25 Aralık 2014 Perşembe

Kafka'nın Bir Adım Ötesi: Karadelik Güncesi


Geçen gün, Ali Teoman'ın Karadelik Güncesi adlı romanını bitirdim. Baştan söyleyeyim, kitabı kimseye tavsiye etmiyorum. Ciddiyim. Özellikle, tabuları çokça olan ve kutsallarına bir hayli bağlı kimseler bu kitabı okumasın -rahatsız olur. Teoman'ın anlatımının çok güçlü ve zengin olduğunu söylemek gerek. Öykü içinde öyküler, aralara serpiştirilen yan anlatılar, İbrahim Nemrûd'un durmaksızın karşılaştığı gerçeküstü kişilikler, ayrıntılarda kendini gösteren anakronik sapmalar ve okurun merakını diri tutan, masalsı bir atmosfer. Teoman gerçek bir masal anlatıcısı. Türkçesi o kadar güçlü, kullandığı söz dağarı o kadar zengin, betimlemeleri o kadar ayrıntılı ve yetkin ki, kitabı okudukça, insanın, Türkçenin çeşitli disiplinler için yetersiz bir dil olduğunu söyleyenlere gülüp geçesi geliyor.


Kafka'nın kitaplarında hep bir ulaşılmazlık vardır. Bu ulaşılmazlık, boğuntu deneyimi yaşatır. Şatodaki yetkililere erişmek mümkün değildir. Yargılanmakta olduğunuz davanın içeriğine dair hiçbir bilginiz yoktur. Bir böceksinizdir, ama sizin dışınızda herkes bu olağandışı durumu olağan karşılar. Çözüm bulmak imkânsızdır. Hakikât hemen orada gibiyse de, aslında sonsuzca uzaktır. Karadelik Güncesi, bu anlamda kafkaesk bir roman. Dava vekili İbrahim Nemrûd hakikâtin peşinde kıvranıp durmaktadır. Önce Seyfettin Stigma'yı arar; fakat bir türlü ulaşamaz. Ulaştığı anda onun çoktan ölmüş olduğunu öğrenir. Evlatlığı Sazinuş'un peşine düşer bu kez. Sazinuş'a ulaşmak çok daha zordur: "Ha, bak, Sazinuş'u tanımak başka şeydir, onun nerede olduğunu bilmek başka. Onun nerede olduğunu kimse bilmez. Eğer o istiyorsa, gelip seni bulur." (s. 277.) Güneş gibidir hakikât: Onun doğmasını sağlayamazsın, ancak o lûtfederse doğar, bulutlar lûtfederse dağılır ve güneş ışınlarının aralarından sızmalarına izin verir. Dünyayı dönüştürme iradesine sahip olman yetmez. Dünyanın da dönüşüme izin vermesi gerekir. Nihayet, Sazinuş'a eriştiğinde, Nemrûd, duyduklarıyla irkilir: Kim istemiştir ki ondan Sazinuş'u bulup, onu kurtarmasını? Hakikât, hiç ulaşılamayan bir lahana cücüğü gibidir. Soydukça küçülür, elinin altında olduğunu bilsen de, ona bir türlü ulaşamazsın. Sımsıkı kavradığında ufalanıp gider, gevşek tuttuğun vakitse avuçlarından sıyrılıp kaçar. Hakikâtin cazibesine karşı koymak zordur yine de:

"Gözümü alan bu tuhaf pırıltı beni büyülese, hızla dönen bir anafor gibi karşı konulmaz bir güçle kendisine çekseydi. Ona ulaşmak için derinlere dalsaydım. Ben dibe indikçe, pırıltı sürekli yer değiştiren şakacı bir benek gibi benden kaçsa, beni peşisıra derine, daha derine, hep daha derine sürükleseydi. Nefesim tükense, kollarım ve bacaklarımda derman kesilseydi. Sonra, ona ulaşmaktan artık ümit kestiğim bir sırada, birden kendimi onun tam üzerinde bulsaydım. O ufacık titrek pırıltı bir anda infilak etse, gözleri kör eden, bembeyaz, dev bir ışık topuna, bir akkor parçasına, hayır, süt rengi bir yalıma dönüşşe, beni olanca görkemiyle sarıp sarmalasa, içine alsa, yutsaydı." (s. 345.)

Yukarıda alıntıladığım müthiş metin, yapıtın bir özeti gibi adeta. Kafkaesk ulaşılmazlığın bir adım ötesine geçiyor Teoman. Hayatın anlamına, hakikâte, mündemiç tecrübeye, aydınlanma anına, ya da her ne derseniz deyin, ona kavuşma arzusu kuvvetli bir şekilde kendisini hissettirir. Bu arzuyu ifade etmek hiç de kolay değil, hâtta imkânsızdır: "Sözlerim göğe yükseliyor, düşüncelerim aşağıda kalıyordu." (s. 261.) Hakikât ile yüz yüze gelmek naif bir hayâldir, ona ancak göz ucuyla, çapraz bir bakış atabilirsiniz. Onu ifade edemez, ancak Teoman'ın yaptığı gibi, ifade etmeye yaklaşabilirsiniz. İbrahim Nemrûd, Kafka'nın bir kahramanı olsaydı, Sazinuş'a asla kavuşamazdı. Oysa Teoman'ın kahramanı olan Nemrûd, Sazinuş'a kavuşur. Gelgelelim bu hakikât pırıltısı bir anda bir ışık topuna dönüşür, onun sonunu getirir. En çok istenen, arzusun en yüce nesnesi, öz yıkımın bir aracıdır esasen. Tıpkı bir süpernova gibi, bir anlığına parlar ve sönmesiyle birlikte her şeyi yutan bir karadeliğe, sıfıra, kendisiyle çarpılan her sayıyı yutan, yutan elemana dönüşür: "Ve bilinir ki süpernovalar, evrenin o muzip ateşböcekleri, bir an, kısa, kıpkısa bir an parladıktan sonra, bir daha ışık vermemek üzere sönerler. Işıkları bize ulaştığında, aslında çoktan sönmüş, yitmiş, karanlığa gömülmüşlerdir. Ve karadelikler, yollarına çıkan herşeyi oburca soğuran o dipsiz kursaklar, denir ki, süpernovaların karaşın ardıllarıdır." (s. 382.)

Üç seçenek görünüyor: (1) Ye, iç, dedikodu yap, işe git, aile kur, eve dön, uyu döngüsünde, düşünümsüz bir yaşam. (2) Hakikâtin peşinde helâk olmanın göze alındığı, gözüpek bir eylem ve tefekkür hayatı. (3) Bu ikisinin ortası, yani ne ifrat ne tefrit. Nemrûd ikinci tercihe yönelmeden önce, üçüncü aşamada bir süre asılı kalmıştı aslında. Hiçliğin bağrında, Sinoplu Diyojen misali, kendisine bulduğu koca bir fıçının içinde, akışkan ve güvenilmez olan eşyadan, kısacası dünyadan -ve insanlardan- yüz çevirmiş hâlde, kimseden gölge etmelerinden gayrı bir ihsan beklemediği, gelip geçiciliğin, hiçliğin karnında tutunacak tek dalı olan pul defterine sarılmış hâlde, özne olmaktan vazgeçtiği anlardan söz ediyorum. 

Bu kitap, bana kalırsa, yaklaşık altı yüz sayfa boyunca varoluşu konu ediniyor. Elbette odakta insan var. Esas mesele insan. Varoluşun anlamını sorgulayan, onu anlamsız bulan ya da ona anlam atfeden tek varlık olan insan. Malûm, varoluşun anlamından söz edebilmek için, önce onun anlamından söz edenden söz etmek, yani insan üzerine odaklanmak gerekir. Muhtemelen bu yüzden, Teoman'ın, okuru rahatsız edecek denli açık seçik bir dille ortalığa döktüğü çirkinlikler, ardında sakladığı gerçekliğin üstüne serilmiş bir örtüden ibaret. Bir yerde, Teoman, bunu ima ediyor gibidir: 

"Görünüşte herşeyi açıkça söylerler, ama aslında esas sırrı bütün gözlerden saklamak için uyguladıkları kurnaz bir yöntemden başka bir şey değildir bu." (s. 282.)

Ali Teoman, 2011'de, kırk dokuz yaşında ölmüş.

Tamer Ertangil.

21 Aralık 2014 Pazar

Romantizm ve Melankoli Üzerine

Rosemary's Baby (1968)
Bir sanat akımı olarak romantizmi kastetmiyorum. Ruh hâli ya da kişilik özelliği olarak romantik ile melankolik, hep birbiriyle karışan, birbiri yerine kullanılan iki sözcük olmuştur benim için. Üzerine biraz düşününce aradaki nüansı fark ediyor insan. Romantik kişi hayalperesttir, cesurdur, dünyayı değiştirmek için çaba sarf eder. Melankolik ise, hayalperest olsa da herhangi bir şeyi değiştirmek için çaba sarf etmez. Romantik kişi, duygu-yoğun yaşayan, hayatını belirleyen kararları mantığıyla değil, duygularıyla, duygularının tümüyle alan bir yapıyı haiz iken, melankolik, her ne kadar yine duygularıyla hareket etse de, hüzün duygusunun ağır bastığı bir kişiliğe işaret eder. Melankolik için hüzün ön-plândadır, asık suratlıdır, içe dönüktür. Romantik etrafa zarar verebilir, iradesini dayatırken, melankolik coşkun değil dingin, gürültülü değil iniltilidir. Hayâller kursa da, onları gerçekleştirmeye kalkışacak kadar romantik değildir melankolik. Dünyayı dönüştürmez, oturur şiir yazar olsa olsa. Meczup damgasını yememesi için kendisini sanatsal bir formda ifade etmesi elzemdir.

