31 Aralık 2013 Salı

Yeni Yılınız Kutlu Olsun!


Çocukken yılbaşını ailece kutlardık. Yılbaşı benim için cam kenarında karın yağmasını beklemek, TRT'de sanatçıları dinlemek, annemin yaptığı tavuğu ve pilavı yemek, bir de kuruyemiş ve kola anlamına geliyordu. Kimseye bir zararımız olduğunu sanmıyorum. Bugün Anadolu Gençlik denen bir örgüt her yere yılbaşı kutlamanın Noel'i kutlamak anlamına geldiğini, Noel kutlamanınsa yozlaşmak, özünü kaybetmek, müslümanlıktan çıkmak olduğunu anlatan sevimsiz afişler asıyor. Noel Baba korkunç bir karakter olarak resmediliyor. Buna karşılık olarak kimileri Noel Baba'nın Antalya/Demre'li olduğundan dem vurarak yılbaşı kutlamalarını meşrulaştırmaya, Noel Baba'nın köklerinin bu topraklarda olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bir kere o afişlerle yapılan hoşgörüsüzlük Türkiye'deki hıristiyan nüfusu rencide ediyor olmalı. Bir müslüman, bir hıristiyanın Noel'ini kutlamayı içine sindirebilmeli -aksi halde hoşgörüden söz edemez. İkincisi, yılbaşını kutlayan kişilerin bu kutlamalarını meşrulaştırmak için Noel Baba'nın nereli olduğunu vurgulamak ihtiyacına düşmemeleri gerekir. Noel Baba Estonyalı olsaydı ne değişirdi ki?

Öğretmenlik sosyal bir meslek. O kadar ki -ne yalan söyleyeyim- insana doyuyorsunuz. Bağnaz zihniyet şişme Noel Baba sünnet edip bıçaklayadursun, ben bu yılbaşında şarabımı, cipsimi ve peynirimi hazırlayıp, güzel bir film izlemeyi planlıyorum. Bir de küçük pasta alırım -mis. Kimseye bunun hesabını vermek zorunda olmadığım gibi, kutlamayana da karışacak değilim. İsteyen eğlensin, isteyen dinlensin, isteyense hiçbir şey yapmasın.

Okulda çocuklar yılbaşı çekilişi yapıp birbirlerine armağan vermeye karar vermişler. Birkaç tanesi bunun günah olduğunu söylemiş. Derste bana "öğretmenim bu gerçekten günah mı?" diye sordular. Kimseye bir zararınız olmadığı sürece günah olduğunu sanmadığımı, insanlara armağan vermenin onları bilakis mutlu edeceğini söyledim -ve bir öğrenci söz alıp şunları söyledi: "Öğretmenim günah olduğunu düşünen katılmasın zaten!" Gördüğünüz gibi çocuklar gayet mantıklıdır aslında.

Çocukluğumda ailecek kutladığımız o masumane eğlencemizin -tam da saat 12'ye gelirken elektrikleri keserek- içine edenlere inat, yeni yılınız kutlu olsun. Türkiye açısından 2014 pek huzurlu geçeceğe benzemiyorsa da umarım en azından bireysel açıdan huzurlu ve sağlıklı olursunuz. 

İyi yıllar!
Tamer Ertangil.

15 Aralık 2013 Pazar

Yerleşik Görüşlere Alternatif Komplo Teorileri


Son 10-12 yıldır komplo teorilerine karşı popüler bir ilgi var. Bir olgu ya da olguya ilişkin yerleşik görüş reddediliyor. Reddedilmekle kalınmıyor, o egemen görüşün aslında insanlara zarar vermek, onların sonunu getirmek için ortaya çıktığı savunuluyor. Yerleşik uygulamayı destekleyenlerin bir komplo içerisinde olduğu iddia ediliyor. Sonra "işin aslının" farkında olduğunu iddia eden uzmanlar televizyona çıkıp mümkün olduğunca yüksek sesle bu düşüncelerini dillendiriyor. Doğum kontrolu önlemlerinin aslında Türk halkının soyunu kurutmak için çıkartıldığı ya da kanserojen maddeler içeren gıda ürünlerinin bilerek bize yedirildiği gibi. Ay'a aslında hiç gidilmediği, Sahra çölünde çekilen görüntülerin bize Ay'da çekilmiş gibi yedirildiği savunuluyor. "Olayın aslı öyle değil, benim dediğim gibi, üstelik benim dediğimin aksini savunanlar size karşı yürütülen bir komplonun içerisindeler" deniyor. Bu düşünceleri çürütüldüğünde ise sessizce bir kenara çekiliyorlar. Tavuklara antibiyotik veriliyor diyen bir alternatif tıpçının bu iddiası çürütüldüğünde sessizce kenara çekilmesinde olduğu gibi.


