8 Aralık 2013 Pazar

Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt (2012) filminden bir kare.
Hannah Arendt yirminci yüzyılın önemli filozoflarından. Özellikle Totalitarizmin Kaynakları ve Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitaplarıyla ve Alman filozof Martin Heidegger ile olan ilişkisiyle tanınıyor. Geçen yıl Arendt'in biyografik bir filmi çekilmiş. Dün gece heveslenip izledim ve filmi beğendiğimi söyleyebilirim. 

Adolf Eichmann (1906-1962) yahudi soykırımından sorumlu tutulan bir Nazi subayı idi. İkinci dünya savaşının ertesinde sahte bir kimlikle Arjantin'e gitmiş, 1960 yılına değin çeşitli işlerde çalışarak hayatını idame ettirmişti. İsrail gizli servisi Mossad tarafından Arjantin'den kaçırılıp İsrail'e getirilen Adolf Eichmann -uluslararası mahkemelerce yargılanma taleplerine karşın- İsrail'de yargılanmış ve 1962'de idam edilmişti. Tarihsel gerçekler üzerine kurulu olan bu filmde Arendt İsrail'e, Eichmann davasını izlemeye gider. Onca insanın ölümünden sorumlu olan, yahudi soykırımda rol almış olan bir şeytanla karşılaşmayı beklemektedir. Oysa mahkemeyi izledikçe Eichmann'ın gayet sıradan bir adam olduğunun ayırdına varır. Mahkeme adil bir yargılamadan ziyade kamuoyu önünde bir tiyatro gösterisine dönmüştür. Eichmann Nazi Almanya'sında görevli bir subay olarak emirleri uygulamaktan başka bir şey yapmadığını söylemekte ve suçlamaları reddetmektedir. Arendt Eichmann'ı gözlemledikçe onun samimi olduğuna inanır ve durumu sorgulamaya başlar. Nasıl bu denli sıradan bir insan, bir aile babası, herkes gibi arkadaşları ve komşuları olan ve işinden çıkıp evine giden birisi bu denli büyük bir kötülükte rol oynayabilmiştir?

Filmde değinilerini gördüğümüz üzere Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabında Arendt bu meseleyi kendisine dert edinir ve sorgular. 

Bu konu benim de kafamı kurcalamıştır hep. Kötülüğün egemen düzen haline geldiği bir sistemde kötülük sıradanlaşmakta, herkes bu kötülük ağının bir parçası haline gelmektedir. İşleyen bir sistemin çarklarının bir dişlisi haline geldiğinizde sorumluluk duygusu hissetmezsiniz. Siz sadece üzerinize düşeni yapmaktasınızdır. Üstlerinizin buyruklarını, yasayı, yasakları, yönetmeliklerde yazanları uyguluyorsunuzdur. Hal böyleyken kendinizi suçlu hissetmeniz için bir neden yoktur. Eichmann örneği dışında aklımda kalan bir anekdot: Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını bırakan pilot da yalnızca kendisine verilmiş olan emri uyguladığını, bu nedenle vicdanen rahat olduğunu söylemiştir. Pilot kabininde bastığı bir düğme ile binlerce insanın yok olmasına sebep olan aynı kişi belki de hamile bir kadının karnına tüfeğinin süngüsünü geçirmeyecektir. Bürokrasi ve günümüz teknolojisinin ölümü dolaylı bir hale getirmiş olması kötülüğü de sıradanlaştırmaktadır. Kimse sorumluluk ve suçluluk duygusu ile kıvranmaz artık.

Bürokratik örgütlenmenin kitle iletişim araçlarına müdahil ve egemen olmasıyla birlikte ideolojik propaganda yaparak zamanın ruhunu (zeitgeist) mutlak anlamda belirlemesi durumu daha da vahim kılar. Durum öyle noktalara gelir ki bırakın emre itaat etmemeyi, siyasi iktidarı eleştirdiğiniz anda vatan haini ilan edilebilirsiniz. Her devrin bir zeitgeist'ı vardır; yani devrin kendi ön-kabulleri, sorgulanmayan, eleştirilemeyen. Örneğin 1930'lu yıllarda milliyetçilik saçmadır deseniz size gülerlerdi. 80'lerde ve hatta 90'ların ilk yarısında Kenan Evren'den "Allah razı olsun"du. Ülkedeki kardeş kavgasını bitirmişti. 2000'li yıllarda türbana karşı bir eleştiri getiremezdiniz. Günümüzün zeitgeist'ı ise şöyle bir görünüm arz ediyor: (1) Aslında hep aldatılmaktayızdır. Egemen görüşe karşı çıkılmakla yetinilmemeli, egemen görüşün bir komplo eseri olduğu da düşünülmelidir. (2) Organik gıda, bitkisel ürünler, lokman hekimler vb. iyidir. (3) Küresel ısınma diye bir şey vardır. (4) AK Parti'yi eleştiriyorsanız Jakoben, elitist, halkı hor gören, onu "göbeğini kaşıyan adam" olarak gören birisinizdir. (3) Kültürel çoğulculuk gereği nesnel etik değerler yoktur, tüm değerler görecelidir. (4) Felsefe boş bir uğraş, bir nevi beyin jimnastiği ya da aforizmalardan ibaret bir etkinliktir. (5) Bir kitaptan esinlenerek çekilmiş bir film her zaman kitabın kendisinden kötüdür. Örnekler çoğaltılabilir. 