Melankolikliği, tamamen kişisel bir durum olarak ele alabilirsek de, romantizmin toplumsal çeşitlemeleri mevcuttur. Romantik olma hâli bireye özgü kaldığı sürece sakıncasızdır; oysa toplumsal bir düzleme genişlediği anda tehlike çanları çalar. Bireysel düzlemde hayata anlam katan romantizm, kitleselleştiğinde Hitler gibilerin önünü açar, onlara alkış tutar. Kitleselleştiği vakit romantizmin hamasetle sonuçlanması şaşırtıcı olmaz. Hitler'in, büyük filozof Nietzsche'yi yanlış anladığı söylenedursun, Nietzsche'nin politik olarak yorumlanıp görüşlerinin hayata geçirilmesi Nazizme giden yolun taşlarını döşemiştir. Bu nedenle, sosyo-politik düzlemde, sıkıcı bir rasyonalizmin ehven-i şer olduğu söylenebilir. Dikkat ederseniz, sanat yapıtlarından söz ederken yaptığım yorumlara kişiselliğim nüfuz ediyor. Oysa -kendi çapımda- sosyo-politik çözümlemeler yaptığımda, konuları olabildiğince rasyonel ele almaya gayret ediyorum. Topluma ve siyaset kurumlarına, sanat yapıtlarına yaklaştığınız gibi yaklaşmamanız gerekir, naçizane. Güzel, doğru olmak zorunda değildir -tıpkı doğrunun güzel olmak zorunda olmadığı gibi.

Dün gece Polanski'nin Rosemary's Baby (1968) adlı filmini izledim. Film, spoiler kavramına karşı çekilmiş bir karşı-sav adeta. Patricia Highsmith'in Trendeki Yabancılar romanında olduğu gibi, filmin başından itibaren, neyin ne olduğunu biliyorsunuz. Sonunda büyük bir şaşırtmaca yok. Yine de kendisini izlettiriyor. Bazen izleyici/okur sonu bilse de, ana karakterin deneyimleyeceği farkındalık anında ne gibi bir tepki vereceği merak konusu oluyor. Spoiler kavramına istinaden klasikleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Klasik eserlerde ne olduğunu az çok hepimiz biliriz; lâkin bu bilgi bizi klasiklerden uzak tutmaya yetmez -yine de izler, okuruz.

Gündeme dair şu sıralar pek diyeceğim yok; zira takip de etmiyorum. Orwell'in Hayvanlar Çiftliği'nde bir eşek vardı, Benjamin. Hiçbirinizden bi'halt olmaz diye düşünen, sinik bir karakter. Bir süredir kendimi Benjamin gibi hissediyorum.

Tamer.

7 Aralık 2014 Pazar

Sanat Eserlerini Fotoğraflamak Üzerine


Gitgide daha az fotoğraf çeker oldum. Granada'daki Alhambra Sarayı'nda çok az fotoğrafım var örneğin. Bırakın kendimin kadrajda olmasını, sarayın içerisinin fotoğrafını bile pek az çektim. Bilerek böyle yapıyorum. Mimarinin büyüsüne kapılmak, o incelikli bezemeleri incelemek, sütunların üstlerinde ve tavanlardaki müthiş mukarnesat için verilmiş emeği tasavvur etmek, hepsinden önemlisi, harikulade bir mimari eserin atmosferine kendini bırakmak, onunla hemhâl olmak varken, eserle alımlayıcı arasına bir üçüncüyü, aracıyı, yani fotoğraf makinesini sokmak, deneyimin biricikliğini öldürüyor. Fotoğraf sanatçısıysanız diyeceğim yok; fakat benim gibi kendi çapında birkaç kare çekmeye çabalayan sıradan biriyseniz, çektiğiniz fotoğraflar, eve dönüp baktığınızda asla o mekânda deneyimlediğiniz hissi yaşatmıyor. Fotoğraflara bakınca ne heybet kalıyor geriye, ne de sihir. İştar Kapısı'nda, Seville Katedrali'nde, Sultan Ahmet Camii'nde, Al-cazar'da ya da Alhambra'da kendinizi küçücük, önemsiz ve gelip-geçici hissederken, sanatkârların, zamanında maddenin her santimetre karesine ne denli ince bir işçilik ve sabırla dokunup onu dönüştürmüş olduğuna ağzınız açık kalakalırken, dönüp fotoğraflara baktığınızda tek duyumsanan, bir çeşit boşluk ve anlamsızlık hissi. Bu yüzden hep ekleme gereği duyarız: "Aslında gerçeğini görsen, daha ihtişamlı. Orada olman lâzımdı."

Bir mekânda görmüştüm, "Tanrı aşkına", diye yazmıştı birisi, "hemen fotoğraf makinenize sarılmaktansa, şu müthiş manzaranın bir dakika olsun tadını çıkartın, biraz susun, yalnızca seyredin" diyordu. Bırakın da o deneyim size özgü olsun, biricik olarak kalsın. Zaten isteseniz de başkalarına aktaramazsınız.

Bu yazdıklarım yalnızca mimarî için değil, tüm sanat dalları için geçerli. Alımlayıcı ile eser arasında kapanmaz bir mesafe, bir türlü tamamlanmayan bir mütekabiliyet var. Eser özünü, hakikatini bir an için gösterip hemen üstünü örtüveriyor sanki. Bir an geliyor, kendinizi aştığınızı hissediyorsunuz. Alımlayıcı ile eserin, özne ile nesnenin birlik olduğunu idrak ediyorsunuz. Bu deneyim o kadar size özgü kalıyor ki, başkalarına aktarmayı denediğinizde yapabileceğiniz en fazla kekelemek oluyor. Sanat eserine ucundan azıcık nüfuz etmek alımlayıcı için bile bu denli zorluyken, eserin üreticisi olan sanatçı, herhalde hakikat havuzunda yüzüyordur. Onları kimse anlayamaz zaten; belki de bu yüzden dâhiler aynı zamanda ya da çoğunlukla biraz delidir. Aklın bir o yakasına giderler, bir öte yakasına. Her doğumun sancılı olması gibi, eserin yaratım süreci de bir hayli sancılı bir süreç olsa gerek. Onlar yaratıyor, bizse elden geldiği kadar nasiplenmeye çalışıyoruz. 

Bu arada ekteki fotoğraf, Avustralyalı heykeltraş Ron Mueck'in devasa yapıtlarından birinin yüz kısmı.


6 Aralık 2014 Cumartesi

Pi (1998) Üzerine


Pi (1998), dünyayı anlamak için biçim kadar içeriğin, matematik kadar şiirin ne denli gerekli olduğunu oldukça gerilimli bir tarzda göstermiş, enteresan bir film.

Evrendeki biçimsel örüntüleri idrak edebilmek için, zihnimizde hâli hazırda varolan uzay/zaman formunun bilimi olan geometri ve matematiğe başvurmak gerekir. Bu sayede Einstein, deney ve gözlem yapmaksızın genel görelilik kuramını geliştirmiş ve 1919'da bu kuram başkaları tarafından deneysel olarak kanıtlanmıştı. Max Cohen'in filmde yaptığı tam da bu. Fakat Max tamahkâr davranıyor ve sırf biçimsel bilgiye sahip olmakla yetinmiyor. Evet, atom-altı parçacıklardan Samanyolu'na, salyangoz kabuğundan kasırgalara varıncaya dek, sarmal bir dönüşün söz konusu olduğu, her şeyin birbirinin ve kendisinin etrafında döndüğü bir gerçek. Ne var ki, evrendeki matematiksel/biçimsel örüntülerin bilgisi, hayatın anlamına dair bize hiçbir şey söylemez. Evrenin nasıl bir yer olduğunu bilmek, asla küçümsenemeyecek önemde olsa da, "nasıl?" sorusunun yanıtına sahip olmak, "n'için?" sorusunun yanıtını vermez. Dünyanın (dünya derken yeryüzünü değil, tüm varoluşu kastediyorum) neden böyle olup da başka türlü olmadığının, neden ve ne amaçla varolduğunun bilgisi matematiğin, daha genelde bilimin ilgi alanının ötesindedir. Bu noktada -sürekli sonunun geldiği iddia edilen ve küçümsenen- felsefe devreye girer. Biçime değil de, içeriğe dair, "kendinde-şey" (Kant), "Tanrı" (Din), "altyapı" (Marx), "bilinçdışı" (Psikanaliz), "istenç" (Schopenhauer) veya "güç istenci" (Nietzsche) gibi bir referansa ihtiyaç ortaya çıkar. Bu yüzden Kant'ın transandantal estetiği, başyapıtı Saf Aklın Eleştirisi'nin yalnızca kısa bir bölümünden ibarettir; ne de olsa uzay ve zamanın a priori bilgisi bize bir içerik sunmaz. 

