27 Ocak 2014 Pazartesi

"Hissedilen" Ekonomi ve Özel Kolejlerde Eğitim

Eğitimde özelleştirmenin sonucu: Bütün notlar 100 ama merkezi sınavlardan alınanlar düşük.

Tuhaf bir şekilde daldan dala atlayacağım ama ilginizi çekecek illa ki bir madde olacağına inanıyorum:



(1) Yaşadığım ilçede berberler ortak bir karar alıp Pazar gününü kendilerine tatil ilan etmişler. Finlandiya'da pekçok işyerinin ortak kararlar aldığını, örneğin bazı işyerlerinin Pazartesi günleri dahi kapalı olduğunu, tüm işyerlerinin akşam saat beş buçuk gibi kapattığını gördüğümde, Türkiye'de neden böyle olmaz, neden insanlar arasında aşırı bir rekabet olur da hiç dayanışma olmaz diye üzülmüştüm. Her esnaf her dakika dükkanını açık tuttukça zarar gören hep kendisi oluyor. Ne bir sosyal hayatları oluyor, ne gezebiliyorlar, hatta bırakın bunları, çocuklarına, ailesine bile zaman ayıramıyorlar. Burhan Altıntop'un dediiği gibi: İş, iş, iş, on iş! Halbuki, tıpkı eczanelerin yaptığı gibi, tüm küçük esnaf ortak kararlar alıp buna göre hareket etse, hiçbiri müşteri kaybetmez. Nasıl olsa tüm berberler kapalıysa, ertesi gün insanlar berbere gitmek zorunda kalacaktır. Umarım bu tip örgütlenmeleri ve ortak iradi kararları tüm meslek grupları gerçekleştirir. Bu arada "büyük esnaf"ı da unutmamak gerek. O süpermarketlere ve AVM'lere karşı yasa çıkartılmalı. Mahalle bakkalı bugün kuşatma altında, her mahallede üç-dört süpermarket var, her yerde AVM dolu ve bunlar neredeyse yirmi dört saat açıklar.


(2) İngilizce'deki "belief" ve "conviction" sözcükleri arasındaki fark çevirilerde ortadan kayboluyor. İki sözcük de Türkçe'ye "inanç" olarak çevriliyor. İnanç sözcüğü ise kayıtsız şartsız, zamanla ve şartlarla değişmeyen, körlemesine bağlılık anlamına da, kişisel tecrübeye ve çeşitli gerekçelere dayanabilen, şartlara göre değişiklik gösteren ve gerektiğinde terk edilen kanı anlamına da geliyor. Bu ayrımın, yani "belief" ile "conviction" arasındaki ayrımın Türkçe'de bulanıklaşması felsefeyi, din anlayışını ve ilahiyatı allak bullak ediyor.

(3) Yaşadığım yerde çocukluğumdan beri tanıdığım bir abi var. Şu an 41-42 yaşlarında ve bir fabrika da çalışıyor. 960 lira maaş aldığını söyledi. Servis hizmeti de kalkmış, dolayısıyla yol parasını da cebinden ödüyor. Şöyle bir düşününce, barınma, ısınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçların giderilmesine bile tam anlamıyla yetmez o para. Adam 40'lı yaşlarına gelmiş, hangi işi yaparsa yapsın, hangi fabrikada çalışırsa çalışsın 2.000 lira maaş alabilmeli ki insanca yaşayabilsin: Yaşadığını söyleyebilelim, hayatta kaldığını değil. Ekonomi konusunda ben tabandaki insanın haline bakarım. İnsanlar evlerinde doğalgazı açmaya korkuyor, yalan mı? Herkes kışın iki tane odanın kalörifer peteğini kapatıyor, fatura gelmesine doğru ödü kopuyor resmen. Ben kendi halimden memnunum. Beklentilerim yüksek olmadığı için belki de, hiç ekonomik sıkıntım yok. Doğalgaza %200 zam bile gelse, bütün petekleri kapatır, tek odada oturur gene ısınırım. Ama adam 960 lira -hatta asgari ücret- alıyorsa, çoluğu çocuğu varsa o adam resmen hayatta kalma mücadelesi veriyor demektir. Evinde bebeği ya da küçük çocuğu olan kişi beslenmeden, ısınmadan filan ödün veremez. Doların ve Avronun bu denli yükselmiş olması ve "piyasaların dalgalanması" beni kaygılandırmıyor. Kaygılananlar borsada parası olanlar, yatırımcılar, zenginler, iş adamları vs. "Hepimiz aynı gemideyiz" benzetmesi ile korkuturlar hep tabandakileri: Aman yolsuzluklar, rüşvetler vb. ortaya çıkmasın, siyasi kriz olmasın ki ekonomik kriz de olmasın derler. "Aman istikrar bozulmasın!" Bir kere belli oldu ki ekonomik istikrar gayet kırılgan bir haldeymiş Türkiye'de. Aynı taktikleri daha önce İspanya'da da görmüştük. İspanya, ABD'nin Irak'ı işgali sırasında asker göndererek bu işgale destek vermiş, bunun üzerine Madrid'in üç metro istasyonunda eş zamanlı patlamalar yaşanmış ve 130 civarı insan ölmüştü. İspanyol halkı "biz neden ABD'nin Irak ve Afganistan savaşını destekliyor, oralara asker gönderiyoruz? Bizimle ne ilgisi var?" diye tepki göstermiş, Sosyalist Parti başkanı Zapatero, kendilerinin iktidara gelmesi halinde söz konusu askerleri çekeceğini ifade etmişti. Aman yarabbi! Piyasalar dalgalanıyordu, ekonomik krizin eli kulağındaydı! Amanın, ekonomik istikrar çok önemliydi! Çok kırılgandı! Zapatero, bir sol parti seçimi kazanmamalıydı! Allah muhafaza piyasalar olumsuz tepki verirdi! Derken 2004 seçimlerini Zapatero kazandı ve sonuç: Askerleri geri çekti ve ekonomik kriz filan olmadı. Zapatero 2008'de seçimleri yeniden kazandı. 2012'de çıkan ekonomik kriz ise ayrı bir konu: Yunanistan'ı, İspanya'yı, Portekiz'i ve Avrupa dışında kalan çeşitli ülkeleri etkilemiş olan, küresel bir sorun. Zaten son zamanlarda bu ülkelerin borsaları da toparlanmış. Her neyse. Demek istediğim, aynı senaryo bugün Türkiye'de oynanıyor. Aman abi, AKP giderse aç kalırız, istikrar bozulur, yani çalmışlarsa da sorun değil, zaten humus diye bir şey var, haklarıdır yani, aman n'olur istikrar bozulmasın, AKP'ye oy verelim, filan. Sizi bilmem de ben muhalefet lideri mal varlığını açıklamışken ve başbakan açıklamamışken bu iktidara güvenmem. Kaç sene oldu, Baykal da Kılıçdaroğlu da mal varlıklarını açıkladı, başbakan hala açıklayacak. Cık. Açıklamaz. 

