29 Ocak 2014 Çarşamba

Arnon Grünberg ve Yahudi Mesih Üzerine

Arnon Grünberg
Bir edebi eser, örneğin bir roman çok fazla soruna işaret etmemeli. Ana fikir olmalı, belirli odak noktaları olmalı. Mesaj verebilir elbette, ama tek bir romanda çok fazla mesaj vermeye çalışınca o eserin verdiği keyif azalıyor. Arnon Grünberg'in Tirza'sını okurken müthiş keyif almıştım. İnsanı sarsarak, rahatsız ederek mesajlarını da vermesini biliyor, kendini okutuyordu. Yahudi Mesih'in yeri benim için özel. Tirza'yı okuduğumda yayınevine e-posta göndermiş ve "böyle harika bir romanı Türkçe'ye kazandırdığınız için teşekkür ederim" demiştim. Bunun üzerine yayınevi bu iletiyi çevirmene iletmiş, çevirmen Gül Özlen bana Tirza'yı sevdiğime göre Yahudi Mesih'i de sevmemin olası olduğu düşüncesiyle kitabı imzalayıp göndermişti -eksik olmasın.

Ama Yahudi Mesih bir mesajlar yığını. Her şeyi eleştiriyor, bunu yaparken okuru rahatsız etmek için bütün tabulara el atıyor, kitap bu bakımdan bir yeraltı edebiyatı ürünü gibi dursa da aslında yazarın pek de yeraltı insanı olduğu söylenemez (ama öyle çok da uyumlu değil, lisedeyken okuldan atılmış zira). Dünyaya egemen olmuş olan irrasyonel statükoyu yerden yere vuruyor. Savaşların, kıyımların, kişisel bunalımların ve ayrımcılığın mevcut sistemde kaçınılmaz olduğunu hissettiriyor. Hayırseverliğin asla bir çözüm olmadığını, ancak kişilerin suçluluk duygularını hafifleten ve mevcut düzenin idamesini sağlayan bir kurum olduğunu savunuyor. Hepsi tamam, ama romanda çok fazla kaygı var. Olay örgüsü neredeyse saçmasapan. İlk 150 sayfadan sonra, iletişimin konuşarak değil susarak gerçekleştiğini, dille değil fakat eklemlerle gerçekleştiğini, acının en hakiki iletişim tarzı olduğunu (ya da böyle bir şey) sürekli, tekrar tekrar okumaktan, bu beylik laflardan gına geldi açıkçası. Yine de başladığım her kitabı bitirme inadım galip geldi. Grünberg'in 450 sayfa yazmasına gerek yokmuş, bu kitap 150 sayfa olsa yetecekmiş aslında.

Bir gün ileride bir roman yazacak olursanız aynı anda on tane mesaj vermek yerine olay örgüsünü önemseyin bence. Okur kulağınızı çınlatır yoksa. Hollandalı yazar Arnon Grünberg ile tanışmak isteyenler Tirza'yı okusun derim.

Metinden rahatsız olmayı göze alarak tabi.
Tamer Ertangil.

"Günümüzde kahramanlığa yapışan ironi, kendi kendisini gereksiz hale getirmişti, savaşlar, gazeteler, haberler her şeye ironi hakimdi. Ciddiyet vakti gelmişti."

A. Grünberg, Yahudi Mesih, s. 19.

27 Ocak 2014 Pazartesi

"Hissedilen" Ekonomi ve Özel Kolejlerde Eğitim

Eğitimde özelleştirmenin sonucu: Bütün notlar 100 ama merkezi sınavlardan alınanlar düşük.

Tuhaf bir şekilde daldan dala atlayacağım ama ilginizi çekecek illa ki bir madde olacağına inanıyorum:



(1) Yaşadığım ilçede berberler ortak bir karar alıp Pazar gününü kendilerine tatil ilan etmişler. Finlandiya'da pekçok işyerinin ortak kararlar aldığını, örneğin bazı işyerlerinin Pazartesi günleri dahi kapalı olduğunu, tüm işyerlerinin akşam saat beş buçuk gibi kapattığını gördüğümde, Türkiye'de neden böyle olmaz, neden insanlar arasında aşırı bir rekabet olur da hiç dayanışma olmaz diye üzülmüştüm. Her esnaf her dakika dükkanını açık tuttukça zarar gören hep kendisi oluyor. Ne bir sosyal hayatları oluyor, ne gezebiliyorlar, hatta bırakın bunları, çocuklarına, ailesine bile zaman ayıramıyorlar. Burhan Altıntop'un dediiği gibi: İş, iş, iş, on iş! Halbuki, tıpkı eczanelerin yaptığı gibi, tüm küçük esnaf ortak kararlar alıp buna göre hareket etse, hiçbiri müşteri kaybetmez. Nasıl olsa tüm berberler kapalıysa, ertesi gün insanlar berbere gitmek zorunda kalacaktır. Umarım bu tip örgütlenmeleri ve ortak iradi kararları tüm meslek grupları gerçekleştirir. Bu arada "büyük esnaf"ı da unutmamak gerek. O süpermarketlere ve AVM'lere karşı yasa çıkartılmalı. Mahalle bakkalı bugün kuşatma altında, her mahallede üç-dört süpermarket var, her yerde AVM dolu ve bunlar neredeyse yirmi dört saat açıklar.