"Neden hiçlik olmasındansa varlık vardır?" gibi bir soruyu, bu soruyu sorabilen insanı odağa alarak sorgulayan Heidegger, matematiğe değil, felsefeye başvurmuştu. Yeraltından Notlar'da "2*2 = 4" -biçimsel- kesinliğinin kendisini ilgilendirmediğini dile getiren büyük dahi Dostoyevski, Karamazov Kardeşler'de, onca sayfa, ruhun ölümsüzlüğü meselesini boşuna tartışmamıştı. Hayatı anlamaya dönük çabaların bilimsel bakışı aşıyor olması, felsefe ve sanata hak ettiği itibarı teslim etmekle sonuçlansa da, bilimsel yöntemi küçümsemekle sonuçlanmamalı elbette. Buradan, filmde Max'ın yaşlı Hocasının ne kadar haklı olduğunu anlarız: Hayatta biçim kadar anlam, matematik kadar şiir, analiz kadar sentez, mantık kadar duygular ve zekâ kadar deneyim de gereklidir. Müzik diye bir şey vardır bir kere. Bütünsel bir bakış şart; zira dünya tek boyutlu değil. Bütünsel bakıştan uzak bir tutum, yani varoluşun bütününü tek bir boyutta idrak etmekte ısrarcı olmak, filmde olduğu gibi, kişinin çıldırmasıyla sonuçlanır olsa olsa.

Hayat ne yalnızca bilimle, ne de yalnızca müzikle anlaşılabilir. İkisi de lâzım.

Tamer Ertangil.

4 Aralık 2014 Perşembe

Ingeborg Bachmann ve Romeo ve Juliet Üzerine


Ingeborg Bachmann (1926-73) radyo oyunlarında düşsel bir âlem kuruyor. Müzik, uzun zaman önce dünyadan çıkıp gitmiş, dünyanın büyüsü çoktandır bozulmuştur. Gündelik yaşam mekaniğinin yarattığı boğuntudan kaçabilmenin iki yolu vardır: Düş kurmak veya aşık olmak. Bachmann okurken umutsuzluk duygusu kendisini dayatıyor; zira, Bachmann, düş kurmak konusunda gayet yetenekli olan insanların, sıra düşlerini gerçekleştirmeye geldiği vakit, nasıl da birer korkağa dönüştüklerini ortaya koyuyor her seferinde, her oyununda.

Gündelik yaşam trajedisine inat ederek, onu reddederek düş kuran kişileri, alttan alta cesur da buluyor aynı zamanda: "Tanrım, hayal gücünden ne kadar da yoksunsunuz. Yaşamınız boyunca sıradan bir insan olarak kalacağınızı hep biliyordum. Ne isterseniz yapın, kapı orada." Kapı oradadır. Tekdüze ve dolayısıyla sıkıcı olan gerçekliğe açılan lânetli kapı. Düşler âleminde ikamet etmeye kararlı, cesur konuklarıysa, kapının berisinde serbest seyahât hakkı ve sonsuzluğa uzanan bir vize beklemektedir. Alınan her yudumla birlikte kişiye geçmişini unutturan Lethe ırmağının kıyısına bir kulübe yapmak gibi, düşler adasına gitmekle de geçmiş sıkıntılar unutulur: "Burası bir ada. Ve ben, unutmayı aradım." Somut toplumsal ilişkiler ağıyla, gelmekte olanla, gelenekle, egemen kalıplarla bir sorun yaşamayan kişi için unutmak bir gereksinim değilken, hayâlgücü gelişkin bireyin -en azından zaman zaman da olsa- bu ütopik adayı ziyaret etmesi elzemdir. İmgelerden, duygulardan, aşktan ve şiirden müteşekkil bu adada, neden-sonuç ilişkileri, mantık, rasyonellik ve makûllüğe yer yoktur. Aşıkların neden köprüye doğru gittiklerini sorgulayan, rasyonalitenin temsilcisi yargıç, "neden diye bir şey yok" yanıtını alacaktır. Düş kurmak ya da aşık olmak cesaretini kaybeden kişinin gündelik yaşamın tahakkümüne teslim olması kaçınılmazdır. -Bachmann'a göre imkânsız olan- aşkı, bir süreliğine de olsa yaşayan adamın, İmkânsız'dan Mümkün'ün topraklarına geri dönüşünü, daha doğrusu o alt seviyeye inişini tarif ederken, şunları söyler Bachmann:

"O, kurtulmuştu. Dünya, ona yeniden kavuşmuştu. Şimdi çoktan dönmüş olmalı; uzun, ama sıradan amaçlarla dolu, keyifsiz bir hayat sürecek." 

(Ingeborg Bachmann, Radyo Oyunları, YKY)

* * *


Merak edip Romeo ve Juliet'i okudum. Evrensel bir konuyu işlediğinden ve çok meşhur olduğundan ötürü bilmeyen yoktur Shakespeare'in bu oyununu. Ne var ki, okudukça bilmediğim pekçok ayrıntının farkına vardım. Birkaç alıntı yapmak geldi içimden: "Düşünceliyken insan yalnızlığı sevdiğinden / Ben bile yorgun benliğime fazla geldiğimden" Gerçekten de, insan bir başkasını ne kadar severse sevsin, ne kadar hoşsohbet ve canayakın olursa olsun, bazen kendisi bile kendisi için bir yük hâline gelir. Herkesin yalnız kalmaya ihtiyacı var. Bir alıntı daha: "Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi / Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan: Biz dönünceye dek siz parıldayın, diye." Bir kadının güzelliğine, daha özelde gözlerine duyulan hayranlık bundan daha iyi anlatılamazdı herhâlde. Son bir alıntı daha yapayım: "Konuşamazsın ki hissedemediğin şeyi / Genç olsaydın benim kadar / Sevgilin de Juliet olsaydı eğer / Onunla evlenmiş olsaydın bir saat önce / Benim gibi Tybalt'ı öldürseydin / Severken delicesine, benim gibi sürülseydin / O zaman konuşabilirdin işte / Yolardın o zaman saçını başını" Bu satırlarda Romeo, kendisini teskin etmeye çalışan rahip Lawrence'a serzenişte bulunuyor: Beni anlayamazsın, benimle empati kuramazsın. Beni anlayabilmen için, fiziken ve ruhen aynı insan olman da yetmezdi: Benimle aynı yaşta olmalı ve aynı deneyimleri biriktirmiş olmalıydın. Bir insanın kendisini başka birisinin yerine koyamayacağı düşüncesini, yani gerçek anlamda bir empati olanağının varolmayışını muhteşem bir dille anlatmış Shakespeare. Bu arada ilişikteki tablo Ford Madox Brown'ın (1821-93) Romeo ve Juliet adlı eseriymiş.

Tamer.

3 Aralık 2014 Çarşamba

İki Kısacık Değini


Pek az mısralı fakat oldukça uzun bir şiir izledim. Bayağılığın galip geldiği dünyanın boğucu anlamsızlığında kendini dört duvarına hapseden, zira dışarısını fazlasıyla cüretkâr bulan insanlar. Dönüştürme iradesinden yoksun kalmış insanlık. İradesine sahip çıkıp, bile isteye hayatı, bayağı güruhun değersizleştirdiği hayatı reddeden bir at. Bayağılığın hükmünü kabullenip, boşluğu kahkahayla dolduran, konar-göçer çingeneler. Bir filozof demişti ya, "işte günler günleri kovalıyor ve neden yaşamak gerektiği ise hiç açık değil', her yeni gün, bir öncekinin aynısı. Güneşin altında yeni bir şey yok. Öyle bir an gelir ki, hiçliğe dâhi muhtaç kalınır. Her günün birbirinin tekrarı olmasına bile razıdırlar. Yenilik beklentisi çoktan terk edilmiştir. Yine de açgözlü bayağılık, sahip oldukları tek şey olan sıkıcılığı da karanlığa boğacak, ellerinden alacaktır. Sanat yapıtını anlamak esas olduğu için, açıklama çabasına girmemek gerek. Açıkladıkça, anlamın büyüsü bozuluyor, anlam, kolumuzdan sıyrılıp kaçıyor, dağılıp parçalara ayrılıyor sanki. O yüzden susalım. Son bir şey: Nietzsche var filmde.


Bitirdiğim bir kitaptan söz edecektim. Vazgeçtim. Onun yerine güzel bir insandan bahsedeceğim. Bu coğrafyada, hem de o yıllarda, hilafeti ve saltanatı yürürlükten kaldırabilecek denli çılgın, çılgıncasına cesur bir adam. Lafta devrimci değil, bütün riskleri göze alarak, çatır çatır devrim yapmış bir önder. Okulda çocuklara söylerim bazen, bir kere, iyi bir insan yahu. Kötü bir insan olsaydı, derim, iktidarı ele geçirmiş, ne uğraşacaktı devrim yapmakla filan? "Padişahım lan ben!" derdi, sürdürürdü düzeni. Harem kurardı kendine, sarayda takılırdı ölünceye değin. Yok. Ne halifeyim dedi, ne de sultan olduğunu iddia etti. Tüm hastalığına rağmen, sirozdan şişmiş karnıyla yurt gezileri yapmak derdindeydi. Okuma-yazma oranı yükselsindi bu ülkede. Traktör fabrikaları kurulsundu. Medeni hukuk gelsindi, kimsenin ayrıcalığı kalmasındı. Hukuk karşısında -teorik de olsa- herkes eşit olsaydı. Mesela kadınlar da erkeklerle eşit miras hakkına sahip olsaydı. Ülke daha güzel, daha eğlenceli, daha özgür olsaydı. '30'larda Hitler'den kaçan profesörleri, "Türkiye'ye gelin, bize nitelikli Hoca lâzım" deyip üniversitelerimizde istihdam etmiş bir insandan bahsediyoruz, güzel bir insandan.

Tamer.