(4) Gelelim eğitime. Özelleştirme dalgasının ne gibi sonuçlar getirdiğini görüyoruz. Yukarıdaki görüntüde gördükleriniz sizi şaşırtmamıştır muhtemelen. Ne de olsa özel okullarda öğrenciler birer müşteridir ve "müşteri her zaman haklıdır." Bastırır velisi parayı, alır çocuğuna bütün derslerden 100 puanı. Merkezi sınavlarda ise bunu yapamayacağı için, görüldüğü üzere çocuk 55, 22 filan alır. Ondan sonra da "eğitimde etik ilkeler"den, "adalet"ten bahseder dururlar. Ben şahsen imzalamış olduğum etik sözleşmeye bağlı olmayı sürdürüyorum. Öğrencilerimin merkezi sınavlardan aldıkları notlarla benim yaptığım sınavlardan aldıkları notlar birbirine yakın -hatta bazen aynı. Alnım ak. Ama bu her alanda özelleşmeyi savunanlar bence eğitimde özelleşmenin nelere mal olabildiğini bir daha düşünsün. Okullar ticarethane değildir, öğrencilerse müşteri değildir. Bu yaklaşım bizi felakete götürür. Ama iktidarda öyle bir zihniyet var ki, her şeyi satabilir. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, zamanında yapılan özelleştirmeler kendisine sorulduğunda bazı devlet kurumlarının zarar ettiğini söylemişti. "Sayın bakanım, Tüpraş her sene büyük oranda kar açıklıyor, onu neden özelleştireceksiniz?" diye soran bir gazeteciye ise "satarım kardeşim, hepsini satarım, sonuçta devletin işi değil bu!"(!) diye cevap vermişti. Aman ne kadar mantıklı. Tüpraş'ın zaten devlet kurumuyken de para basıyor olması bir yana, her devlet kurumu hep kar mı etmek zorundadır? Devlet kurumlarındaki hizmetlerin kar-zarar paradigmasıyla değerlendirilmesi ne kadar doğrudur? Mesela başbakan devlet tiyatrolarının zarar ettiğini, yapılan harcamanın, elde edilen kazanca göre daha fazla olduğunu yazmıştı Twitter'da. Buna karşılık bir genç "sayın başbakanım ona bakarsanız Diyanet'e yapılan yatırım şu kadar milyon lira ama elde edilen kazanç sıfır lira" diye cevap vermişti. Eğitime dönelim. Şimdi benim çok param olsa, okul kurmak çok kolay. Atanamamış öğretmenleri düşük ücretle işe al; öğrencilere kayıtsız şartsız yüksek puan ver; öğrenci müşteri olduğu için ona ve velisine hep gülümse, yalanlar söyle, yeter ki müşteriyi kaçırma; ha ama başarılı olmak zorundasın, o halde başarılı ama yoksul birkaç öğrenciyi okulunda bedava okut ki, sene sonunda bunlar güzel yerleri kazandığında kooocaman afişler yaptırıp "işte özel bilmem ne kolejinin başarısı!" diye yuttur; ama sakın yoksul olup da üstelik bir de başarı vaat etmeyen öğrencilere burs verip paranı çarçur etme: İşte eğitimde etik!

Uzun yazmışım biraz, zahmet edip okuyanlara teşekkürler.

Herkese iyi pazarlar,
Tamer Ertangil.