4 Şubat 2014 Salı

Facebook'un Sonu Gelecek mi?


Twitter aldı başını gitti. Herkes daha bir kendisi gibi orada. Sözünü sakınmıyor kimse. Köşeli sözler edebiliyor. Tumblr desen insanların bilinçaltını açığa vurduğu bir ortam. Facebook ise öz-denetim ve oto-sansürün arttığı, mahalle baskısını üzerinizde hissettiğiniz bir mecraya dönüştü. Son zamanlarda AKP karşıtlığı gibi ortak bir noktada buluşulmuş olunmasa, çoğu insanın ciddi anlamda sorgulayandüşüncelere açık olmadığını düşünüyorum. Herkes önkabulleriyle mutlu gibi. Bir filmde oyuncu şöyle diyordu: "Ben tabu severim!" Diyelim ki adamın teki bir grupta farklı, eleştirel, marjinal diyebileceğim bir paylaşım yaptı, "sağduyu" çetesi anında saldırıya geçiyor. Yazan/çizen, takip etmeyi sevdiğim bazı arkadaşları görmez oldum buralarda ve arkadaş listeme şöyle bir baktım da Facebook hesaplarını iptal etmişler meğerse. Hak veriyorum. Şu aşamada şahsen hesabımı iptal etmem ama Twitter ve diğer yeni ağlar bu denli gelişir, insanlara yeni insanlarla iletişim kurma ortamı sağlarken Facebook gitgide muhafazakar bir hale dönüşmeye devam ederse sonu yakındır. Her sosyal mecra bir yükseliş dönemi yaşıyor, sonra çöküşe geçiyor. Birisi Facebook artık "cool" olamıyor, çok parası olduğu için "cool" uygulamaları satın alıyor ayakta kalmak için diye yazmış.

Belki de bir blog açmış olmam yavaşça bu mecradan uzaklaşmamı, soğumamı sağladı. Zaten burayı da bir blog gibi kullanıyordum son zamanlarda. Bloguma yazdığımı buraya yapıştırıyordum. Peki insan neden blog açar, yazılar yazar? Başkaları okusun diye. Facebook ise başkalarına ulaşma imkanı sağlamıyor çoktandır. Bir sosyal ağ yeni insanlara ulaşma imkanını ortadan kaldırmışsa ve kişinin paylaşımlarını yaparken otosansür uygulamasına neden oluyorsa o sosyal ağın sonu yakındır.

Kimseyi suçlamıyorum. Kişilerden değil de genel olarak ortamdan, atmosferden bahsetmeye çalıştım dilim döndüğünce.

İngilizce olacak ama eski bir Google çalışanı ne güzel yazmış:

"Now that social networking has become universal, we’ve become increasingly sensitive to what we share on Facebook. Speaking on a stage in front of a mixed audience of family, friends, and acquaintances makes it hard for most of us to be our genuine and authentic selves. As a result, we tend to see people sharing only their proudest moments in an attempt to portray their best selves. We filter too much, and with that, we lose real human connection."

Tamer Ertangil.

Yorumlar (EK):

Serdar Öztürk: Bazı şeylerin bedelini göze alarak eylemde bulunmak kolay verilebilecek bir karar değildir... Nihayetinde söylem (sansür söylemi) insanların zihinlerine girmişse bir kere, onlar, sadece bilinçaltından gelen sesler değil, bilinçli ve bilinçüstü düşünüşle kendilerine hakim olma ve de kendilerini olduklarından farklı gösterme pozlarını takınırlar. Gelgelelim şu görüşe katılamıyorum: Kendin olmak yerine olmak istediğin gibi davranmanın sorunlu olduğuna dair fikre. Bence, insan Shakesper'in dediği gibi teatral sahada oynayan bir oyuncu ve maskelere ihtiyaçları var. Bazen maske takarak bazen dingince davranarak ve takmayarak hareket ederiz. Kendin olmak diye bir şey yoktur; doğduğumuz andan itibaren bedenimiz milyonlarca yılların getirdiği anatomiyle hareket eder ve Spinoza'nın dediği dediği gibi bir tür otomattır. Dil evresine girdiğimizden andan itibaren ise devraldığımız hikayeler bizleri belirlemeye, dilden geçerek kendimizi, başkalarına onların bizlerden beklediklerine göre anlatmaya çalışırız. Bazıları kendin ol, der; bazıları ise, Hegel gibi, kendin olma, olmaya çalıştığın şeye dönüş der. Ben ise şöyle diyorum: "bazen kendin ol, bazen olma, olmaya çalıştığın arzuladığın şey gibi ol. Nihayetinde hayat bir tür tango, bir dans, rakkas gibi sallanan farklılıklarıyla güzel...

