakılmış vahşi benliğin kişinin kendisini felakete sürükleyeceğini kasteder.

Mevsim güz. Yaş 30. 32 yaşında olduğum için kendimi artık genç hissetmemeli miyim diye sordum kendime. Düşündüm de, 14-22 yaşları arası gençlik sayılabilir belki. Her yaş güzel olsa da, Dionysos'un hükmü hızla Apollon tarafından sona erdiriliyor yirmili yaşların sonlarına doğru. Tilmiz, öğretmenin öngörüsünü gerçekleştirir ve yıllar sonra -inviza mekanı olan- göl evine geri döner. Bu kez sığınmak için. Öğretmen, yıllar önce "senin sevdiğini başkaları da sevecek, bunu göze al, sevileni herkes sever" gibi sözler etmiştir. Arzu nesnesi paylaşılmak istenmeyeceği için yok edilmesiyle sorunun çözüleceği sanılacaksa da, ortaya çıkan koca bir çözümsüzlükten başka bir şey değildir. Bu nedenle bir adım daha ileri gidip, arzu öznesini de yok etmek, yani kendi varoluşunu sonlandırmak ister. Gelgelelim, başkalarının hayatına son vermek, kendi hayatına son vermekten çok daha kolay olduğu için bunu başaramaz. Yaşama arzusu baskın gelir. Yapacağı tek şey, birikmiş hınç ve nefretini bir meşgale bularak iyi yönde kanalize etmektir. Odak noktasını kendi zihninden dışarıya, özneden nesneye kaydırmak en büyük ferahlamadır muhtemelen. Derken çilesini doldurmak için oradan -mecburen- ayrılır. 

Mevsim kış. Kırklı yaşlar. Göl buz tutmuş durumda. Çilesini dolduran tilmiz olgunlaşmış. Belki de bu yüzden sandala bile binmek zorunda değil. Hızlı adımlarla, buzun üzerinde, inzivahaneye yürüyor. Arzularına karşı verdiği savaşı belli ki kazanmış. Gerçi doğa bu, zaten tutku zamanla, kendiliğinden azalacaktı. Artık yalnızca zihnini denetlemekle değil, bedenini terbiye etmekle de ilgilenecektir. Tilmiz, arzular dünyasını geri plana itmişse de, bedensel varlığını inkar etmiş değildir. Beden ve zihin karşılıklı denge durumuna geldiğinde kişi huzurlu olur. Bir yandansa bahar yaklaşmakta, buzlar erimektedir. Gayrimeşru bir çocuk bırakılır kulübeye. Öğretmen çoktan toprağa karışmış, tilmiz ise göl evinin yeni sahibi olmuştur. Anlarız ki kendisi de bir öksüz idi. İnzivahane, kulübe, göl evi ya da tapınak, ne dersek diyelim, kimsenin malı değildir aslında, tıpkı bu dünyanın kimseye kalmayacağı gibi, zamanını dolduran kişi oradan ayrılır. Göl evi, içinde yaşadığımız dünyanın ta kendisidir. Emaneten ikamet ettiğimiz, çilemizi doldurduğumuz ve günü geldiğinde yeni kuşaklara bırakıp terk ettiğimiz. 

Bahar tekrar gelmiştir. Yeni bir çocuk, yine insanı insan yapan aklı kötüye kullanmaktadır. Hayat hep bir döngüden ibaret gibi görünse de bazı ayrıntılara dikkat etmek gerekir: Bu kez öğretmen tilmize ceza vermez. Şiddet şiddeti doğurmuştur bir önceki dönemde, belki de bu yüzden çocuğa şiddet uygulamaz -ne de ceza verir. 