(2) İngilizce'deki "belief" ve "conviction" sözcükleri arasındaki fark çevirilerde ortadan kayboluyor. İki sözcük de Türkçe'ye "inanç" olarak çevriliyor. İnanç sözcüğü ise kayıtsız şartsız, zamanla ve şartlarla değişmeyen, körlemesine bağlılık anlamına da, kişisel tecrübeye ve çeşitli gerekçelere dayanabilen, şartlara göre değişiklik gösteren ve gerektiğinde terk edilen kanı anlamına da geliyor. Bu ayrımın, yani "belief" ile "conviction" arasındaki ayrımın Türkçe'de bulanıklaşması felsefeyi, din anlayışını ve ilahiyatı allak bullak ediyor.

(3) Yaşadığım yerde çocukluğumdan beri tanıdığım bir abi var. Şu an 41-42 yaşlarında ve bir fabrika da çalışıyor. 960 lira maaş aldığını söyledi. Servis hizmeti de kalkmış, dolayısıyla yol parasını da cebinden ödüyor. Şöyle bir düşününce, barınma, ısınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçların giderilmesine bile tam anlamıyla yetmez o para. Adam 40'lı yaşlarına gelmiş, hangi işi yaparsa yapsın, hangi fabrikada çalışırsa çalışsın 2.000 lira maaş alabilmeli ki insanca yaşayabilsin: Yaşadığını söyleyebilelim, hayatta kaldığını değil. Ekonomi konusunda ben tabandaki insanın haline bakarım. İnsanlar evlerinde doğalgazı açmaya korkuyor, yalan mı? Herkes kışın iki tane odanın kalörifer peteğini kapatıyor, fatura gelmesine doğru ödü kopuyor resmen. Ben kendi halimden memnunum. Beklentilerim yüksek olmadığı için belki de, hiç ekonomik sıkıntım yok. Doğalgaza %200 zam bile gelse, bütün petekleri kapatır, tek odada oturur gene ısınırım. Ama adam 960 lira -hatta asgari ücret- alıyorsa, çoluğu çocuğu varsa o adam resmen hayatta kalma mücadelesi veriyor demektir. Evinde bebeği ya da küçük çocuğu olan kişi beslenmeden, ısınmadan filan ödün veremez. Doların ve Avronun bu denli yükselmiş olması ve "piyasaların dalgalanması" beni kaygılandırmıyor. Kaygılananlar borsada parası olanlar, yatırımcılar, zenginler, iş adamları vs. "Hepimiz aynı gemideyiz" benzetmesi ile korkuturlar hep tabandakileri: Aman yolsuzluklar, rüşvetler vb. ortaya çıkmasın, siyasi kriz olmasın ki ekonomik kriz de olmasın derler. "Aman istikrar bozulmasın!" Bir kere belli oldu ki ekonomik istikrar gayet kırılgan bir haldeymiş Türkiye'de. Aynı taktikleri daha önce İspanya'da da görmüştük. İspanya, ABD'nin Irak'ı işgali sırasında asker göndererek bu işgale destek vermiş, bunun üzerine Madrid'in üç metro istasyonunda eş zamanlı patlamalar yaşanmış ve 130 civarı insan ölmüştü. İspanyol halkı "biz neden ABD'nin Irak ve Afganistan savaşını destekliyor, oralara asker gönderiyoruz? Bizimle ne ilgisi var?" diye tepki göstermiş, Sosyalist Parti başkanı Zapatero, kendilerinin iktidara gelmesi halinde söz konusu askerleri çekeceğini ifade etmişti. Aman yarabbi! Piyasalar dalgalanıyordu, ekonomik krizin eli kulağındaydı! Amanın, ekonomik istikrar çok önemliydi! Çok kırılgandı! Zapatero, bir sol parti seçimi kazanmamalıydı! Allah muhafaza piyasalar olumsuz tepki verirdi! Derken 2004 seçimlerini Zapatero kazandı ve sonuç: Askerleri geri çekti ve ekonomik kriz filan olmadı. Zapatero 2008'de seçimleri yeniden kazandı. 2012'de çıkan ekonomik kriz ise ayrı bir konu: Yunanistan'ı, İspanya'yı, Portekiz'i ve Avrupa dışında kalan çeşitli ülkeleri etkilemiş olan, küresel bir sorun. Zaten son zamanlarda bu ülkelerin borsaları da toparlanmış. Her neyse. Demek istediğim, aynı senaryo bugün Türkiye'de oynanıyor. Aman abi, AKP giderse aç kalırız, istikrar bozulur, yani çalmışlarsa da sorun değil, zaten humus diye bir şey var, haklarıdır yani, aman n'olur istikrar bozulmasın, AKP'ye oy verelim, filan. Sizi bilmem de ben muhalefet lideri mal varlığını açıklamışken ve başbakan açıklamamışken bu iktidara güvenmem. Kaç sene oldu, Baykal da Kılıçdaroğlu da mal varlıklarını açıkladı, başbakan hala açıklayacak. Cık. Açıklamaz. 