Tamer Ertangil: Peki bir tür otomat olmamız ve devraldığımız hikayelerin bizleri şekillendirmesi ile özgür irade sekteye uğramaz mı? Sosyal bir determinizme varmış olmaz mıyız o halde? Kayıtsız şartsız bir konformizm yerine kendin olmaya çalışmak neden özgür bir tercih olmasın? "Kendin olmak yerine olmak istediğin gibi davranmanın sorunlu olduğuna dair fikre" katılmadığınızı söylemişsiniz; kendisi olan bir kişi olması istediği kişiye doğru evrilebilir. Bir nevi hedef koyup ona ulaşmaya çalışmak gibi. Ama benim kastettiğim kendi olmak istediğimiz değil, başkalarının bizim ne olmamızı istediği. Kendimiz olmak, kendimizi olduğu gibi ifade etmek ve üstelik olmak istediğimiz benliğe doğru çabalamak yerine bize biçilen rolü üzerimize giymek ve yalnızca bizden beklenen ifadeleri kullanmak ya kötü, ya da en azından özgürlüğe karşıt bir durum. Hegel'in dediği ile sizin dediğiniz arasındaki farkı tam göremedim. Olmaya çalıştığın şeye dönüş = olmaya çalıştığın arzuladığın şey gibi ol. En azından yakın anlamlı. Yalnızca siz "bazen olma" diye bir ekleme yapmışsınız. Bazen kendimiz olmamamız salt kendi arzumuzdan kaynaklanırsa buna bir itirazım yok ama başkalarının, toplumun, yerleşik görüşlerin ya da her neyse, büyük Öteki'nin dayatmasından kaynaklanıyorsa itirazım var.

Serdar Öztürk: Mutlak determinizmden söz etmiyorum sevgili Tamer. Özgürlük, seçeneklerimiz arasında dans etmektir. Söylediğim şeyin ikinci boyutu, nihayetinde istesek de istemesek de zihnimizde dahi ötekilerini taşırız. Taşıyıcı failleriz. Rüyalarımızda bile. Mutlak anlamda özgür değiliz, sınırlı anlamda verili seçenekler arasında bilinçli bir tercihte bulunduğumuzda özgürüz. Ama verilenler arasındaki farkın farkında olmadığımızda ve sadece tek bir verilenle hayatımızı idame ettirdiğimizde mutlak anlamda bir otomat haline geliriz.

Serdar Öztürk: Söylediğim ikinci şey, bazen özel alanda maskelerini çıkarmaya çalışırsın ve daha fazla haeccaitaslarını işletebilirsin ama orada bile zihnimizde toplumsal vardır bir şekilde. Kamusal alana çıktığında başkalarına göre daha fazla hareket edersin. Mesele, maskeyi ne derece keyifli taktığımız (dışarda), isteyerek ve bilerek taktığımız. Richard Sennet'in Kamusal İnsanın Çöküşü kitabında 18. yüzyılda sokakta başkalara göre oynanan maskeli oyunların güzelliğinde söz edilir.

Tamer Ertangil: Mutlak anlamda özgür olmadığımız kesin. Mutlak anlamda otomat olmamak da elimizde olduğuna göre otomat olmamaya gayret ederim. Verili seçeneklerin çokluğunun bilincinde olduktan sonra dayatılan tek seçeneği "almayayım kalsın" diyerek reddedebilme iradesini gösterme şansımız var. Bunun yalıtılma, dışlanma ve hatta daha sert bir şekilde tepki görmek gibi bir bedeli olabilir muhakkak, bundan hoşlanmayan başkaları olabilir. Dediğiniz gibi artık bedeli göze alıp almamak kolay bir karar değil ve kişiye kalmış.

Serdar Öztürk: Öyle... Mesele, kararlarımızı alırken ne derece bunun bilincinde olduğumuz, seçeneklerimizi ne derece bildiğimiz ve konumlanma noktaları arasında hangi ölçüde dans ettiğimiz. Bence etikin anlamı budur.