Herhangi bir konuda, örneğin yediğimiz yumurtaların zararlı olduğuna dair bir görüşünüz varsa önce bunu bilimsel bir makale olarak hakemli bir dergide yayınlamanız, bilim çevrelerine görüşünüzü kabul ettirmeniz gerekir. Henüz nesnelliği kanıtlanmamış, öznel bir kanaat düzeyinde kalmış olan düşünceleri televizyonda, halkın karşısında savunmak olsa olsa kafa karışıklığına yol açar. Birisi çıkıp "aslında ıspanağın faydası yok", "vitamin hapları işe yaramaz", "kolestrol diye bir şey yoktur", "aslında Ay'a ayak basılmadı", "mikrodalga fırın kanser yapar", "kablosuz teknolojiler kanser yapar", "tavuklara et yapsın diye antibiyotik veriliyor" diyorsa, hatta tarihçinin biri çıkıp resmi tarihi eleştirmek adı altında kendi görüşlerini değer yargılarıyla karıştırıp sunuyorsa, orada dur demeliyiz. Bir hipoteziniz varsa bunu kanıtlayın, bir makale yazın, hakemli bir dergide yayınlayın, bunların hiçbirini yapmadan "araştırmacı-gazeteci" sıfatıyla çıkıp televizyonda bas bas bağırmakla ancak milletin kafasını karıştırmış olursunuz.

Tamer.

Ek: Aklıma ne geldi: Roma İmparatorluğu zamanında akıl hastalarına ceviz yedirilirmiş; çünkü ceviz beyne benzediğinden beyni geliştirdiğine inanılırmış. Bunu çıkmış bir profesör söylüyor ekranda, ceviz yeyin diyor. İyi güzel de Roma'lıların öyle inanıyor olması bilimsel bir kanıt teşkil etmez. Gerçekten de cevizin "beyne iyi geldiği (bu ifade de sorunlu)" laboratuar çalışmalarıyla, uzun süreli bir çalışmanın sonucunda deneklerde görülen gelişmeyle kanıtlanırsa, o zaman tavsiye edersin. Roma'lılar öyle inanıyor diye değil.

Ek 2: Mesela bunların yaptığına benzer bir "teori" atayım ortaya: Çay yararlı değil, bilakis zararlıdır. Hatta kanser yapar. Üstelik bir devlet kurumu olan Çaykur, yıllardır yurttaşlarımızı çaya alıştırmıştır. İçine kattığı x maddesi bağımlılık yapma özelliğine sahiptir. Bu yüzden Türk insanı çaya adeta bağımlıdır. Bilinçli bir tertibin, bir komplonun içerisindeyiz. Çay tüketimine hayır! (Alın size mis gibi teori. Çıkıp bunu televizyonda deseler ertesi gün yurttaşlar "aslında çay öyle değilmiş, böyleymiş" diye konuşmaya başlar.)

11 Aralık 2013 Çarşamba

Tarkovski'nin Ayna'sı Üzerine

Filmin başlarından bir sahne.
Andrei Tarkovski'nin Ayna (Orijinal adıyla Zerkalo) adlı filmi yönetmenin tüm filmleri içerisinde yoruma en açık olanı. Bu yüzden yorum yapma özgürlüğümü sonuna kadar kullanacak, belki de filmde anlatılmak istenenin dışına çıkacak, keyfi sayılabilecek sözler edeceğim. Yan yana duran fakat bir bütün oluşturmayan fragmanlardan müteşekkil bu filme dair yorumumun da bir bütünlük arz etmesini beklemek haksızlık olurdu. Sözlerimin yerli yerine oturması için filmi de izlemeniz gerekiyor elbette.