13 Kasım 2014 Perşembe

Psikanaliz, Sanat Yapıtı ve Etik Üzerine

Jacques Lacan (1901-1981)
İnsan, kendisine ait bir özelliği hem sevip hem de sevmeyebilir mi? Bence mümkün. Bir konuya odaklandığımda, onun üzerine sonuna kadar gitmek gibi bir huyum var mesela -bazen sevip bazen sevmediğim. Karamazov Kardeşler romanını bitirmiş olsam da, bazı sahneler ve ifadeler hâlâ zihnimde yankılanmaya devam ediyor. Kitaptan uyarlama, 1969 Sovyet yapımı, üç bölümlük bir film bulup indirdim ve keyifle izledim. Elbette o devasa yapıtı tüm ayrıntılarıyla yansıtması mümkün olmasa da, fena bir uyarlama değildi.

Psikanaliz konuşurken en sık, "ne saçma!", "ne kadar mantıksız!", "hiç akla yatkın değil!" gibi tepkiler verilir. Oysa psikanalitik çözümlemelerin makûl olması beklenemez. Psikanaliz, tanım gereği, bilinçaltıyla ve bilinçdışıyla ilgilendiği için, rasyonelin kapsayabileceği uzamın dışındadır. Duygular, inançlar, içgüdüler, rüyalar ve insanlığın paylaştığı ortak bilinçdışı gibi, rasyonel alandan uzak olan, onunla bağlantısız nesnelerdir psikanalizi ilgilendiren. İşte bu yüzden, psikanalizin en büyük handikapı, her ne söylerse söylesin, söylediklerinin kulağa makûl gelmemesinden kaynaklı olarak, sağduyu ve rasyonalite tarafından daima tepki verilmesi. İrrasyonel olana dair söz söyleyen her ifade, anlaşılmaz olma riskini göze alır. Bu noktada Ulus Baker'in, zamanında söylediğini dikkate almakta yarar var: Anlamak, demişti, hayatla kurduğumuz ilişki kiplerinden yalnızca bir tanesidir. Dolayısıyla, insana, hayata ve dünyaya dair her şey rasyonel, anlamlı ve makûl olmak zorunda değildir; zira insan Apollon ve Dionysos'un, süperego ve ID'in, rasyonelle irrasyonelin, akılla duyguların, bilinçle bilinçdışının bir bütünüdür.

Heidegger, şiirin en üst sanat formu olduğunu söylüyordu. Şiir ki, pekçok zaman son derece anlaşılmazdır. Beş yıl kadar önce, şiirle arası bir hayli iyi olan bir arkadaşım, şiiri anlama gayreti içerisinde olmamı tuhaf bulduğunu söylemiş, anlamaya uğraşmamamı salık vermişti. Onu şimdi daha iyi "anlıyorum." Şiirin en yüksek sanat formu olduğunu ben de kabul ediyorum. Belki şiire tam anlamıyla hazır değilim ve ilerleyen yıllarda şiirle aram önce düzelecek, giderek daha iyi olacak -bilemem. Bu noktada dikkat edilmesi gereken konu ise estetik ölçütler meselesi. Eğer anlamı bir kenara koyarsak, bazı estetik ölçütlere gereksinim duyarız. Aksi halde ne herhangi bir şiir için "ne kadar saçma" diyen okurun, ne de bir heykel için "ben böyle sanatın içine tükürürüm!" diyen belediye başkanının haksız olduğu söylenebilir. Her saçmalık sanatla eşdeğer hâle gelir. Güzelle çirkini ayırmak imkânsız bir hâl alır. 

Sanat tuhaf şey. Hem insana özgü, insanı insan yapan değerlerden, hem de hakkında konuşulması ve yargıya varılması en zor işlerden biri. Yine de, psikanalizin bu konuda ufuk açıcı katkıları olduğuna inanıyorum.

Ek: Ontoloji, metafizik, epistemoloji ve bilim felsefesi hakkında konuştuğunuzda sizi yalnızca sessizce dinlemekle yetinirler. Konu etiğe geldiğindeyse işler değişir. Etik, herkesin gündeminde olduğu, Öteki'yle olan ilişkilere dair olduğu, hâtta kişinin kendisiyle olan ilişkisini de incelediği için olsa gerek, herkesin bu konuda söyleyeceği bir şeyler vardır. Etiğin mıntıkasına adım attığınız anda kimse susmaz, herkes konuşur. Eleştirilere açık olmak gerekir. Bu bakımdan etik, tüm diğer felsefî disiplinlerin aksine, üzerinde yazması en riskli alan. Bunu göze almak gerek.

Tamer Ertangil.

29 Ekim 2014 Çarşamba

The Man From Earth (Dünyalı) Filmi Üzerine, İnsan'a ve Tarihe Dair


İnsanoğlunun öyküsünü on dört bin yaşında birisinden dinlemek: The Man From Earth (2007) filminde tanık olduğumuz tam da bu. Binlerce yıldır ölmediğini iddia eden, otuz beş yaşında hayat kaydını dondurmuş tek bir adamın temsil ettiği tümellik, esasen tüm insanlık tarihi, yani geçmişimiz ve biz. Türümüzün tek bir bedende somutlaştığı, hepimizi temsil eden bu tekillik, evrenselin ve tarihin izlerini taşıyor. Avcı-toplayıcılıktan tarıma, konar-göçerlikten yerleşik hayata, hayvan avlamaktan hayvan yetiştirmeye, doğaya maruz kalmaktan onu dönüştürmeye geçen, kutsal buğdayı bereketli hilâlde keşfetmesiyle ekmek imâl etmeye başlayan, ekmeği bedeni, şarabıysa kanı belleyip savaşan, sevişen, barışan, üreten, inanan, düşünen, yapan ve yıkan, kutsayan ve bayağılaştıran insanoğlunun, mağara adamından başlayıp modern insanda sonlanan, ön dört bin yıllık öyküsü. 

Babil Hükümdarı Hamurabi'nin yasalarının İsa'nın etik kodlarına dönüşmesi, öncesinde Tevrat'ın acımasız ve zalim Tanrı'sı, Buda'nın dingin bilgeliği, kendini çöllere vuran, bedenini inkâr eden ve öte-dünyaya odaklanan hıristiyan keşişler, bedensel ve dünyevi arzuların lanetlenmesinin ardından dünyevi ile uhrevi olanın ara-bölgesinde ikamet eden İslamiyetin ortaya çıkışı ve nihayet modern bilimin devam etmekte olan serüveni. Kökensel ve dolayısıyla değişimden muaf nitelikleri ve değişen yönleriyle, başka bir deyişle tarihselliğiye birlikte, hâlâ anlamakta zorlandığımız, elimizdeki nihai ürün: İnsanoğlu. Dünyayı ve varoluşu anlamlandırma çabasından hiç vazgeçmediği hâlde, en çok kendisini anlamakta zorlanan insanoğlu.

Tüm yavan ve sığ insan-merkezcilik eleştirilerine karşın, insan hep merkezde olmuştur. Tüm felsefeler insanla başlar, insan odaklıdır; zaten ve zira anlam veren, anlamlandıran özne İnsan'dan başkası değildir. Scheler buna benzer şeyler söyler. Anlam veren olmasıysa, kusursuz bir idrake sahip olduğunu göstermez. Tüm zekâsına karşın insan, varolanlar içinde en karmaşık, anlaması en zor, sağı solu belli olmayan, öngörülemeyen ve tekinsiz bir varlıktır. Alan Sokal, sosyal bilimlerin fen bilimlerinden daha zor olduğunu söylerken haklıydı. Suyun yüz derecede kaynayacağını ve bir sonraki Güneş tutulmasının ne zaman olacağını öngörmek, insanların ne yapacağını öngörmekten çok daha kolaydır. Belki bir gün, evreni tam anlamıyla idrak ettiğinde dahi, kendisini idrak edememiş olacak olan bir varolan varsa, o da insandır. İnsanoğlunun lanetli yazgısı Sisifos'un efsanesinde ifadesini bulur. Bizim bizi anlamamız en zorudur; çünkü hepimiz Sisifos'un lanetli yazgısını paylaşırız. Başka bir deyişle, kendimizi anlamak uğruna sarfettiğimiz emekler sonuç vermez. Kayayı tepeye -binbir türlü zahmetle- her çıkarışımızın ardından, kaya geri yuvarlanmaya mahkûmdur. Günler günleri kovalar ve hayat gailesi dışında ifa edilebilen hiçbir anlamsal bütünlük söz konusu değildir. Anlama dair bir sezgi dolaşır ortalıkta ama -şurda burda- dokunabildiği dağınık anlam parçacıklarına nüfuz edebilir olsa olsa. Ne var ki, insan, evrene dair sorularının peşini bırakmaz; üstelik zaman zaman kayda değer yanıtlar da elde eder. Gelgelelim, kendisinin ne olduğunu anlamak, işin en zor kısmıdır. Bu çaba ile tarihin tekeri dönmeye devam eder. On dört bin yıldır. Muhtemelen, cevap bulmaktan ziyade doğru soruları sorabiliyor olmaktır asıl mesele. O hâlde insanoğlunun yazgısı küçümsenecek denli önemsiz değildir. Tüm bilinmezliğiyle, aklı ve duygularıyla ve -Heidegger'in deyimiyle- "dünyaya fırlatılmışlığıyla" insanoğlu -o tuhaf varlık, varolan, Dasein. Heidegger için varlığı anlamak, Dasein'ı anlamaktır öncelikle; ne de olsa "hayatın anlamı" diye bir şeyi keşfedebilmek için, o hayatı anlamlandıran varlığı, İnsan'ı anlamak gerekir: "Varlığın anlamı sorusu sadece ve sadece varlığı anlamak gibi bir şey söz konusu olduğu sürece olanaklı hâle gelir. Varlığı anlama, 'Dasein' olarak adlandırılan varolanın sahip olduğu bir varlık türüne aittir." (Being and Time, Harpersanfransico Yayımevi, J. Macquarrie ve E. Robinson çevirisi, s. 244.) Başka bir deyişle, varlığın anlamından söz eden, onun anlamını sorgulayan ya da ona bir anlam atfeden varlık, insanın ta kendisidir. Bu nedenle öncelikle insandan başlamak gerekir. 