2 Şubat 2014 Pazar

"Çok Peşin Hükümlüsün!" Yargılar ve Önyargılar.


Günümüzde yargı ve önyargı kavramları birbirine karışmış görünüyor. Herhangi bir yargı ifade ettiğiniz vakit, size önyargılı olduğunuz söylenebiliyor. Önyargı hiçbir deneyim olmaksızın bir yargıya varmaksa da, tüm yargılar bu şekilde, yaniönyargı biçiminde olmak zorunda değil. Yargı, bir deneyime dayandığı vakit ona önyargı denemez artık. Örneğin bir kişi hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde, onu hiç tanımadığım halde, onun hakkında çeşitli yargılarda bulunursam önyargılıyımdır. Ama onunla zaman geçirmişsem ve ona dair kafamda oluşan fikir belirli deneyimlere dayanmışsa, o kişi hakkında ifade ettiğim yargı artık önyargı değil, yargıdır. Bu söylediklerim yalnızca kişilerle sınırlı kalmak zorunda değil, her şeye genişletilebilir. (Kant'ın terminolojisiyle ele alırsak konu daha berraklaşabilir: Önyargı öyle bir yargıdır ki, sentetik a posteriori olmadığı halde öyleymiş gibi davranarak büyük ihtimalle yanılır)

Önyargının ne olduğuna dair genel olarak bilgimiz çok eksik gibi geliyor bana. Gadamer, Hakikat ve Yöntem (Wahrheit und Method) adlı iki ciltlik başyapıtında bu konuyu derinlemesine irdeliyor. Hayatın her alanında, insanlar hakkında, filmler hakkında, sanat eserleri hakkında, ne aklınıza geliyorsa, yorum yapma becerisini geliştirebilmek için Gadamer'in söz ettiğim felsefi eseri okunmalı. Amazon.com'da kitap hakkında yapılan bir yorumda kitabın zorluğundan söz ediliyordu. Yorumcu, felsefi metinlere zaten aşina olduğunu, buna rağmen Hakikat ve Yöntem'i okurken çok zorlandığını ifade ediyordu.

Kafamda bazı öncelikler var, onlar hallolsun, elbet bir gün okuyacağım o kitabı. Her yorum yalnızca bir şahsi kanaatten ibaret değildir. Eğer öyle olsaydı, zevkler ve renkler tartışılmaz, herhangi bir konuda herkesin görüşü eşdeğer hale gelirdi. Nesnele yaklaşan, en azından daha doğru, doğruya daha yakın yorumlar yapabilmek için akıl yürütme, sentezleme, kişisel deneyim, felsefe, sanat ve tarih bilgisi kadar bir de bu konuda, yani yorumbilgisi (hermenötik) alanında yazılmış eserleri okumak gerekiyor diye düşünüyorum. Öğrenmenin sonu yok, ama özellikle Gadamer okumadığım sürece kendimi bu konuda hep eksik hissedeceğim açıkçası.

Tamer Ertangil.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Bence Yasemin Kötü Bir İnsandı


Yasemin kötü bir insandı bence. 

Blue Jasmine filmi kafa dağıtmak, rahatlamak için birebir. Woody Allen'ın birkaç filmini izlemiştim ve bu da sevdiğim filmlerinden biri oldu. Gerçi amacım filmi izlemenizi teşvik etmek değil, kendi değerlendirmelerimi paylaşmak ama yine de aşağıda yazdıklarımı filmi izlememiş olanlar okumasın. Tanıdık, bildik bir konu da olsa belki filmleri senaryosundan habersiz izlemeyi seviyorsunuzdur. Zevkinizi berbat etmek istemem.