Kişi çocukluğunu bir çiftlik evinde geçirmiştir. Müstakil çiftlik evinin sunduğu yalıtılmış köy hayatı babasının da uzaklarda olmasıyla iyiden iyiye pekişir. Müstakil ev onun yalnızlığının da simgesidir. Evin yanmasıyla çocukluk kül olsa da yetişkin olduğunda bu küllerin varlığı kendisini hep hissettirecektir. Kişinin geçmişi kendisini hiç rahat bırakmaz. Nefesini ensesinde her daim hissettirir. Geçmişine dair unutamadığı anılardan birisi annesiyle babasının ayrılmasıdır. Gördüğü rüyalara bakacak olursak, ailesinin dağılmasından muhtemelen annesini sorumlu tutmaktadır. Rüyasında annesini saçlarını yıkarken görür. Özellikle erkek çocukları için anne ya da kız kardeşin saçlarının yıkandığını görmek tuhaf bir deneyimdir -tıpkı Japon korku filmlerinde olduğu gibi bir sahne. Annenin su ile arınma/katharsis çabası yetersizdir. Rüyada evin duvarları da rutubetten dökülür. Tıpkı aile yakınlarının yaptığı gibi, çocuğun bilinçdışı da annesini suçlamaktan vazgeçmez. Anne adeta ilk günahın işlenmesine vesile olan Havva'dır.

Anne de içten içe hatalı olduğunu kabul ediyor olsa gerek mutlu bir aile tablosuyla karşılaştığında kıskançlığını gizleyemez. Hata yaptığının bilincinde olduğu, bunu bastıramadığı açıktır ki bu nedenle özgüveni de zedelenmiştir: Geleceğe yönelik kaygıları bitmek bilmezken nevrotik tavırlar sergiler; başka bir deyişle gerçeklikle bağını kısmen yitirir; zira artık varsayımlar üzerine kaygılar inşa etmekte, durumlar kurgulayarak "ya hata yapsaydım?" diye kendisine sormaktadır. İşlediğine inandığı günahın, yani ailenin bütünlüğünü koruyamamış olmasının bedelini başkalarının günahlarını da üstlenerek ödemek ister; muhtemelen bu yüzden mutlu ailenin hayvanını acımaksızın kurban eder. Kadının havada asılı kaldığı rüya sahnesi ise muhtemelen anlaşılması en zor kısım olsa gerek. Kocasına "bak, yine havalandım!" dediği bu sahnede, eski kocasıyla birlikteliklerine dair kuvvetli bir özlem duygusunun bilinçaltına bir yansımasını görüyor olmalıyız. Şehvetten ve mutluluktan, bedenen ve ruhen "uçmak", havalanmak. 

Çocuk aynaya bakmayı istemez. Aynada arzu ettiği kişiyi görmek istese de gördüğü tek şey terk edilmişliktir. Babası bir türlü bu çocuğu benimsememiş, onu beğenmemiştir. Beklentiye girmenin anlamsız olduğunu, onda hiçbir cevher bulunmadığını, yanan çalıya bakan çocuğunu gördüğünde onun Musa peygamber gibi uhrevi bir tezahürü değil de yalnızca yanan çalıyı gördüğünü söyler. Çocuk, şeylerin kendisini görecek bir yetiye sahip değildir. Sıradan, yeteneksiz, kendine özgü hiçbir özellik barındırmayan adamın teki olacaktır -babasına göre. Belki de bu yüzden çocuğun film boyunca aynalardan kaçtığına, aynaya bakmaktan sakındığına tanık oluruz. Aynada kendisini görmek istemez. Kendisi bir üretim hatasıdır -defolu kişiliktir. Babasının ve toplumun beklentilerini karşılayamayan, terk edilmiş, işe yaramaz bir fazlalıktan ibarettir. Bu noktada bir dönüş deneyimi yaşanır. Bir içkinlik anı mı desem, yoksa mündemiç bir an mı, hangi kelime anlamı daha iyi veriyor emin değilim. Kendisine süperegonun, yani babasının ve babasının temsil ettiği toplumun yüklediği beklentilere restini çeker ve karanlığı tercih eder; zira karanlıkta aynalar hiçbir yansımayı göstermez. Artık çocuk kararını vermiştir: Bundan böyle kendisi olacaktır.