(4) Gelelim eğitime. Özelleştirme dalgasının ne gibi sonuçlar getirdiğini görüyoruz. Yukarıdaki görüntüde gördükleriniz sizi şaşırtmamıştır muhtemelen. Ne de olsa özel okullarda öğrenciler birer müşteridir ve "müşteri her zaman haklıdır." Bastırır velisi parayı, alır çocuğuna bütün derslerden 100 puanı. Merkezi sınavlarda ise bunu yapamayacağı için, görüldüğü üzere çocuk 55, 22 filan alır. Ondan sonra da "eğitimde etik ilkeler"den, "adalet"ten bahseder dururlar. Ben şahsen imzalamış olduğum etik sözleşmeye bağlı olmayı sürdürüyorum. Öğrencilerimin merkezi sınavlardan aldıkları notlarla benim yaptığım sınavlardan aldıkları notlar birbirine yakın -hatta bazen aynı. Alnım ak. Ama bu her alanda özelleşmeyi savunanlar bence eğitimde özelleşmenin nelere mal olabildiğini bir daha düşünsün. Okullar ticarethane değildir, öğrencilerse müşteri değildir. Bu yaklaşım bizi felakete götürür. Ama iktidarda öyle bir zihniyet var ki, her şeyi satabilir. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, zamanında yapılan özelleştirmeler kendisine sorulduğunda bazı devlet kurumlarının zarar ettiğini söylemişti. "Sayın bakanım, Tüpraş her sene büyük oranda kar açıklıyor, onu neden özelleştireceksiniz?" diye soran bir gazeteciye ise "satarım kardeşim, hepsini satarım, sonuçta devletin işi değil bu!"(!) diye cevap vermişti. Aman ne kadar mantıklı. Tüpraş'ın zaten devlet kurumuyken de para basıyor olması bir yana, her devlet kurumu hep kar mı etmek zorundadır? Devlet kurumlarındaki hizmetlerin kar-zarar paradigmasıyla değerlendirilmesi ne kadar doğrudur? Mesela başbakan devlet tiyatrolarının zarar ettiğini, yapılan harcamanın, elde edilen kazanca göre daha fazla olduğunu yazmıştı Twitter'da. Buna karşılık bir genç "sayın başbakanım ona bakarsanız Diyanet'e yapılan yatırım şu kadar milyon lira ama elde edilen kazanç sıfır lira" diye cevap vermişti. Eğitime dönelim. Şimdi benim çok param olsa, okul kurmak çok kolay. Atanamamış öğretmenleri düşük ücretle işe al; öğrencilere kayıtsız şartsız yüksek puan ver; öğrenci müşteri olduğu için ona ve velisine hep gülümse, yalanlar söyle, yeter ki müşteriyi kaçırma; ha ama başarılı olmak zorundasın, o halde başarılı ama yoksul birkaç öğrenciyi okulunda bedava okut ki, sene sonunda bunlar güzel yerleri kazandığında kooocaman afişler yaptırıp "işte özel bilmem ne kolejinin başarısı!" diye yuttur; ama sakın yoksul olup da üstelik bir de başarı vaat etmeyen öğrencilere burs verip paranı çarçur etme: İşte eğitimde etik!

Uzun yazmışım biraz, zahmet edip okuyanlara teşekkürler.

Herkese iyi pazarlar,
Tamer Ertangil.

24 Ocak 2014 Cuma

Hayat Zor ama Güzel


Az önce sardalya yedim. Bol tuzlu, limonsuz, mısır ununa bulanmış ve tavada. Kış geceleri, yemekten birkaç saat sonra portakal yemeye bayılırım. Kahvaltı yapmayı çok severim. Okulda teneffüslerde içilen çayın tadı bir başkadır. Biraz somut oldu ama sırf bunlar için bile yaşanır. Hayat zor ama güzel.

Bugün karneleri dağıttık. Ağlayan öğrencilerim vardı. Ben de üzüldüm -ne yalan söyleyeyim. Öte yandan çocukların güçlü olması gerek. Hayal kırıklıkları yaşayacaklar, sevdikleri insanlar zamanlı ya da zamansız hayata veda edecek, başarısızlıklıkları da tadacaklar, beklentileri boş çıkacak, bazen beklenti çıtasını aşağı çekecekler. Üzgünüm ama hayat daima kusursuz ilerlemiyor. Televizyon ekranlarında eğlence programlarına boğulmuş, kısa yoldan ünlü ve zengin olabileceklerine inandırılmış halde, anne-babaların ve öğretmenlerin hoşgörüsüyle yetişmekten ötürü sokağın ve iş hayatının acımasızlıklarından bihaber, adeta sırça bir psikolojiye sahip, dokunduğun anda kırılan çocuklar. 