Bir türlü anlayamadığım bir nokta, tarihsellikle evrenselliğin, değişimle kalıcılığın birbirini dışladığı düşüncesi olmuştur. Bana kalırsa bu ikisi bir bütün. The Man From Earth, tek mekânda geçmesine karşın, harikulade diyaloglarıyla kendini izlettiren bir film. Dinler tarihinden felsefeye, antropolojiden biyolojiye, evrim kuramından psikanalize, kapsamlı bir serüven, yanıt vermekten ziyade soruları çoğaltan, büyük harfle İnsan'a dair bir yapım. Beethoven'ın bir senfonisiyle sonlanan bu güzel filmi -meraklısına- öneririm.

Tamer Ertangil.

23 Ekim 2014 Perşembe

Hep Güzel Şeyler mi Paylaşacağız?


Hep güzel şeyler mi paylaşacağız? Mutlu ifadeler, gülen yüzler mi? Bu yazacaklarım tam aksi -çok keyifliyseniz okumayın bence. İnsanlara güvenmek ne kadar zor artık. Toplumun yüzde kırkı psikolojik bakımdan sorunludur derlerdi de, abarttıklarını düşünürdüm. İnsan içine girin, onları mümkün oldukça tanıyın, o zaman anlarsınız ki yüzde kırk nispeten mütevazı bir rakam. Somut bir gerekçe olmamasına rağmen aşırı evham yapan mı istersin, söz verip tutmayan mı, güven telkin edip yan çizen mi? Dert dinleye dinleye, sıkıntıları çözmek için elimden geleni yapa yapa, teskin ede ede, sabrede sabrede evliya oldum, erdim resmen.
Dinlediklerim ve okuduklarım zihnimde yanıp yanığ sönüyor. Jay Jay Johanson, bir şarkısında "Kuzeyde bir dağda, ahşaptan, taştan ve samandan bir ev yapacağım kendime; ve o eve kimsenin girmesine izin vermeyeceğim" der. Toplumla haşır neşir oldukça Johanson'ın ifade ettiği hissiyatı, daha doğrusu yılgınlığı anlamak mümkün hâle geliyor. Büyük alim Nietzsche ise, hiç unutmadığım bir paragrafında şunları söylemişti: "Toplum nerede üstün, yetenekli, farklı birisini görse, ayaklarına sarılıp kendi seviyesine indirmek için elinden geleni ardına koymaz. Onu bütün gücüyle aşağıya çeker." Kötülüğün sıradanlığı denen şey biraz da bu olsa gerek. Sıradanlığın, bayağılığın dayatılması.
Bir gün Yaşar Çabuklu'ya e-posta göndermiştim. Üç kitabını okumuştum bu adamın. Kitaplarında kendini sürekli tekrar ederdi. Gerçi tekrar iyidir. Hakikâti insanların kafasına vura vura sokmak gerekir ne de olsa. "Yaşar Abi", demiştim, "iyi, güzel yazmışsın da dünya böyle, ne yapacağız?" "Kendin gibi olan, kendine benzeyen insanları bul, onlarla birliktelikler kur" demişti: "Aranıza kimseyi sokmayın." O zaman ciddiye almadığım bu önerinin ne kadar da doğru, derinlemesine doğru olduğunu gün be gün daha iyi anlıyorum. Adam büyük alimmiş aslında. Haksızlık etmişim.
Sanat, şiir, müzik, sinema, her neyse. Üst-insanların bizlere bıraktığı eserlere gömül, gerisini boşver. Huzur ve dahi varoluş salt bunlarda. Gerisi sıkıntı, huzursuzluk, boşluk hissi ve zaman kaybı.
* * *
Kant'ın "Saf Aklın Eleştisi" adlı başyapıtı, bence gelmiş geçmiş en önemli felsefî eser. Kaldığım köyün lojmanında tüm vaktimi ona ayırmış, derinlemesine bir okuma yapmıştım aylarca. Hattâ iki yıl boyunca. Önümde metnin İngilizce, Türkçe ve Almancasıyla birlikte. Gelmiş geçmiş en çalışkan ve zeki filozoflardan biri olan Kant'ın, "Pratik Aklın Eleştirisi" adlı kitabı ise hep kırılgan gelmiştir bana. Tüm bir etiği üç postülat üzerine inşa etmek nasıl bir naifliktir? Saf Aklın Eleştirisi ise sapasağlam, mermer gibi bir kitaptır. Kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük esasen "Saf Aklın Eleştirisi" ile bir hesaplaşmaydı. Bir gün değerinin, daha doğrusu anlamın, kastedilenin anlaşılacağı umudunu taşıyorum. Etik konusu ise kafamı kurcalamaya devam ediyor. Notlar tutmaya devam ediyorum. Üç kırılgan postülata dayanmayan, seküler bir etiğe ihtiyaç var. Aksi hâlde Dostoyevski'nin alter egosu Ivan Karamazov, mümkün tüm etikleri bertaraf etmek üzere bir köşede sinsice beklemeye devam edecek. Yaşamı yücelten bir etiğe ihtiyaç var. Ivan'ın dediği ne kadar güzeldi: "Hayat kadehini bir kez dudaklarıma götürdükten sonra, dibine kadar içmeden asla bırakmam onu!"
* * *
Sekülerliğin en kutsalını, en sihirlisini biz kuracak, büyüsü bozulmuş dünyaya hâlesini biz kazandıracağız yine. Dünyanın tacı eksik, kayıp. İnşa edeceğimiz etik sapasağlam olacak, tüm görecilikleri bertaraf edecek, iyilik güçle birlik olacak, mütevazılığı bir kenara bırakacak. İnsan-merkezcilik, nam-ı diğer antropomorfizm eleştirileri susturulacak. İnsanın bakışının insana özgü gerçeği kabullenilecek, bundan utanılmayacak ve konulan ilkeler somut olacak. Yeni-özgürlükçülerin kurduğu birliktelikler, gelmiş geçmiş en tutucu örgütler olurken, hem rasyonel anlamı bünyesinde barındıracak hem de dünya ile kurduğu ilişki yalnızca anlamaktan ibaret olmayacak. Başka bir deyişle, anlama dışındaki insani ilişkiler dışlanmayacak, duygusallık da içerilerek/kapsanarak aşılacak (aufhebung). Matematik kadar şiire de hakkı teslim edilecek. Kuşatıcı bir etiğe gereksinimimiz olduğu aşikâr. Belki o zaman ertelenmelerin sonu gelecek ve an, yaşanmaya değer olacak. Yeni bir çağın müjdelendiği su götürmez. Öte yandan bunun için yeni insan, yeni etiğini çantasından çıkarıp, insanlığa sunmalı.

Tamer Ertangil.

19 Ekim 2014 Pazar

Mehmet Pişkin'in İntiharı Üzerine


Mehmet Pişkin'in intihar notunu çoğunuz dinlemişsinizdir. Yayınlandıktan iki gün sonra izledim o videoyu. Karşımda samimi, uzun süredir tanıdığım bir arkadaşım, bir abim vardı sanki. İşinde başarılı, yüksek gelirli, yakışıklı, arkadaş çevresi olan, sevmiş, sevilmiş bir adam. Üstelik, hemen her sabah, yataktan neşeyle kalkıp güne başladığını söylüyordu Pişkin.

Kağıt üzerinde baktığınızda böyle bir insanın kendi canına kıyması pek beklenmez. Gerçekteyse durum farklı. Gözlerinden okunan o ki, duygusal birisiydi. Duygularını yoğun yaşayan, sevinci de, kederi de yüzüne yansıyan, enerjisiyle etrafındaki insanları dönüştürebilme potansiyeline sahip, gelgelelim o enerjiyi yitirmiş birisiydi. Duygusal insanların hep hüzünlü oldukları düşünülür; oysa -bana göre- duygusal kişi, duygularını yoğun yaşayan kimsedir. O nedenle hiç şaşırmıyorum: Her sabah neşeyle uyanan bir insan, aynı zamanda son derece kederli de olabilir. Mutlu olduğunda gözleri ışıldar ve bu ışıkla etrafındakileri aydınlatabilirse de, hüzünlendiğinde, hüznünü başkalarından çok daha derin ve yoğun bir biçimde deneyimleyebilir.