Filmin başında geçen bir konuşmada insanın hep telaşlı olduğu, hep acele içerisinde olduğu söylenir. Oysa ağaçlar ve bitkiler öyle değildir. İnsan bir türlü durup düşünmez. Aceleden, koşuşturmacadan ve çalışmaktan ötürü kendisiyle başbaşa kalacak zamanı yoktur. Antik Yunan döneminde söylendiği üzere: "çalışmak sefalettir, köle işidir." Ama modern insan çalışmayı kutsadığı için bir dakika boş durmaz. Doğruları, yanlışları, geçmişi ve geleceği üzerine yeterince düşünmeyen bir bireyin, aynanın, yani süperegonun kendisine dikte ettiklerini sorgulaması beklenemez. Kişi ancak aynaya sırtını dönmekle bu psikolojik eşiği aşıp birey olma noktasına erişir. Daha önceki bir yazımda söylediğim üzere ayna evresi ne kadar toplumsalsa, -Kant'ın kendi aklını kullanarak kararlar alabilmek olarak tanımladığı- aydınlanma bir o kadar bireyseldir. 

Tarkovski'nin yalnızca bir yönetmen olmadığını, tıpkı Kieslowski gibi bir filozof olduğunu söylememe gerek bile yok aslında.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

8 Aralık 2013 Pazar

Hannah Arendt ve Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt (2012) filminden bir kare.
Hannah Arendt yirminci yüzyılın önemli filozoflarından. Özellikle Totalitarizmin Kaynakları ve Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitaplarıyla ve Alman filozof Martin Heidegger ile olan ilişkisiyle tanınıyor. Geçen yıl Arendt'in biyografik bir filmi çekilmiş. Dün gece heveslenip izledim ve filmi beğendiğimi söyleyebilirim. 

Adolf Eichmann (1906-1962) yahudi soykırımından sorumlu tutulan bir Nazi subayı idi. İkinci dünya savaşının ertesinde sahte bir kimlikle Arjantin'e gitmiş, 1960 yılına değin çeşitli işlerde çalışarak hayatını idame ettirmişti. İsrail gizli servisi Mossad tarafından Arjantin'den kaçırılıp İsrail'e getirilen Adolf Eichmann -uluslararası mahkemelerce yargılanma taleplerine karşın- İsrail'de yargılanmış ve 1962'de idam edilmişti. Tarihsel gerçekler üzerine kurulu olan bu filmde Arendt İsrail'e, Eichmann davasını izlemeye gider. Onca insanın ölümünden sorumlu olan, yahudi soykırımda rol almış olan bir şeytanla karşılaşmayı beklemektedir. Oysa mahkemeyi izledikçe Eichmann'ın gayet sıradan bir adam olduğunun ayırdına varır. Mahkeme adil bir yargılamadan ziyade kamuoyu önünde bir tiyatro gösterisine dönmüştür. Eichmann Nazi Almanya'sında görevli bir subay olarak emirleri uygulamaktan başka bir şey yapmadığını söylemekte ve suçlamaları reddetmektedir. Arendt Eichmann'ı gözlemledikçe onun samimi olduğuna inanır ve durumu sorgulamaya başlar. Nasıl bu denli sıradan bir insan, bir aile babası, herkes gibi arkadaşları ve komşuları olan ve işinden çıkıp evine giden birisi bu denli büyük bir kötülükte rol oynayabilmiştir?

Filmde değinilerini gördüğümüz üzere Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabında Arendt bu meseleyi kendisine dert edinir ve sorgular. 

Bu konu benim de kafamı kurcalamıştır hep. Kötülüğün egemen düzen haline geldiği bir sistemde kötülük sıradanlaşmakta, herkes bu kötülük ağının bir parçası haline gelmektedir. İşleyen bir sistemin çarklarının bir dişlisi haline geldiğinizde sorumluluk duygusu hissetmezsiniz. Siz sadece üzerinize düşeni yapmaktasınızdır. Üstlerinizin buyruklarını, yasayı, yasakları, yönetmeliklerde yazanları uyguluyorsunuzdur. Hal böyleyken kendinizi suçlu hissetmeniz için bir neden yoktur. Eichmann örneği dışında aklımda kalan bir anekdot: Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombasını bırakan pilot da yalnızca kendisine verilmiş olan emri uyguladığını, bu nedenle vicdanen rahat olduğunu söylemiştir. Pilot kabininde bastığı bir düğme ile binlerce insanın yok olmasına sebep olan aynı kişi belki de hamile bir kadının karnına tüfeğinin süngüsünü geçirmeyecektir. Bürokrasi ve günümüz teknolojisinin ölümü dolaylı bir hale getirmiş olması kötülüğü de sıradanlaştırmaktadır. Kimse sorumluluk ve suçluluk duygusu ile kıvranmaz artık.