Dövüş Kulübü adlı kitabında Chuck Palahniuk şöyle der: "Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız. Hepimiz heba oluyoruz. Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık. Bizim savaşımız ruhani savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız..." Belki bu alıntı çok karamsar; gelgelelim, sahip olduğu doğruluk payı inkar edilemez. "Yetenek Sizsiniz", "O Ses Türkiye" ve benzeri programları izleyerek büyüyen, ama okulda İngilizce ile, Fen ile, Matematik ile başı belada olan çocuklar. Kolayca "köşeyi döneceklerine" ve popüler olacaklarına inanan, bilinçaltlarına bu inancın ilmek ilmek işlendiği ve fakat gerçek hayatın zorluğuyla yüzleşince kırılıveren gençler.

Üzgünüm, ama kimse günümüz dünyasında içinizdeki dünyanın ne kadar engin olduğunu keşfetmek derdinde değil. Kendinizi ortaya koymadığınız, mücadele etmediğiniz, tırnaklarınızla kazımadığınız, kısacası çalışmadığınız sürece, çocukluk ve ilk gençlik döneminde anne-baba ve öğretmenin hoşgörü ve sabrı bir yere kadar taşıyabilir sizleri. Ardından yüksek öğrenim ve daha kötüsü iş hayatı ile tanışırsınız ve o hoşgörünün patron tarafından gösterilmediğini, "kapıda bekleyen onlarca işsiz" olduğunu, yeri doldurulamayacak olmadığınızı, biricik olmadığınızı öğrenirsiniz.

Hayat zor gerçekten de, keşke tüm öğrencilerin tüm notları 100 olsa, keşke hepsi takdir alsa, ama hayat zor.

Yine de güzel. 
Tamer Ertangil.

19 Ocak 2014 Pazar

Yerçekimi (Gravity) (2013): Bir Değini


Yerçekimi'ni izlemeden önce aklımda şu çok sevdiğim, hatta ilk kitabımın en başlarında alıntıladığım cümleler vardı:

“Yataktan kalkıp dengesini bulmaya çalıştı; gerçi topuklarının yere tam yapışmadığını hissediyordu, ama fena değildi. Geminin yerçekimi çok zayıf olmalıydı. Bu duyguyu pek sevmemişti; sürekliliğe, sağlamlığa ve katı gerçeklere gereksinimi vardı. Bunları aramak için küçük odayı sistemli bir biçimde incelemeye başladı.” (Ursula K. Le Guin, Mülksüzler)

İnanıp mücadele etmek ve asla vazgeçmemek teması üzerine kurulu bir filmden ziyade daha derinlikli bir film beklentisine girmiş olmamın çeşitli nedenleri var. Yukarıdaki alıntıda görüldüğü üzere, yerçekimi konusu çok daha etraflıca ele alınabilir; İnsan'ın gelip geçen an'a değil de kalıcı olana dair süregelmiş arzusu, buna dayanarak yeryüzünde kurduğu egemenlik, yerleşik hayat ve devasa kentlere gönderme yapılabilirdi. Ama filmde tam tersine bir kaçış söz konusu: Yeryüzündeyken sürekli otomobili ile yolda olmayı tercih eden, kızının ölümünü bu şekilde aklından silmeye çalışan, bununla ancak ölümle burun buruna geldiği vakit yüzleşebilen, sabitlenmeyi kabullenemeyen birisi. İçindeki çatışmayı filmin sonunda çözmüş gibi de görünmüyor. Ayaklarının yere sağlam basmasını değil, tam tersine -tıpkı otomobilinde hep yolda olması gibi- uzayda, yerçekimsiz ortamda gönüllü olarak görev almış gibi görünüyor -her ne kadar bunu dillendirmese de. Daha derinlikli, daha felsefi, pekçok temayı etraflıca ele alan bir film bekliyordum; çünkü "2001: Bir Uzay Yolculuğu" gibi bir filmi kim izlese aynı beklentiye girerdi. Sanırım Kubrick'in 1968 yılında çektiği o filmi gölgede bırakmak asla mümkün olmayacak.

Çok büyük beklentilere girmemin bir nedeni de filmin IMDB puanı: 8.3. Film yeni diye olsa gerek, yakında düşecektir. Tabi bu söylediklerimden filmi beğenmediğim anlamı çıkmasın.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

Günümüzün "Moda" Yargıları

Sorgulanamayan yargılar var günümüzde. 

(1) Mesela bütün medya Doğu Karadeniz insanına yalakalık yapmak zorundadır. Oraya gidilir, o insanların dünyanın en doğal, en hakiki, en dolaysız insanları olduğu vurgusu muhakkak yapılır. Yöre insanı asla eleştirilmez, hep yüceltilir. Son dönemlerde bunun modası biraz geçmiş olsa da hala tortuları mevcut. Bir tek Ayhan Sicimoğlu güzel ayar vermişti. Rize'nin dağlarına çıkarken otomobili durdurup "işte muhteşem doğa manzarası" demiş, ardından kamera açısını değiştirmiş, insanların yerlere attığı çöpleri göstermiş ve "atmayın kardeşim şunları yere!" diye kızmıştı. Medyada ilk kez böyle bir şey görmüştüm. Bana sorarsanız Doğu Karadeniz homojen değildir. Mesela Giresun'u ve Artvin'i çok sevmiştim. Trabzon'u da sevmiştim -fena değildi ama Rize'yi hiç sevmemiştim. Motosikletle gezerken Rize'de adamı dövecek gibi bakıyorlardı (Gerçi saldırıyorlar da zaten, ara ara görüyoruz televizyonda. Mesela bir sendika basın açıklaması yaptı, toplasan 20 kişi etmez, adamlar saldırdı direkt. Ama -haşa- onları eleştiremezsin, bu kutsallık nereden geliyor bilmem.) 