Örneğin "küresel ısınma diye bir şey yok; bu bir aldatmaca" deyin. Size aptalmışsınız gibi bakacaklardır. "Organik gıda modası geçicidir, birkaç sene sonra sönümlenir" deyin, bıyık altından güleceklerdir. Serdar Ortaç Ahmet Kaya'nın protesto edildiği gecede 10. yıl marşını söyleyerek zamanın ruhuna en uygun işi yapıyordu örneğin. Zeitgeist öylesine belirleyicidir ki, kişilerin özgür iradesini ipotek altına alabilir. Bu noktada bir soru çıkıyor ortaya: Zeitgeist ile uyumlu olmak, yani konformizm, kişinin eylemlerinden sorumlu tutulmasına engel midir?

Zamanında Kenan Evren'i destekleyenlerin, devir değişince "Evren yargılanmalı!" demesi, Sertar Ortaç'ı destekleyenlerin "Serdar Ortaç bu işten sorumludur!" demesi ise ayrı bir garabet. Devre göre tavır değiştiren, nabza göre şerbet veren insanlar da var ki bunların samimiyeti her zaman kuşkuludur. Kendilerinin bir açığı ortaya çıkarıldığı vakit "o zamanın şartları öyleydi" diye açıklama yapanlar da aynı kişilerdir zira. Her defasında 1930'lar Türkiye'sinin tek parti iktidarını ve İsmet İnönü'yü eleştiren AK Parti hükümet sözcüleri, 2004 MGK belgesinin basına sızmasının ardından "2004 yılında şartlar farklıydı" gibi bir açıklama da bulunabilmiştir. Başka bir deyişle zeitgeist'a gönderme yapmıştır. Aynı kişilerin 1930'ların da kendine özgü bir zeitgeist'ı olduğunu söylediğini duymazsınız.

Egemen bir atmosferde yapılan eylemlere ilişkin çeşitli seçenekler beliriyor önümüzde: (1) Konformizm; yani egemen atmosferle %100 uyum. En kolay seçenek. (2) Direniş; yani en zor seçenek. (3) Stratejik Erteleme; birinci ve ikinci seçeneğin ortasında yer alan bir seçenek. Birinci seçeneği tercih ederek mutlak bir konformizm gösterenler, ileride egemen atmosfer değiştiğinde yaptıklarından sorumlu tutulacaklardır. Dolayısıyla birinci şık kişiyi içinde bulunduğu dönemde sağlama alsa da gelecek için risklidir. Nazi subayı Adolf Eichmann'ın başına gelen de budur. İkinci seçenek yani kendi ilkelerinin zamandan muaf olduğuna inananlar ve bu ilkeler doğrultusunda yaşayıp gerektiğinde emirlere itaat etmeyenler, başka bir deyişle her daim muhalif olanlar ise ahlaklı ve tutarlı bir yaşam sürdürürler. Öte yandan işsiz kalma, hapse girme ve hatta öldürülme riski ile her daim karşı karşıya kalırlar. Tüm dünyada solcuların başına gelen de budur. Eichmann'ın yahudi yurttaşları toplama kampına göndermeyi reddettiğini, üstlerinden gelen buyruğa karşı geldiğini düşünün. Ya idam edilirdi, ya hapse girerdi, ya da -en iyi ihtimalle- işten kovulur, fişlenir ve ailesiyle birlikte sefil bir duruma düşerdi. Stratejik erteleme seçeneği ise bir ortayol. Sahip olduğu etik ilkeleri uygulamaya koyabileceği bir ortamın yokluğunda, bu ilkelerden vazgeçmeksizin, onları içinde taşıyarak geleceği planlamak. Mevcut atmosfer kendi ilkeleriyle ne kadar çelişse de kendini feda edecek denli, hapse girecek ya da ölecek denli ileri gitmemek. Bir nevi oyalama taktiği. Şartların olgunlaşmasını beklemek. Gerektiğinde düşmanın yüzüne gülümsemek. Ortak düşmanı alt etmek için kendisi gibi olmayanlarla işbirliği yapmayı göze almak. 

Ben ikinci ve üçüncü seçenek arasında kalıyorum. Konformizmi, eyyamcılığı, "her devrin adamı olmayı", yani birinci seçeneği tereddütsüz eliyorum. Direnmekse körü körüne yapılmamalı, kendini feda etmeyi, fiziksel olarak sakatlanmayı getirmemeli. Bir arkadaşımın deyimiyle: "İlkelerin uğruna öldükten sonra o ilkeleri nasıl savunabilirsin?" Direnmek, haksızlıklara karşı hep muhalif olmak, doğrunun yanında olmak her zaman yapılması gereken. Diğer bir yandan kriz anlarında, tehlike anlarında gerektiğinde stratejik davranmanın zararı yok. Örneğin egemen atmosferle uyumlu öfkeli bir kalabalığa karşı tek başına direnmeyi deneyip linç edilmek kahramanca olabilir ama pek akıllıca sayılmaz.

Adolf Eichmann konformizmi seçti. Egemen atmosfer onun seçeneklerini ne kadar kısıtladıysa da masum olduğu söylenemezdi. Ancak onu suçlayanların da sırf değişen zeitgeist'dan cesaret alıp almadıkları sorgulanmalıdır. Filmden ziyade filmin beni düşündürdüğü konulardan söz ettiğimin farkındayım. Filmin ayrıntılarını versem hoş olmazdı zaten. İzlemenizi önermekle yetineyim.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.