Pişkin'i dinlerken, başarıyla mutluluk arasında kurulan bağın ne denli yapay ve zorlama olduğunu anlıyor insan. Bir kişinin iş hayatında, aşk ilişkilerinde, sosyal çevresinde, öğrencilik yıllarında, aklınıza ne gelirse, başarılı olması, onu mutlu kılmak zorunda değil. Başarılı bir insan gayet mutsuz da olabilir. Kaldı ki, kimilerinde, kökensel diyebileceğim bir mutsuzluk var sanki. Bunu, sağlıklı ve güzel çocukları olan, karısını seven, iş güç sahibi bir baba kendisini öldürdüğünde anlayabiliyoruz. Mehmet Pişkin'e bakınca anlayabiliyoruz. Müslüm Gürses'te de bu kökensel mutsuzluğun varlığını hissetmişimdir şahsen. Bukowski, ilk gençlik yıllarını anlatırken bir arkadaşından bahseder. Bu genç yakışıklıdır, etrafı kızlarla çevrilidir, her daim ilgi görür. Bizim tipsiz Bukowski onu kıskandığı için arasıra ona sataşır, kavga çıkartmak ister. Oysa kızlar onu korumaktadır: "Ona sataşma, o çok duygusal, hassas bir yapıya sahip." Bir süre sonra herkesin gözbebeği olan, sevilen genç intihar eder. Kitapta gerisinden bahsedilmez. Bu konu öyle tuhaftır ki, üzerinde çok konuşmakla susmak arasında bir fark yok sanki. Bu yüzden susmuştu belki de yazar. Ben de boş konuşuyorum aslında. Mehmet Pişkin hakkında edilen çok söz, hiç sözmüş gibi geliyor. Bu konuyu anlamlandırmaya çalıştıkça, bataklığa saplanıyor, debelenmeye başlıyor, debelendikçe daha da çamura batıyorsunuz.

Karamazov Kardeşler'de insanın sırdaşından nasıl da nefret edebileceği anlatılır. Sırrını paylaşan kimse, artık kendisine ait olan biricik değerinden, en kıymetlisi olan sırrından vazgeçmiştir. Tam da bu nedenle, yani sırrını ifşa etmiş olduğu için, sırrını paylaştığı kişiye karşı nefret duymaya başlar. Artık en kıymetlisi yalnızca kendisine ait değildir; zira iki kişinin bildiği sır değildir. Pişkin -belki de- nefret etmeye başlamıştı insanlardan, yakın çevresinden ve hatta aşık olduğu kadınlardan. İntihara doğru adım adım sürüklenirken bu düşüncesini kendine saklamamış, sevdiklerine ve yakın çevresine zaman zaman -alenen ve zımnen- ifade etmişti. Son videosuyla birlikte, sır, kişisellikten çıkıp tüm insanlığa ifşa edilmiş oldu. Hepimizi seven, sevgi dolu bu duygusal adam, her duyguyu yoğun yaşayan birisi olarak, belki de, hepimizden nefret ediyordu, kim bilir?

Bitirirken aklıma bir nokta daha geldi. Eskilere dikkat edin. Eskiden insanlar aşkına yanıt alamamak, sevdiğine kavuşamamak, gurururun kırılması veya toplum önünde küçük düşmek gibi sebeplerle intihar ederlerdi. Onur ve gururdu aslolan. Goethe'nin Werther'i örneğin, aşkından ötürü öldürür kendini. Oysa bugün, dört dörtlük bir yaşamı haiz insanlar da, sırf hayatı anlamsız buldukları için yaşamlarına son verebiliyor. Bu yeni -yani moderniteye özgü- bir durum.

Bir arkadaşım az önce söyledi: "İnsanların öldürülmesine karşı olduğum için, insanın kendisini öldürmesine de karşıyım." İnsan üzülse de, rahatsız da olsa, Mehmet Pişkin'ın intihar notu tabu olmamalı: Üzerinde düşünmek, onunla yüzleşmek, kendi deyimiyle "hayatın karanlık yönünün" kişinin ruhunu nasıl ele geçirdiğini anlamaya çalışmak gerekli. Öte yandan bu yaklaşım, intiharı ve ölümü yüceltmek anlamına gelmez. Hayatın anlamsız olup olmadığı çetrefil bir konuysa da, güzel olduğu, en azından güzel tarafları olduğu su götürmez.


Tamer Ertangil.

7 Ekim 2014 Salı

Jean-Baptiste Grenouille, Rus Sineması ve Edebiyatına Dair Değiniler


(1) Fotoğrafta canlandırılan karakter Jean-Baptiste Grenouille. Yaptığı işe nasıl da odaklandığına dikkat edin. Hayatının tek amacı kadınların kokusunu saklayabilmekti. Duyarlılığı çok fazla geliştiği için dünyayı sıradan insanlardan farklı algılayabiliyor, kimsenin almadığı kokuları alabiliyor, her bir insanın kendine has kokusunu fark ediyor ve bu kokuları parfüme dönüştürebilmek, şişelerde muhafaza edebilmek istiyordu. Bir amacı olan ve hayatını bu amaca göre tasarlayan her kişi için olduğu gibi, yaptığı her iş, amacına ulaşması için bir basamağa dönüşüyordu. Böyle insanlar, bir psikopat olsalar dahi saygı uyandırır. Grenouille da öyle biriydi. Yanında çalıştığı ustası bir gün ona "insanların kokularını saklayamazsın!" dediğinde hayat onun için anlamını yitirmiş, o an ölmek üzere yataklara düşmüştü. Bu nevi tutkulu insanlar evliya sabrına sahip olmanın yanı sıra, bitimsiz bir motivasyonu, odaktan hiç şaşmama ve bu konuda telkine kapalı olma özelliğini ve hedeften asla vazgeçmeme iradesini haizdir. Jean-Baptiste Grenouille, Patrick Süskind'in Koku adlı romanında yarattığı bu müthiş adam, şu ana dek gördüğüm en kararlı, yaşama itkisi en yüksek düzeyde olan karakterdi.

(2) Karamazof Kardeşler'in üçte birini bitirmişken, Dostoyevski'ye dair diyeceğim o ki, kendisine duyduğum hayranlık kadar korkum da arttı. İnsanoğlunun mantıklı olandan, makul olandan nasıl uzaklaştığını gösterir ve insanlığın iç çelişkilerini bir bir ortaya dökerken insan Dostoyevski'den, bu zekânın sahibinden irkiliyor adeta. Alev Alatlı, Türklerle Rusların benzerliğinden söz eder. İki ülke de hızla modernleşme ve sanayileşme hamleleri yapmış, tarihin tekerini bir şekilde yakalamış, fakat buna hazır olmayan iki toplumun bireyleri sudan çıkmış balığa dönmüştür. Özellikle Rusya'da, bu sosyal altüst oluşun bağrında yeşeren, akıllara zarar bir edebiyat ve sinema olmuş: Dostoyevski, Tarkovski ve daha nicelerinin yetiştiği, uzlaşmaz iklim. Belki de bu yüzden -mesela- İsveç edebiyatı daha az ilginçtir. Modernleşme sürecini sorunsuz yaşadıkları için. Rasyonalizmi, Aydınlanmayı, pozitif bilimleri, kuvvetler ayrılığı ilkesini ve modernliğin diğer unsurlarını benimsemekte tereddüt eden toplumlarda, İsveç'te değil de ancak Rusya'da, Dostoyevski gibi birisi çıkıp, Yeraltından Notlar'da, "2 * 2 = 4 etmesin kardeşim, istemiyorum, 2 * 2 = 5 etsin!" diyebilirdi.

(3) Rusya demişken, Pavel Lungin'in, Ostrov (Ada) adlı 2006 yapımı filminde, kuzeyin tinsellik arayışına tanıklık ediyoruz. Geçmişinde yaptığı bir amelden ötürü kendisini suçlayan, otuz küsür yıl boyunca inzivaya çekilen, Tanrı'yla kurduğu iletişimde ortodoks dini teamülleri boşveren, suçsuz olduğu ortaya çıksa dahi huzur bulamayan, daha doğrusu, nedamet getirmeyi hayatının biricik amacı hâline getirip yıllarca bu amaç doğrultusunda yaşadıktan sonra, suçsuzluğunu öğrenmesiyle boşluğa düşen ve artık hayatı anlamsız bulan bir çılgın var filmde. Filmden benim anladığım odur ki insanoğlu bu dünyada kendi cehennemini kendisi yaratıyor: Dünyayı cehenneme çeviriyor.

(4) Bir başka Rus filmi var ve beni daha çok etkiledi: 2003 yapımı, Andrey Zvyagintsev'in Vozvrashchenie (Dönüş) adlı filmi. Babalar ve oğullar arasındaki ilişki, gerek Turgenyev'in romanında, gerekse Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşleri'nde ana temadır. Bu filmde de öyle. On iki yılın ardından, nereden geldiği belli olmayan, bir anda ortaya çıkan bir baba ve iki oğlu arasındaki tuhaf ilişki. Erkek evladın babasına karşı duyduğu nefret ve gizliden gizliye beslediği sevgi bilinen bir temadır. Baba, çocukları hayatın acımasızlığına karşı eğitmek niyetindeyken, çocuklarına bazen gereğinden fazla sert davranır. Gelgelelim, bu eğitim sonuç verir. İnsanlığın kolektif bilinçdışında "baba" ve "aile" mefhumları öylesine derinlere işlemiştir ki, aile kurumunu kutsallığından arındırabilmek ve hedef tahtasına koymak, devrimci olduğunu iddia eden kişiler için dahi en zor iştir. Yerleşik kurumları sonuna kadar sorgulayan kişiler için dahi, anne-baba-evlat ilişkisi gözlerin buğulanması için yeterlidir. Twitter'da birisi yazmıştı: "Dini eleştiriyorsunuz; zira kolay hedef. Aile kurumunu eleştirmedikçe kendinizi önyargılardan sıyrılmış sayamazsınız" diyordu. Filozof Althusser bu eleştiriyi sağlam gerekçelerle yapan tek kişiydi belki de. Çözüm önerisi var mıydı peki? Pek sayılmaz.