(2) Soba ve kestane ilişkisi var bir de. Her kış geldiğinde soba yüceltimi başlar. Aman ne güzeldir soba, ne otantiktir, nerededir o eski güzel günler? Şimdi soba olsa da bir de üstünde kestane kavrulsa ne güzel olurdur. Vallahi yıllarca soba kullanmış birisi olarak diyebilirim ki soba yakmak canın istediğinde güzeldir fakat sürekli kullanımda bıktırır. Ayrıca genellikle soba kullanan kesim daha dar gelirli olduğu için kestane filan da almaz. Bir avuç kestane bile gayet pahalıdır Türkiye'de. Parası olan da zaten çok büyük ihtimalle doğalgazlı, kombili bir evde oturuyordur.

(3) Her fotoğrafta illa ki çay ve çay bardağı olmalıdır. Son zamanlarda çaya düzülen övgüler, uğruna yazılan dizeler bir hayli revaçta. Bunu içkilerin günümüzün muhafazakar atmosferinde meşru sayılmamasıyla alakalı görüyorum. Buz gibi bir bira şişesinin ya da bir şarap kadehinin fotoğrafını paylaşmazlar; çünkü şu klişe söylene söylene beynimize yerleşmiştir: "İçki, sigara, uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklar". Zararlı alışkanlık derken? Uyuşturucu maddelerle içkiyi aynı cümlede yan yana yazmak, onları aynı kefeye koymak tuhaf. Yeşilaycı zihniyetin yerleştirdiği bir kafa bulanıklığı. Ölçülü kullanıldığı vakit, örneğin bir iki kadeh şarabın kan dolaşımına iyi geldiği bilinir. Bira dediğin şey arpadan yapılmadır, tıpkı boza gibi, gayet besleyicidir. Öyle haftada bir kere film izlerken yaptığım keyiftir mesela, vücuda ise zararı değil faydası vardır. Uyuşturucu maddeyle, hatta -bağımlılık yaptığı aşikar olan- sigarayla bunu aynı kefeye koymak gülünç kaçıyor. Sigarayı her daim, her fırsatta içebilirsin, kolaydır ve bağımlılık yapar çünkü ama içki yalnızca ortamında içilir. İçkiyle değil alkolizmle mücadele etmek gerekir. Her neyse. Hal böyleyken varsa yoksa çay bardağı fotoğrafı çek, paylaş, yücelt babam yücelt, oh çay, iyi ki varsın, bana bir çay demle sevgilim, filan, nasıl olsa kimse bir şey demiyor. Biz de severiz çayı ama abartmaya gerek yok. 

(4) Bitkisel ürünlerin yüceltilmesi; (5) organik gıdanın yüceltilmesi; (6) demokrasi adı altında el kaldırıp indirmenin yüceltilmesi; (7) ... bu böyle gider de üşendim şimdi.

Tamer.

13 Ocak 2014 Pazartesi

Bir Başyapıt: The Matrix


"Şu ana dek izlediğin en iyi film hangisi?" diye sorsalar, tereddütsüz "The Matrix" diye yanıtlardım. Bu filmi hayatımın filmi olarak nitelememin temelinde zamansal koşulların etkisi olduğunu düşündüğüm olmuştur. On yedi yaşında, yazılım geliştirmeye meraklı bir gencin bu filmden etkilenmemesi imkansızdı. Yıllar sonra filmi dün yeniden izlediğimde gördüm ki, filmin bilimsel, felsefi ve dini göndermeleri ve özgürlüğü yüceltmesinin yanı sıra dozunda kullanılmış olan aksiyon, The Matrix'i öznel kanaatten öte, nesnel anlamda bir başyapıt kılıyor.

Bana kalırsa matris çeşitli şekillerde yorumlanabilir: (1) İdeolojisini derinlemesine benimsetmiş, egemen dünya düzeni; (2) kişinin özgürce düşünmesine engel olan toplumsal yapı, süperego ve tabular; (3) semavi dinler; (4) -filmdeki düz anlamıyla- gerçek olmayan bir dünya; (5) hepsi. Ben (1) ile (5) arasında gidip geleceğim.