Çocuk ceza almadığı halde şeyler içinde bir şey olduğunun bilincine varabilecek midir? Kendisini başkalarının ve başka varlıkların yerine koyma becerisini geliştirebilecek midir? Kılavuz olmaksızın, öğretmenini aşarak, daha üst bir aşamaya mı geçecek, yoksa Amerika'yı her seferinde yeniden keşfeder gibi, sıfırdan başladığı için yerinde mi sayacaktır? Kendisi de ileride bir tilmiz edindiği vakit, ona aynı serbestiyet hakkını tanıyacak mıdır? Hak ve ödev, serbestiyet ve sorumluluk dengesi nasıl kurulacaktır? Öğretmenin kılavuzluğu olmaksızın çocuk farklı bir etik mi geliştirecektir? Dionysos zincirlerinden tamamen azat mı olacak, yoksa dış-denetimin yokluğunda aşırı bir öz-denetim mi ortaya çıkacaktır?

Film bu sorulara açık seçik yanıtlar vermiyor. Sakin, huzurlu bir ruh halindeyken izlenmesi gereken, inziva isteği uyandıran, insana ve dünyaya dair bir başyapıt. O simgesel kapı hepimize açık aslında; ama cesaret edip girmek, maddiyattan ve sistemden tamamen uzak bir şekilde, kendi ihtiyaçlarını kendi başına sağlayarak ve üstelik tek başına yaşamak kolay iş değil.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

1 Mart 2014 Cumartesi

Yeni Kitabım Çıktı: Biri Bilim Masaldır mı Dedi?

Biri Bilim Masaldır mı Dedi?
Bu kez yeni bir yazı değil, yeni kitabımın arka kapak yazısını ve kitaptan iki alıntı paylaşmak istedim. Kitabı büyük kitabevlerinde ve kitap satış sitelerinde bulabilirsiniz. Kitabın arka kapak yazısı şöyle:

"Paul Karl Feyerabend (1924-1994) yalnızca bilim felsefesi çalışanlar için değil fakat tüm bilim camiası, giderek tüm bireyler için önemli bir filozoftur; zira onun düşüncelerinin etkilerini günümüzde gerek yazılı ve görsel basında, gerek sosyal medyada, hatta gündelik yaşamımızın hemen her alanında görmek mümkündür.

Bilginin kişilere ve toplumlara göre değişken olduğu inancının, başka bir deyişle bilişsel göreciliğin hepimizin içine işlediği günümüzde, sağlıklı düşünme olanakları bir hayli kısıtlanmış görünüyor. Gündemi takip ettikçe görüyoruz ki, ayaklarımızın altında nesnel bir zeminin kalmadığı, sağlıklı bir tartışma ortamının ortadan kalktığı, gerekçe ve kanıtların önemini yitirdiği ve herkesin kendi inandığı kanaati ödün vermeksizin savunduğu bir ortamda, geriye kalan yalnızca bir sağırlar diyaloğu oluyor. Herhangi bir sınamaya tabi tutulamayan, dolayısıyla yanlışlanamayan kanaatlerin doldurduğu toplumsal yaşam adeta bir savaş meydanına dönüyor. Geriye ise –hep varsayıldığı üzere- bir hoşgörü ortamı değil fakat –maalesef- bir kuvvetler mücadelesi kalıyor. Sonuç: Güçlü olan haklıdır; yani aklın ölümü.

Bu kitapta Feyerabend’in bilim felsefesi hem tanıtılmakta, hem de epistemolojik ve politik açıdan eleştirilmektedir. Bilişsel göreciliğin eğitimde, politikada ve gündelik yaşamda egemen hale gelmesi halinde ortaya çıkabilecek ve çıkmış olan sorunlar gösterilmekte ve Feyerabend’in tüm eleştirilerine karşın bilimsel yöntemin hakkı teslim edilmektedir. Günümüzde –kutsal olmak iddiasında olmadığı ve tam da bu yüzden savunmasız olduğu için- modern bilime karşı yapılan saldırılar bu denli yoğunken, bilimin bir savunmasını yapmak, toplumun her hücresine sirayet etmiş olan kafa karışıklığını gidermek açısından da hayati önem taşımaktadır."