Tamer Ertangil.

3 Ekim 2014 Cuma

Tarkovski'nin Nostalji'si Üzerine


Tarkovski'nin Nostalji'si (1983) bir film olmaktan öte, bir şiir, simgelerle dolup taşan, edebi ve felsefî bir eser. Onu ağır bir film olarak nitelemek yanlış olur. Kendine has bir temposu var: Filme nüfuz ettikçe kendi temposu izleyiciye sirayet ediyor. Denebilir ki, izleyenle izlenenin birbirinde erimesi, zaman mefhumunu askıya alıyor. Güzel olan her sanat yapıtında olduğu gibi, yaşanan tinsel deneyimle birlikte özne-nesne ikiliği ortadan kalkarken, Heidegger'in elde-hazır-olan (zuhanden) olarak kavramsallaştırdığı bu erimenin fiiliyata geçtiğini hissediyorsunuz.

Tek tek varolanlara ilişkin, görüngü düzeyinde kalan çözümsel bilincin yanıltıcılığını Schopenhauer hep vurgular. Dostoyevski, Karamazof Kardeşler'de bir karaktere, "insanlığı seviyorum, fakat tek tek kişileri sevmiyorum. Kişilere olan nefretim arttıkça, insanlığa olan sevgim de aynı ölçüde artıyor" dedirtir. Filmdeki meczupsa, evinin duvarına yazdığı üzere, bir ile birin toplamının iki değil, yine bir ettiğini söyler. Buradaki anlamı idrak etmek için çözümsel değil, bütünsel bir yaklaşım gerekir. Bir damlaya, bir damla daha eklediğinde, ortaya çıkan daha büyük ve fakat yine tek bir damladır. Aynı tözün farklı ilinekleri, aynı öznenin farklı yüklemleridir tüm tekillikler. En nihayetinde Aynı olan, altta-yatan (sub-stance) varlığını -alttan alta- sezdirir. Belki de bu bilinç düzeyinden ötürü, filmdeki bir adam, güzellikleri görmekten bıktığını, gezmekten bıktığını, yalnızlığı sevdiğini, ancak kendisiyle başbaşa kaldığında huzur bulduğunu söyler. Yalnızlık onun için melankolik değildir. Kendi-kendine yeterli olmaktır söz konusu olan. Dışarıda kalan çoğullukla ilgilenmez; zira artık tekilliklerin oluşturduğu kalabalık, hiçbir şey kazandırmayan bir kakofoniden ibarettir. 1 + 1 = 1.

Zamanın askıya alınması kadar, mekânın yürürlükte kalması da, mündemiç anların olmazsa olmazıdır. Bir bina, eşya ya da herhangi bir mekânsal unsura, Heidegger'in elde-mevcut-olan (vorhanden) dediği anlamda bakıldığında, ahşaptan, çimentodan, taştan ve diğer gereçlerden müteşekkil, anlamsız bir yığın görünür. Oysa insan, çevresini oluşturan, dönüştüren, inşa edendir ve dönüştürdüğü doğa ile meydana getirdiği kültürün yarattığı atmosferi soluduğu sürece, kendisini sarıp sarmalayan mekân ile bir bütün olduğu sürece, anlam denen şey ortaya çıkar. Bu yüzden, kilisenin zangocu, kiliseye gelip dua etmezseniz, burası sizin için hiçbir anlam ifade etmez, der. Tek tek kişilerin birbirlerini anlaması içinse sanat yeterli değildir; zira sanat yapıtı, bir dilden başka bir dile çevrilemez. Daha doğrusu, çevirinin eksik olması kaçınılmaz, anlam ve biçimi tam anlamıyla yansıtması olanaksızdır. "Sınırlar kalkmalıdır" der adam. Ülkeler arasındaki sınırlar kalkıp, tek tek kişilerin, farklı olanlarla yüz yüze gelmedikçe birbirlerini anlamaları olanaksızdır. Mesela Rusya'yı anlamak için Rus romanları okumak ancak bir yere kadar iş görür. 

Kadınlar ve muhafazakârlık konusu da filme değinilen noktalardan. Zangoç, kiliseye daha çok kadınların geldiğini, onların gelip dua ettiğini söyler. Ezilen, erkek-egemen kurumlara isyan etmesi beklenen kadın, tam tersine, erkekten dahi tutucudur. Düzenin bekçisidir adeta. Zangocun söyledikleriyle kadının söyledikleri örtüşür bir bakıma: Kadın, özgürlüğe sahip olmak isteriz, der, fakat özgürlüğe sahip olunca onunla ne yapacağımıza dair bir fikrimiz yoktur. Bu bir yanlış-bilinçtir elbette; zira özgürlüğün yokluğunda ne sınırlar kalkabilir, ne de farklı kişiler birbiriyle dolaysızca yüzleşebilir. Sınırların kalkması demişken, İtalya'da sürgün hayatı sürdüren şair için Rusya, bir gün elbet döneceği ana kucağıdır. Filmde hissedilen anayurt vurgusu, milliyetçi hassasiyetlerle değil de, bireyle mekân arasındaki örtüşmeyle açıklanabilir. Doyduğun yer kadar doğduğun yer de önemlidir: Ne de olsa yıllarca solunan havanın, tanışılan insanların, yenilen yemeklerin, ayak basılan toprağın ve duyulan nefretin biriktirdiği bir bağlılık duygusu vardır. Sartwell'in, bir kitabında söylediği üzere, insan öyle çevresinden yalıtık bir varlık değildir, o da tüm diğer şeyler gibi, "şeyler içinde bir şeydir."

Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni okurken de bu denli yoğun hissetmiştim. Öznelden öte, nesnelden beri bir değerlendirme yapmayı dememişsem de, kitaba haksızlık olacağı için susmayı tercih etmiştim. Belki başkaları için o kitap ve bu film ilgisiz görünebilir. Bir şey diyemem.


Tamer Ertangil.

1 Ekim 2014 Çarşamba

"Kimya Dersi Neden Zorunlu?" -Eğitim ve Din Üzerine


Erdoğan'ın son sözü sizi şaşırttı mı? Sanmam. "Neden kimya dersi zorunlu ki?" diye sormuş. Din dersi seçmeli olacaksa, diğer dersler de, kimya, fizik, matematik ve mesela biyoloji de pekâlâ seçmeli olabilir diye düşünen insanlar yok değil. Filozof Feyerabend bu işin öncüsüdür. Postmodernizme göre de kültür yeni mutlak olduğu için, rasyonel düşünce, mantık, deneysel kanıt ve sistematik gözlem ile deney, Avrupa kültürüne özgü, yerel bir anlatıdır. Bu nedenle ne Aydınlanma'nın, ne de bilimsel yöntemin kültürlerüstü bir niteliği vardır. Postmodernizm için tüm kültürler eşdeğerdir. Bilim de Batı kültürüne özgü bir unsur olduğuna göre, evrensellik iddiasında bulunması anlamsızdır. Bilim, tıpkı din gibi, yalnızca bir anlatıdan ibarettir. Bilim insanları masal anlatırlar sadece, ötesi değil. 

Öyleyse din dersi gibi, matematik, fen ve sosyal bilgiler gibi dersler de seçmeli olmalıdır der Feyerabend. Öğretilecek dersler, demokratik taleplere göre belirlenmeli, taban ne isterse okullarda o öğretilmelidir. ABD'de, bazı eyaletlerde Akıllı Tasarım (Intelligent Design) denen şeyi evrim kuramına alternatif olarak okulların müfredatına sokmaya çalışan yaradılışçıların yaptığına temel oluşturur bu durum. Papa II. Jean Paul'ün teolojik konularındaki danışmanı Ratzinger, sanırım 70'li yıllarda yaptığı bir konuşmasında Feyerabend'e referans vermiş, ondan destek almıştır. Bugün bu postmodern kafa karışıklığı öylesine içimize işledi ki, siyasetçiler çıkıp kimya ile din dersini bir tutabiliyor. Hatlar karışmış durumda. 

Bunca anlattığıma bakmayın. Naçizane görüşüm odur ki, bilimsel kurumların ve bilim insanlarının rolüne ve sorumluluklarına dair yerinde eleştiriler getiren Feyerabend, bilimsel yöntemi eleştireceğim derken saçmalamaktadır. Bilgi ve inanç ayrı kategorilerdir. Dini ya da başka türlü inançlar bilgi değildir, inançtır. İnanç tartışmaya açık değildir, tanım gereği irrasyoneldir. Tam da bu nedenle, inancı temel alan bir eğitimle yetiştirilen nesillerden korkmak gerekir; zira böyle bir tedrisattan geçmiş kişi kimseyle tartışmaz. Ayet şöyle, hadis böyle demektedir mesela. Bunu neden tartışsın ki? O zaten mutlak bilgiye sahip olduğunu iddia etmektedir. Musa peygamberin Nil Nehri'ni ortadan ikiye ayırdığına inanır -bu doğa kanunlarına aykırı, dolayısıyla imkansız olsa da, bunu simgesel anlamıyla yorumlamaktansa, kesin bilgi olarak ele alır. 