Filmde Jasmine'i anlamamız, yaptıklarını anlayışla karşılamamız beklentisi yaratılıyorsa da, tüm empati çabalarımızı bir yerden sonra askıya almak zorunda kalıyoruz. Asla öyle olmadığı halde kendini üst tabakaya ait gören, zengin koca bulunca son sınıfta üniversiteyi terk etmiş, mücevherat, pahalı kıyafet ve çantaları hayatının merkezine koyan, alt tabakayı hor görüp, akrabası dahi olsa onlarla ilişki kurmak istemeyen, ama parasız-pulsuz kalınca yoksul ve taşralı kız kardeşine yük olmaktan da geri durmayan ve üstelik onun da huzurunu bozan, çalışmak zorunda kalınca iş beğenmeyen, kocası vergi kaçırırken, dolandırıcılık yaparken bunları bildiği halde ses etmeyen ve "zengin iş adamının karısı" olarak vitrin süsü görevi görmekten öte en fazla hayır derneklerine bağışlar yapan, pilates ve yoga ile meşgul, üst tabakaya evinde davetler veren, kocası onca kadınla beraber olurken bilinçli ya da bilinçsiz bunu bastıran, görmezden gelen, fakat o kadınlardan biriyle evlenmek, dolayısıyla kendisinden boşanmak istediğini söylediğinde kocasını FBI'a ispiyonlayan, kibirli, hazırcı, tamahkâr, müşkülpesent bir karakter. Ha, bir de zayıf.

Tam da zayıf karakterli olduğu için tek başına ayakta kalamıyor. Hapları şeker gibi birbiri ardına atıyor ağzına -morali bozuldukça. Sürekli "bir kadeh içkiye ihtiyacı" oluyor. Birazcık üzüldüysem onun adına, sırf bu güçsüzlüğü nedeniyledir. Ama Jasmine gibi birisinin panzehiri üvey oğlu -gerçekleri hiç esirgemeksizin suratına tokat gibi çarpan, ikinci el gitar satıp tamir ettiği bir dükkan açıp, aile kurup, kendi ayakları üstünde duran, yaşadığı mali çöküşü kabullenebilmiş, yaşı genç ama kendisi olgun bir karakter. Jasmine'e kendisinden uzak durmasını, onun da huzurunu bozmasına izin vermeyeceğini söylüyor.

Bir yanda asla mutlu olamayan, bitimsiz açgözlülüğünün yarattığı arzuların denizinde boğulmamak için ilaçlardan medet uman, diğer yanda ise kanaatkâr, sevdiği insanla yediği bir dilim pizza ile dahi mutluluğu yakalayabilmiş, kimseye yük olmayan, kendisiyle barışık insanlar.

Günümüzde herkes iyi. Yani kimse için "kötü bir insan" denilemez oldu. "Aslında iyi birisidir", "özünde iyidir" gibi sözler pek bir revaçta. Bence kötüye kötü diyebilmek gerekir. Ayinesi iştir kişinin. Forrest Gump filminde "aptal, aptallık yapandır" diye bir söz vardı. Ne kadar da doğru. Ne yapıyorsan osundur. Birisi IMDB'de "Jasmine'den nefret mi ettiniz, yoksa onun için üzüldünüz mü?" diye sormuş. Nefret etmedim, hatta onun için üzüldüm bile denebilir. Ama iyilik yapanlara iyi insan diyebildiğimiz gibi Jasmine'in kötü bir insan olduğunu da rahatlıkla söyleyebilmeliyiz. Buradan bizde nefret duygusunun zorunlu olarak uyanması sonucu çıkmaz.

İyi seyirler,

Tamer Ertangil

Facebook üzerindeki tartışmalardan ek:

Kendi adıma söyleyeyim, bir kitap ya da filmdeki olaylara dair önbilgim olduğunda daha hevesli oluyorum. Hele film simgeselse izlemeden önce olsun, sonra olsun, hakkında bir şeyler okumak hoşuma gider. Albert Camus'nün Yabancı'sı var ya mesela, o romanı bilmeyen yoktur ama gene de insanlar gider, alır, okur. Bir eserin kişi üzerindeki izlenimleri farklılık gösterebiliyor. O yüzden ben spoiler meselesinden emin olamıyorum. Spoiler nerede başlar nerede biter net değil. Bence spoiler şu tip filmlerde söz konusu: Altıncı His gibi, hani yalnızca sonunda ortaya çıkan olay ile bütün filmin açıklandığı film ya da kitaplar. Birisi "ya adam da ölüymüş, hayaletmiş meğerse" derse bak o zaman spoiler oluyor gerçekten de. Ama Amelie filmini düşün mesela. Hakkında tonla şey de okunmuş olsa bence kişi gider o filmi gene de izler.

Oo, bir de en sevdiğim şey bir kitabın filminin çevrilmesi, komple spoiler. Süskind'in Koku'sunu okumuştum, sonra filmi çıktı mesela, bayıla bayıla izledim.