Bürokratik örgütlenmenin kitle iletişim araçlarına müdahil ve egemen olmasıyla birlikte ideolojik propaganda yaparak zamanın ruhunu (zeitgeist) mutlak anlamda belirlemesi durumu daha da vahim kılar. Durum öyle noktalara gelir ki bırakın emre itaat etmemeyi, siyasi iktidarı eleştirdiğiniz anda vatan haini ilan edilebilirsiniz. Her devrin bir zeitgeist'ı vardır; yani devrin kendi ön-kabulleri, sorgulanmayan, eleştirilemeyen. Örneğin 1930'lu yıllarda milliyetçilik saçmadır deseniz size gülerlerdi. 80'lerde ve hatta 90'ların ilk yarısında Kenan Evren'den "Allah razı olsun"du. Ülkedeki kardeş kavgasını bitirmişti. 2000'li yıllarda türbana karşı bir eleştiri getiremezdiniz. Günümüzün zeitgeist'ı ise şöyle bir görünüm arz ediyor: (1) Aslında hep aldatılmaktayızdır. Egemen görüşe karşı çıkılmakla yetinilmemeli, egemen görüşün bir komplo eseri olduğu da düşünülmelidir. (2) Organik gıda, bitkisel ürünler, lokman hekimler vb. iyidir. (3) Küresel ısınma diye bir şey vardır. (4) AK Parti'yi eleştiriyorsanız Jakoben, elitist, halkı hor gören, onu "göbeğini kaşıyan adam" olarak gören birisinizdir. (3) Kültürel çoğulculuk gereği nesnel etik değerler yoktur, tüm değerler görecelidir. (4) Felsefe boş bir uğraş, bir nevi beyin jimnastiği ya da aforizmalardan ibaret bir etkinliktir. (5) Bir kitaptan esinlenerek çekilmiş bir film her zaman kitabın kendisinden kötüdür. Örnekler çoğaltılabilir. 

Örneğin "küresel ısınma diye bir şey yok; bu bir aldatmaca" deyin. Size aptalmışsınız gibi bakacaklardır. "Organik gıda modası geçicidir, birkaç sene sonra sönümlenir" deyin, bıyık altından güleceklerdir. Serdar Ortaç Ahmet Kaya'nın protesto edildiği gecede 10. yıl marşını söyleyerek zamanın ruhuna en uygun işi yapıyordu örneğin. Zeitgeist öylesine belirleyicidir ki, kişilerin özgür iradesini ipotek altına alabilir. Bu noktada bir soru çıkıyor ortaya: Zeitgeist ile uyumlu olmak, yani konformizm, kişinin eylemlerinden sorumlu tutulmasına engel midir?

Zamanında Kenan Evren'i destekleyenlerin, devir değişince "Evren yargılanmalı!" demesi, Sertar Ortaç'ı destekleyenlerin "Serdar Ortaç bu işten sorumludur!" demesi ise ayrı bir garabet. Devre göre tavır değiştiren, nabza göre şerbet veren insanlar da var ki bunların samimiyeti her zaman kuşkuludur. Kendilerinin bir açığı ortaya çıkarıldığı vakit "o zamanın şartları öyleydi" diye açıklama yapanlar da aynı kişilerdir zira. Her defasında 1930'lar Türkiye'sinin tek parti iktidarını ve İsmet İnönü'yü eleştiren AK Parti hükümet sözcüleri, 2004 MGK belgesinin basına sızmasının ardından "2004 yılında şartlar farklıydı" gibi bir açıklama da bulunabilmiştir. Başka bir deyişle zeitgeist'a gönderme yapmıştır. Aynı kişilerin 1930'ların da kendine özgü bir zeitgeist'ı olduğunu söylediğini duymazsınız.