Bu tip bir tedrisattan geçen kişiler tektip insan olmaya meyyaldir. Kutsal, dolayısıyla tartışmaya açık olmayan dogmalar itinayla korunur ve ortak nokta olarak hizmet eder. Mesela imam-hatiplerden yetişen bireylerin nasıl da tornadan çıkmış gibi oldukları, büyük çoğunlukla aynı partiye oy verdikleri malum iken, o beğenmedikleri seküler eğitim sisteminden geçen kişiler, iyi kötü özgür irade sahibi, kanıtlara değer veren, tartan, tartışan, dolayısıyla sosyalist, muhafazakar, dindar, dinsiz, sosyal demokrat, liberal bireyler olabildiler. Korkarım yeni ve şu güya "kutlu" eğitim sistemiyle birlikte, ilerleyen yıllarda yalnızca tektip bireyler göreceğiz. En fazla ayrıntılarda -ve belki iktidar kavgasında- birbiriyle anlaşamayan, geri kalan her konuda kan kardeş, hakikati haiz olduğuna inanan, dolayısıyla Öteki'ni dışlamaya teşne, kendinden olmayanı tehdit olarak gören, oysa bizatihi kendisi Öteki için bir tehdit olan, Yeni Türkiye'nin "yeni" nesli. Yeni ama yenilikçi değil.

Postmodernistler ve onların tezlerini mal bulmuş mağribi gibi benimseyiveren muhafazakarlar ne derse desin, cumhuriyetin kurulumuyla birlikte bu ülkede eğitim ve zihniyet değişimi konusunda büyük adımlar atıldı. Bu yeni tedrisat ile birlikte daha fazlasını isteyen, daha özgürlükçü insanlar türeyebildi. Korkarım dinin merkezde olduğu bir eğitimde yetişen bireyler bize eski günleri dahi aratacak. Postmodernler ve muhafazakarlar ne derse desin, ben Habermas'ın çizgisindeyim. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu düşünüyorum. Yolu engebelerle dolu, yokuş yukarı, zorlu bir süreç. 

Küçük çocukların, besbelli ki kendi iradeleri dışında kapanmasından da, "Kimya niye zorunlu ders o zaman??" diyen bir cumhurbaşkanına sahip olmamızdan da rahatsız olan sessiz bir çoğunluk, eh hadi çoğunluk demeyelim, sessiz bir kesimin olduğuna kuşku yok. Toplumsal hareketler çoğu zaman öngörülemezdir. Pek umutlu olmasam da Türkiye bu, geleceğin ne getireceği belli olmaz. Bakarsınız bir özgürlük dalgası eser yine ve darmaduman olur tüm gri bulutlar. Bu bağlamda felsefenin çekiçle yapılması gerektiğini söyleyen Nietzsche geliyor aklıma. Nabza göre şerbet vermektense, dürüst olup "özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!" diyen, ismini hatırlayamadığım o Fransız devrimci geliyor. Ne olursa olsun, gidişatı içine sindiremeyen kesimin öfkesi potansiyel olarak bir kenarda duruyor. 

Feyerabend yaşasaydı ve şu an karşımda otursaydı şunu sorardım: "Diyorsunuz ki müfredat tabandan gelen isteklere göre biçimlendirilmeli, taban isterse büyücülük dahi ders olarak okutulmalı. Peki, Türkiye'de tabandan gelen, zorunlu din dersinin kaldırılmasına ilişkin bir talep var, neden bu konuda taban görmezden geliniyor?" Herhalde, "çünkü iktidarda kim varsa onun borusu ötüyor" derdi. Belki de "bana niye soruyorsun, git siyasetçilere sor!" diye kızardı.

Feyerabend, yıllar sonra bir kitabına yazdığı önsözde, akılcılığı, nesnelliği çok fazla eleştirdiğini, bugün gelinen noktada Dünyanın iyi bir yöne doğru gitmediğini söyler ve ekler: "Bugün tekrar rasyonalizmi, bilimi savunmak gerekir." Eh, iş işten geçmesin de... Bu arada felsefeci arkadaşlar, bilimden çekinmeyin, bilim felsefeye düşman değil. Öyle olsaydı "bilim felsefesi" diye bir disiplin olmazdı zaten. Metafizik, hermenötik ve etiğe ilgi duyuyorum. Bu durum beni bilimi küçümsemeye, onu dışlamaya götürmez. Neyse. Tarkovski'nin Nostalji'si üzerine yazacakken gündem yine belirleyici oldu. Onu da başka bir gün yazarım -üşenmezsem.

Tamer Ertangil.


17 Eylül 2014 Çarşamba

Zorunlu Din Dersi ve Yalnız Yaşamak Üzerine


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye'deki zorunlu din dersi uygulamasının reforme edilmesine, istemeyen öğrencinin din dersinden muaf tutulmasına hükmetmiş.

Davutoğlu'nun söylediklerine laf yetiştirmek istemiyorum. O kadar saçmalamış ki, konuşmaya değmez. Kendisi de bal gibi biliyor: Türkiye gerçekten insan haklarına saygılı ve demokratik bir ülke olmak istiyorsa, zorunlu din derslerini kaldırmak zorunda. Başka seçeneği yok.

Meslekte dokuzuncu yılıma girdim. Toplumumuzu azıcık tanıyorsam, din dersleri seçmeli olduğunda da zaten çoğu öğrenci/veli din dersini yine seçecektir. Hâl böyleyken, zorunlu din dersini seçmeli hâline getirmekten bu kadar korkmak, inançta bir tereddüt belirtisi olsa gerek. Demek ki inançları o kadar kırılgan, itikatları o kadar zayıf ki, din dersi seçmeli olduğu vakit, söz konusu derse ve hâtta İslam'a olan ilginin azalacağına hükmediyor, bundan çekiniyorlar. Bence rahat olsunlar; zira onların bu paranoyası, dersi almak istemeyenlerin özgürlüğüne müdahale etmek anlamına geliyor. 

Eğitimin seküler olması bir gereklilik. İnanç ve bilgi ayrı kategoriler. Din eğitimi ve bilimsel eğitim aynı kefeye konamaz. Bunlar birbirinin alternatifi değildir. Karşılaştırılmaları abestir. Bu konuda Biri "Bilim Masaldır" mı Dedi? kitabımda söyleyeceklerimi ayrıntısıyla söyledim. Özellike kitabın "Bilim ve Eğitim" bölümünde. Burada bu gerekçeleri tekrar uzun uzun yazmak istemem.

Zorunlu din dersleri kaldırılsın diyenleri "din düşmanlığıyla" suçlamaksa geçmişte kaldı. İnsanları hedef göstererek ve yaftalayarak hiçbir şey elde edemezsiniz.

Ha bu arada, yeni basılacak, küçük boy kimliklerde din hanesi kaldırılacakmış. Olması gereken de bu zaten. Devlet neden yurttaşlarının inancını veritabanında kayıtlı tutmak zorunda? Kişinin inancı kimi ilgilendirir ki? Nüfus cüzdanlarında "İslam, Hıristiyan, Ateist, Deist, Alevi, Sünni, Ezidi" vb. hiçbir ibare olmamalı. Zaten bu, anayasanın 24. maddesine de aykırı. Kişi, inancını beyan etmek zorunda değil. 

Bir keresinde, hiç unutmam, Belçikalı bir arkadaşın Facebook profiline bakmıştım. Din hanesini genelde çoğumuz boş bırakırız, malum, kime ne zaten? O ise boş bırakmamış fakat şöyle yazmış: "Biz bu konuları konuşmayı sevmeyiz." Aynen öyle.

Siyasal İslam'ın hiç işine gelmediğini bilsem de, Avrupa Birliği süreci devam ettiği sürece, mecburen reformlar yapıldığı sürece ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarına tabi olduğumuz sürece, zorunlu din dersi de, kimliklerdeki din hanesi de -paşa paşa- kalkacak.



Aile Bakanlığı'nın yalnız yaşayanları hedeflediği afişi. Dün yayınladılar, tepki gelince kaldırdılar. Yalnız yaşayanları aile kurmaya teşvik etmek için tüketimi esas almak başlı başına tuhaf. Yalnız yaşıyorum, yakıt tükettiğim yok, zaten bisikletim var. Paketi bilmem ama poşetse mesele, marketten aldığım tek tük ürünleri poşete bile koymadan, elimde taşıyıveriyorum, ev yakın zaten. Daha fazla ürün kısmına hiç katılmıyorum, şahsen minimal yaşıyorum. Elektriğe gelince, aynı anda birkaç odada birden oturamayacağıma göre, tek bir odanın -tasarruflu- ampulü yanıyor zaten -ki ailelerde her birey kendi odasında durur, dolayısıyla değişen bir şey yok. Bilirsiniz, aile bireyleri yalnızca elektrikler kesildiğinde bir araya gelip sohbet eder günümüzde. Hepsini geçtim, sana ne kardeşim? Dünyanın en ikna edici afişini hazırlasaydınız bile, o kafaları kesilmiş ve poşete konmuş insanlar bugün İslami infaz usulünü çağrıştırdığı için, aba altından sopa mı göstermek istediniz? Hadi niyetiniz o değil, bize beyinsiz, kafasız mı demek istediniz? Bu dahice(!) afişi hazırlamakla para ve emek kaybına neden olan Aile Bakanlığı'nın müsrif personeli asıl tüketim fazlası bana kalırsa.

Hükümeti erkekler yönetsin, yuvayı dişi kuş yapar hesabı Aile Bakanlığı'na vitrin süsü olsun diye bir tane kadın bakan koyun, sonra o bakanlığı kaale almamızı bekleyin. Oldu.


Tamer Ertangil.