Matris her şeydir. Bize sahiptir. Ağlarını öylesine sık örmüştür ki ondan kurtulmak imkansızdır. Sömürüye dayanan bu egemen dünya düzenini idame ettiren çeşitli failler vardır. Filmdeki federal ajanlar, polis teşkilatı ve askerler kaba güç kullanarak matrisin devamını güvence altına alır. Matrisin ayakta kalması için zora dayanan destek kuvvetlerin yeterli olduğu söylenemez. Çalışma hayatı, borçlandırmaya dayanan ekonomik yapı, eğitim, kültür, medya ve aile ile bu düzen ideolojik olarak desteklenir. Bu ideolojik aygıtlarla bireyler matrise uyumlu hale gelirler. Gönüllü kulluk yapan bir bireyi -özellikle sistem içerisinde uzun yıllar yaşadıktan sonra- bu düzene karşı gelmeye ikna etmek hemen hemen imkansızdır. Tam da bu nedenle Morpheus, Neo'yu uyandırmakla risk aldıklarını, zira Neo'nun yaşının bir hayli ilerlediğini ve dolayısıyla Neo'nun, matrisin ideolojik çarpıklığının farkına varmasının, başka bir deyişle bilinçlenmesinin zor olduğunu söyler. Egemen ideoloji için potansiyel tehdit çocuklardır aslında: Çünkü onlar henüz "ikna edilmemiştir". Bu yüzden eğitim kurumları ve aile matris için hayati önem taşır: Yeni nesillerin itaatkar hale gelmesi ancak egemen ideolojinin yeniden üretilmesiyle mümkündür.

Matrise karşı direnmek için her bir dokusunda yer edinmiş olan bireylerin bilinçlenmesi gerekmektedir. Filmde bu bilinçlenmenin dışarıdan getirilmesi gerektiğine dair imalar var. Leninci anlamda bir önderliğin gerektiğine işaret ediliyor. Egemen ideoloji içerisinde yıllarını geçirmiş bir bireyin kendi başına direnişe geçmesi, mevziler kazanması ve mümkünse sisteme darbe indirmesi beklenemez. Bu nedenle Neo "o kişidir". Özeldir. Nasıl ki Morpheus ve tayfası tarafından uyandırılmışsa o da başkalarını uyandıracak, başkalarına bilinç götürecek, onları kurtaracaktır. Filmin bu bakımdan elitizm tartışmasını alevlendirecek bir içerik taşıdığı söylenebilir. Günümüzde her önderliğin doğal olarak önderlik kültü ve faşizm ile sonuçlanacağı, "bilinçsizlere bilinç taşımak" gibi eylemlerin eski moda seçkinciliğin bir yansıması olduğu düşüncesi yaygın. Belki de bu konuları yeniden düşünmemiz gerekiyor: The Matrix bu konuda bir çağrıda bulunuyor. Öte yandan, filmde Neo'ya abartılı bir görev yüklendiğini düşünüyorum. Burada dinsel temaları seziyorsunuz: Neo bir peygamberdir, insanlığın kurtuluşu onun sayesinde olacaktır. İsa'nın yeniden dirilmiş halidir. Zion kentindeki halkını kurtaracak olan önderdir. (Bu arada Zion, Kudüs'ün eski adı olup, Siyonizm kavramının kökünde yatan isimdir.)

Filmdeki felsefi temalardan birisi özgür irade ve kader arasındaki karşıtlık. Morpheus Neo'ya kadere inanıp inanmadığını sorduğunda Neo'nun cevabı şöyle olur: "Hayır; çünkü hayatımın kontrolünün benim elimde olmaması fikrinden hoşlanmıyorum." Kader fikrinden hoşlanmasa da, doğduğundan beri matrisin içinde erimiş olmakla tam bir kader kurbanıdır aslında. Matris dahilinde aldığı kararlar bir özgür irade yanılsamasıdır. Sonuçta sabah kalkar, işe gider, herkes gibi bir hayatı vardır ve bu hayatın merkezinde direnişin d'si bile yoktur. Neo'nun gerçek anlamda özgür olduğu nokta Morpheus'un verdiği iki haptan kırmızı olanı seçtiği andır. Mavi hapı seçerse her zamanki yaşamına dönecek, kırmızı hapı seçmesi halindeyse hiç de hoş sayılamayacak olan gerçekle tanışacaktır. Morpheus'un dediği üzere, gerçeklerden fazlasını beklememesi gerekir: Gerçekler acıdır. Neo kırmızı hapı alır ve gerçek anlamda ilk özgür kararını edimselleştirir.

Neo Morpheus ile tanışmadan önce de ikili bir hayat sürdürmektedir. Gündelik yaşamında bir yazılım şirketinin programcısı Bay Anderson iken geceleri "Neo" rumuzuyla sanal alemde varolur. Filmin bize hissettirdiği o müthiş atmosfer işte burada kilit rol oynuyor: Hangi hayat gerçek, hangisi sanal? Eski bilgisayar monitörlerinin tek renkli, yeşil ekranlarını çağrıştıran yeşil tonlu matris evreni mi? Yani Neo'nun gerçek sandığı hayat mı gerçektir? Yoksa sanal denilen hayat mı? Kendimize dönüp bir soralım: Gündelik yaşantımızda sevmediğimiz insanlara katlanmak zorunda kalmıyor muyuz? Sevmediğimiz insanlara gülümsemek, onlara selam vermek, onlarla çalışmak zorunda değil miyiz? Kendi düşüncelerimizi gerçekten de hiçbir süzgeçten geçirmeksizin her yerde paylaşabiliyor muyuz? Yoksa o sanal dediğimiz alemde, siberalem, sanal gerçeklik ya da her ne derseniz deyin, rumuzlar kullanarak gerçek benliğimizi yansıtıyor olmayalım? Ekşi Sözlük'ü düşünün örneğin: Gerçek hayatlarında kendilerine saklayacakları düşünceleri orada bir rumuz ile savunan insanları. Özgürleşme bilinçlenmeyle olur ve belki de "fişlerimizi takıp" siberaleme daldığımızda, bu yeraltı dünyasında kendi alternatifimizi kuruyoruz, tartışıyoruz, örgütleniyoruz ve zamanı geldiğinde yerüstüne çıkacağız: The Matrix'deki yeraltı şehri Zion için arzu edildiği üzere. 