Kitaptan bir alıntı:

"Bilimsel yöntemin esasen günlük yaşamdaki akıl yürütmelerden farkı yoktur. Örneğin, eve yeni giren birisi sırılsıklam bir haldeyse, dışarıda havanın yağışlı olduğunu düşünmemiz için ortada makul bir gerekçe vardır. Bir cinayetin failinin belirli bir kişi olduğu iddia edildiğinde, neye dayanılarak bu iddianın ortaya atıldığını sorarız. Eğer zanlının parmak izleri olay mahallindeki ve maktulün üzerindeki parmak izleriyle uyuşursa, zanlıyı olay saatinde olay mahallinde ya da civarda görenler olmuşsa ve ortada kamera kayıtları varsa, zanlının, cinayetin faili olduğuna inanmamız için ortada kanıtlar var demektir. Hal böyleyken, sokaktan geçen herhangi birisinin değil de, bu kanıtların işaret ettiği kişinin zanlı olarak değerlendirilmesi daha rasyonel bir seçenek olacaktır. Bilimsel kuramların değerlendirilmesi de bu örnekle benzerdir. Ele alınan kuram çok estetik, kulağa hoş gelen, toplumsal önyargılarımızı okşayan, inançlarımızla uyumlu, müthiş bir deha ürünü vb. olabilirse de, esas olan, olgusal kanıta sahip olup olmadığı ve bunun yanı sıra öndeyi, açıklama, yalınlık ve tutarlılık gibi epistemik ölçütleri karşılayıp karşılamadığı, ya da ne kadar karşıladığıdır. Feyerabend, olguların sanıldığı kadar önemli olmadığını söylerken, alternatif olarak karşı-tümevarım yöntemini salık verecek, böylelikle kuramların olgularla değil fakat başka kuramlarla, hatta bilimsel olmayan her tür iddiayla karşılaştırılmasını söyleyecek, ancak bu öneriyi kabul etmemiz için yeterli gerekçe sunmayacaktır."

Bir alıntı daha:

"Feyerabend’in bilime getirdiği eleştirilere genel olarak bakıldığında, ortaya çıkan en önemli sorunlardan birisinin, onun bilime ciddi bir alternatif sunmaması olduğu söylenebilir. Modern bilimi reddettiğimizi varsayalım. Tüm hipotezler ve kuramlar birer kanaatten ibaret olsun. Mantıksal akıl yürütme bir kenara bırakılsın. Değerlendirmeler yapılırken empirik kanıta ve epistemik ölçütlere başvurulmasın. Böyle bir durumda alternatif nedir? Süslü püslü bir retorik mi? Kutsal kitaplar mı? Yerleşik gelenekler mi? Toplumsal önyargılar mı? Gizemcilik mi? Otorite sayılan kişilerin sözleri mi? Bilime ve bilimsel metodolojiye eleştiri getirmek elbette makuldür; zaten bilim felsefesinin görevlerinden birisinin de bu olduğu söylenebilir. Öte yandan, bilime topyekûn bir karşı çıkış, alternatifin ne olduğu sorusuna yanıt vermeyi de gerektirmektedir. Bilime Feyerabend tarafından getirilen eleştirilerin ve daha genel olarak epistemik göreciliğin, daha ziyade geleneksel ve dogmatik kişi ve kurumlarca destekleneceğini öngörmek mümkündür. Papa’nın doktrin konularındaki uzmanı Kardinal Ratzinger’in, Parma’da Galileo hakkında yaptığı bir konuşmasında, görüşlerini desteklemek için Feyerabend’i anmış olmasının, Feyerabend’in bilim eleştirisinin irrasyonalist çevrelerce nasıl da sahiplenildiğinin somut bir göstergesi olduğu söylenebilir."

Kitabı satın almak isterseniz, kitapyurdu bağlantısı şu: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=686272


İyi okumalar,
Tamer Ertangil.