11 Aralık 2013 Çarşamba

Tarkovski'nin Ayna'sı Üzerine

Filmin başlarından bir sahne.
Andrei Tarkovski'nin Ayna (Orijinal adıyla Zerkalo) adlı filmi yönetmenin tüm filmleri içerisinde yoruma en açık olanı. Bu yüzden yorum yapma özgürlüğümü sonuna kadar kullanacak, belki de filmde anlatılmak istenenin dışına çıkacak, keyfi sayılabilecek sözler edeceğim. Yan yana duran fakat bir bütün oluşturmayan fragmanlardan müteşekkil bu filme dair yorumumun da bir bütünlük arz etmesini beklemek haksızlık olurdu. Sözlerimin yerli yerine oturması için filmi de izlemeniz gerekiyor elbette.

Kişi çocukluğunu bir çiftlik evinde geçirmiştir. Müstakil çiftlik evinin sunduğu yalıtılmış köy hayatı babasının da uzaklarda olmasıyla iyiden iyiye pekişir. Müstakil ev onun yalnızlığının da simgesidir. Evin yanmasıyla çocukluk kül olsa da yetişkin olduğunda bu küllerin varlığı kendisini hep hissettirecektir. Kişinin geçmişi kendisini hiç rahat bırakmaz. Nefesini ensesinde her daim hissettirir. Geçmişine dair unutamadığı anılardan birisi annesiyle babasının ayrılmasıdır. Gördüğü rüyalara bakacak olursak, ailesinin dağılmasından muhtemelen annesini sorumlu tutmaktadır. Rüyasında annesini saçlarını yıkarken görür. Özellikle erkek çocukları için anne ya da kız kardeşin saçlarının yıkandığını görmek tuhaf bir deneyimdir -tıpkı Japon korku filmlerinde olduğu gibi bir sahne. Annenin su ile arınma/katharsis çabası yetersizdir. Rüyada evin duvarları da rutubetten dökülür. Tıpkı aile yakınlarının yaptığı gibi, çocuğun bilinçdışı da annesini suçlamaktan vazgeçmez. Anne adeta ilk günahın işlenmesine vesile olan Havva'dır.

Anne de içten içe hatalı olduğunu kabul ediyor olsa gerek mutlu bir aile tablosuyla karşılaştığında kıskançlığını gizleyemez. Hata yaptığının bilincinde olduğu, bunu bastıramadığı açıktır ki bu nedenle özgüveni de zedelenmiştir: Geleceğe yönelik kaygıları bitmek bilmezken nevrotik tavırlar sergiler; başka bir deyişle gerçeklikle bağını kısmen yitirir; zira artık varsayımlar üzerine kaygılar inşa etmekte, durumlar kurgulayarak "ya hata yapsaydım?" diye kendisine sormaktadır. İşlediğine inandığı günahın, yani ailenin bütünlüğünü koruyamamış olmasının bedelini başkalarının günahlarını da üstlenerek ödemek ister; muhtemelen bu yüzden mutlu ailenin hayvanını acımaksızın kurban eder. Kadının havada asılı kaldığı rüya sahnesi ise muhtemelen anlaşılması en zor kısım olsa gerek. Kocasına "bak, yine havalandım!" dediği bu sahnede, eski kocasıyla birlikteliklerine dair kuvvetli bir özlem duygusunun bilinçaltına bir yansımasını görüyor olmalıyız. Şehvetten ve mutluluktan, bedenen ve ruhen "uçmak", havalanmak. 

Çocuk aynaya bakmayı istemez. Aynada arzu ettiği kişiyi görmek istese de gördüğü tek şey terk edilmişliktir. Babası bir türlü bu çocuğu benimsememiş, onu beğenmemiştir. Beklentiye girmenin anlamsız olduğunu, onda hiçbir cevher bulunmadığını, yanan çalıya bakan çocuğunu gördüğünde onun Musa peygamber gibi uhrevi bir tezahürü değil de yalnızca yanan çalıyı gördüğünü söyler. Çocuk, şeylerin kendisini görecek bir yetiye sahip değildir. Sıradan, yeteneksiz, kendine özgü hiçbir özellik barındırmayan adamın teki olacaktır -babasına göre. Belki de bu yüzden çocuğun film boyunca aynalardan kaçtığına, aynaya bakmaktan sakındığına tanık oluruz. Aynada kendisini görmek istemez. Kendisi bir üretim hatasıdır -defolu kişiliktir. Babasının ve toplumun beklentilerini karşılayamayan, terk edilmiş, işe yaramaz bir fazlalıktan ibarettir. Bu noktada bir dönüş deneyimi yaşanır. Bir içkinlik anı mı desem, yoksa mündemiç bir an mı, hangi kelime anlamı daha iyi veriyor emin değilim. Kendisine süperegonun, yani babasının ve babasının temsil ettiği toplumun yüklediği beklentilere restini çeker ve karanlığı tercih eder; zira karanlıkta aynalar hiçbir yansımayı göstermez. Artık çocuk kararını vermiştir: Bundan böyle kendisi olacaktır.

Filmin başında geçen bir konuşmada insanın hep telaşlı olduğu, hep acele içerisinde olduğu söylenir. Oysa ağaçlar ve bitkiler öyle değildir. İnsan bir türlü durup düşünmez. Aceleden, koşuşturmacadan ve çalışmaktan ötürü kendisiyle başbaşa kalacak zamanı yoktur. Antik Yunan döneminde söylendiği üzere: "çalışmak sefalettir, köle işidir." Ama modern insan çalışmayı kutsadığı için bir dakika boş durmaz. Doğruları, yanlışları, geçmişi ve geleceği üzerine yeterince düşünmeyen bir bireyin, aynanın, yani süperegonun kendisine dikte ettiklerini sorgulaması beklenemez. Kişi ancak aynaya sırtını dönmekle bu psikolojik eşiği aşıp birey olma noktasına erişir. Daha önceki bir yazımda söylediğim üzere ayna evresi ne kadar toplumsalsa, -Kant'ın kendi aklını kullanarak kararlar alabilmek olarak tanımladığı- aydınlanma bir o kadar bireyseldir. 

Tarkovski'nin yalnızca bir yönetmen olmadığını, tıpkı Kieslowski gibi bir filozof olduğunu söylememe gerek bile yok aslında.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.