Elbette her birey matrise karşı direnmeyi tercih etmeyecektir. Özgür irade sahibi bir varlık olan insan direnmemeyi seçebilir. Filmdeki Cypher karakterinin yaptığı ise bundan da fazlasıdır. Bilinçlendiği halde, matrisin bir yanılsamalar dünyası olduğunu bildiği halde egemen güçlerle işbirliği yapar ve yeraltı direnişini ele verir. Konformistlikten de öte, her özgürlük hareketinde davaya ihanet edenlerin olması neredeyse kaçınılmazdır: En azından filmde bu ima ediliyor. Nihayet her özgürlük deneyimi eşsizdir. Geçmiş deneyimleri bilmek, gelecekteki girişimlerin başarıya ulaşmasını temin etmez. Filmdeki bir replikte dendiği üzere: "Yolu bilmekle yolda yürümek farklı şeylerdir." Matrisin yıkımına giden yolda karşınıza neler çıkacağını bilemezsiniz. Bu nedenle özgürleşme deneyiminiz biricik olacaktır. Paris Komünü, Bolşevik Devrimi, Küba Devrimi, '68 Hareketi ve Gezi Direnişi: Ne kadar ortak bir örüntü var dense de her biri nev-i şahsına münhasır, başlangıcı ve sonuçları itibariyle öngörülemez, biricik deneyimler.

İzlediğim filmlerin çoğu hakkında en azından birkaç paragraf karalarken hayatımın filmi The Matrix için bugüne kadar hiçbir şey yazmamış olmakla bu muhteşem sanat eserine haksızlık ettiğimi anladım.

Tamer Ertangil.

7 Ocak 2014 Salı

Nietzsche'ye Kısa bir Değini


Nietzsche'ye karşı hep mesafeli olmuşumdur. Filozofun çok sayıda kitabı var. "Böyle Buyurdu Zerdüşt", "İyinin ve Kötünün Ötesinde", "Tradegyanın Doğuşu", "Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe" kitaplarını okudum. Nietzsche üzerine yazılmış tonla yazı var. Kendisine değinilmeyen bir felsefe kitabı ise yok gibi. Apollon'a, yani ölçülülüğe, makul olmaya, rasyonaliteye karşı duyguları, coşkunluğu, makul olmamayı, irrasyonaliteyi temsil eden şarap tanrısı Dionysos'u yüceltmesi gerçekten de cezbedici -her ne kadar ben bu iki eğilim arasında denge kurulması gerektiğini düşünsem de: Tıpkı egonun ID(Dionysos) ve superego(Apollon)yu dengeleyerek sağlıklı olmasında olduğu gibi. Nietzsche'nin yazdıklarına bakıldığında hayatın kendisinin bir sanat eseri haline gelmesini istiyor gibi. Ortalama olandan, vasatlıktan, bayağılıktan nefret ediyor. Soylu, yüce, yüksek değerleri temsil eden üst-insanın birgün geleceğine dair bir umut taşımışsa da, eminim bugünleri görseydi daha erken yaşta delirirdi.

Nietzsche okurken bence temkinli olmak gerek. Çünkü Nietzsche sapına kadar seçkinci. Irk vurgusu yapıyor. Halkı hor görüyor -hem de nasıl! Demokrasinin insanın küçüldüğüne delalet ettiğini söylüyor. Hani yukarıda söz ettiğim, hor gördüğü o "ortalama olma hali"nin demokrasi ile yüceltildiğini savunuyor. Sadece şunları sormak isterdim ona: Bu denli yücelttiğiniz soylu insanlar, seçkinler, o yüce azınlık egemen olsa, hatta tüm insanlık bu seviyeye erişse ve üst-insanların sayısı artsa dahi zamanla bir yozlaşmanın ortaya çıkmayacağını nasıl garanti edebilirsiniz? Ya o seçkinler de zamanla tembelleşir, yozlaşır, vasatlaşırsa? Eşit haklardan yana olmadığınızı söylüyorsunuz: Ya o hor gördüğünüz yığınlar içerisinde ortalamanın üstünde insanlar da varsa? 

Sorular çoğaltılabilir.

Pekçok kişi Hitler'in Nietzsche'yi yanlış anladığını söyler. Aslında Nietzsche geleneksel değerler sisteminin yıkılışıyla (Gott ist tot!) birlikte ortaya çıkacak olan nihilizm tehlikesini işaret etmek istemiştir, vs. Ben Nietzsche ile Hitler'i aynı kefeye koymuyorum; gelgelelim Nietzsche'nin bazı metinleri Hitler gibilerini en azından esinleyecek nitelikte.

Yine de bu müthiş insan kendisini okutuyor. Sanırım zamanla bütün kitaplarını okumuş olacağım. Müthiş bir belagatin yanına eklenmiş kibir, hınç ve nefreti düşünün, okunmaz mı?

"Münzevi hiçbir felsefecinin -diyelim ki her felsefeci, her zaman, öncelikle münzevidir- gerçek ve en son düşüncelerini kitaplarında dile getirdiğine inanmaz: Kitaplar insanın içinde olanı saklamak için yazılmaz mı? - Evet, kuşku duyacaktır, felsefecinin 'en son ve gerçek düşüncelerine' sahip olabileceğinden, her mağaranın arkasında bir başka mağaranın bulunmasından, bulunması gerektiğinden - daha bir kuşatıcı, daha yabancı, daha zengin dünya yüzeyinin üstünde, bir uçurum her temelin altında, 'her temellendirmenin'. ... Her felsefe, bir felsefeyi de saklar; her düşünce bir saklantıdır, her sözcük bir maske." (İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 211)

Hiçbir filozofun hiçbir kitabında düşüncelerini tam manasıyla ortaya koymadığına katılıyorum. Bilinçli ya da bilinçsiz sürekli saklanan bir şeyler var. En azından bilinçdışı diye bir şey var. Hiçbir otobiyografi tam anlamıyla içten değil -gibi geliyor. İlla ki saklanan bir şeyler var.

Tamer Ertangil.

5 Ocak 2014 Pazar

Zizek'in Yeni Kitabı: "Hiçten Az" Üzerine:


Değerli dostum Erkal Ünal Slavoj Zizek'in Hiçten Az adlı kitabını çeviriyor ve bitirmek üzere. Kitabın "Giriş" bölümünü okumak ilk bana nasip oldu. Sadece bu bölümü okumakla bile gördüm ki Erkal her zaman olduğu gibi müthiş bir iş çıkartmış -belki de bu yapıt çeviri hayatının mihenk taşı sayılacak. Kitaba dönersek, Zizek şunları söylüyor:

"Peki ya bu eleştirel oyun dinin doğasını kökünden değiştiriyor ve böylece Kant aslında korumayı amaçladığı şeyin altını oyuyorsa? Kant’ın eleştirisini liberalizme ve nihilizme giden yolu açan modern düşüncenin esas felaketi addeden o Katolik teologlar haklı olamazlar mı?"

Kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük'te savunduğum tezlerden birisi, Tanrı'nın ölümünü ilan eden düşünür Nietzsche olsa da, bunun altyapısını hazırlayanın Kant olduğu yönündeydi. Kant tam da inanca yer açmak için didinir ve pratik akla öncelik verirken, Tanrı'yı salt bir koyuta indirgiyordu. Bu son derece kırılgan bir tutumdu bana göre. Zizek gibi büyük bir isimden benzer sözler duymak beni mutlu etti. Yine Zizek şunları söylüyor:

"Kant'la birlikteyse, görünüm bu kötüleyici niteliğini yitirmiş ve gerçeklik diye algıladığımız şey içinde şeylerin bize görünme (bizim karşımızda var olma) şeklini anlatmaya başlamıştı ve artık yapılması gereken şey bunları "salt yanıltıcı görünümler" diye kınamak ve onları aşıp transandantal gerçekliğe varmak değil, bunun tam tersine, şeylerin bu görünmesinin olanaklılık koşullarını, şeylerin "transandantal tekvinlerini" ayırt etmekti."

Kesinlikle! Yine kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük'te görüngülerin önemsiz olarak addedilmesini eleştirmiştim. Görüngülerin/fenomenlerin altında yatan kendinde-şey'in pozitif bilgisini edinemiyor oluşumuz bizi bir karamsarlığa sürüklemek şöyle dursun, bilakis, pozitif bilgisini haiz olduğumuz görüngülerin önemini arttırır. Deneyim neden önemsiz olsun? İçinde yaşadığımız, algıladığımız ve bize göründüğü haliyle bu dünya neden küçümsensin? Görüngüler yanıltıcı değildir, yalnızca bize göründükleri gibidirler ve tüm özneler aynı deney koşullarını a priori kendilerinde taşıdıkları için görüngüler bu bakımdan nesneldir. Hal böyleyken deneyim dünyasına "yalan dünya!" deyip geçiştirmek, onu önemsizleştirmek, ya (1) görüngülerin ardındaki gerçekliğin pozitif bilgisini edindiğini iddia eden üçkağıtçıların peşine takılmaya; ya da (2) bu imkansızlıktan ötürü karamsarlığa düşmeye götürür.

Yaşayan en büyük filozoflardan biri olan Slavoj Zizek'in bu kitabını alın derim, yayımlanması yakındır. 


Tamer Ertangil.