Egemen bir atmosferde yapılan eylemlere ilişkin çeşitli seçenekler beliriyor önümüzde: (1) Konformizm; yani egemen atmosferle %100 uyum. En kolay seçenek. (2) Direniş; yani en zor seçenek. (3) Stratejik Erteleme; birinci ve ikinci seçeneğin ortasında yer alan bir seçenek. Birinci seçeneği tercih ederek mutlak bir konformizm gösterenler, ileride egemen atmosfer değiştiğinde yaptıklarından sorumlu tutulacaklardır. Dolayısıyla birinci şık kişiyi içinde bulunduğu dönemde sağlama alsa da gelecek için risklidir. Nazi subayı Adolf Eichmann'ın başına gelen de budur. İkinci seçenek yani kendi ilkelerinin zamandan muaf olduğuna inananlar ve bu ilkeler doğrultusunda yaşayıp gerektiğinde emirlere itaat etmeyenler, başka bir deyişle her daim muhalif olanlar ise ahlaklı ve tutarlı bir yaşam sürdürürler. Öte yandan işsiz kalma, hapse girme ve hatta öldürülme riski ile her daim karşı karşıya kalırlar. Tüm dünyada solcuların başına gelen de budur. Eichmann'ın yahudi yurttaşları toplama kampına göndermeyi reddettiğini, üstlerinden gelen buyruğa karşı geldiğini düşünün. Ya idam edilirdi, ya hapse girerdi, ya da -en iyi ihtimalle- işten kovulur, fişlenir ve ailesiyle birlikte sefil bir duruma düşerdi. Stratejik erteleme seçeneği ise bir ortayol. Sahip olduğu etik ilkeleri uygulamaya koyabileceği bir ortamın yokluğunda, bu ilkelerden vazgeçmeksizin, onları içinde taşıyarak geleceği planlamak. Mevcut atmosfer kendi ilkeleriyle ne kadar çelişse de kendini feda edecek denli, hapse girecek ya da ölecek denli ileri gitmemek. Bir nevi oyalama taktiği. Şartların olgunlaşmasını beklemek. Gerektiğinde düşmanın yüzüne gülümsemek. Ortak düşmanı alt etmek için kendisi gibi olmayanlarla işbirliği yapmayı göze almak. 

Ben ikinci ve üçüncü seçenek arasında kalıyorum. Konformizmi, eyyamcılığı, "her devrin adamı olmayı", yani birinci seçeneği tereddütsüz eliyorum. Direnmekse körü körüne yapılmamalı, kendini feda etmeyi, fiziksel olarak sakatlanmayı getirmemeli. Bir arkadaşımın deyimiyle: "İlkelerin uğruna öldükten sonra o ilkeleri nasıl savunabilirsin?" Direnmek, haksızlıklara karşı hep muhalif olmak, doğrunun yanında olmak her zaman yapılması gereken. Diğer bir yandan kriz anlarında, tehlike anlarında gerektiğinde stratejik davranmanın zararı yok. Örneğin egemen atmosferle uyumlu öfkeli bir kalabalığa karşı tek başına direnmeyi deneyip linç edilmek kahramanca olabilir ama pek akıllıca sayılmaz.

Adolf Eichmann konformizmi seçti. Egemen atmosfer onun seçeneklerini ne kadar kısıtladıysa da masum olduğu söylenemezdi. Ancak onu suçlayanların da sırf değişen zeitgeist'dan cesaret alıp almadıkları sorgulanmalıdır. Filmden ziyade filmin beni düşündürdüğü konulardan söz ettiğimin farkındayım. Filmin ayrıntılarını versem hoş olmazdı zaten. İzlemenizi önermekle yetineyim.

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.

5 Aralık 2013 Perşembe

Plastik Sanatların Hal-i Pürmelali.


Tarihin tekeri döndükçe insanlık mimari ve heykel sanatlarında geriledi. Artık mimarinin yerini inşaat aldı. Heykel denince ise büstler akla geliyor. 


Türkiye özelinde plastik sanatlara bakacak olursak, durum biraz daha bize özel. Göçebe topluluklarda görsel değil fakat sözlü kültür gelişir. Tüm Ortadoğu ve Orta Asya halkları göçebe geçmişlerinden mütevellit mimariye ve plastik sanatlara önem vermediler. Bunlar için yerleşik hayata geçmek gerekiyordu. Buna karşın bir hayli gelişmiş bir sözlü kültür birikimi oldu. Halk masalları, halk ozanları, fıkralar, meseller, vb. Köroğlu, Leyla ile Mecnun, Nasreddin Hoca, vs. Kolektif bilinçdışının etkisi büyüktür ve bu nedenle yerleşik hayata geçildikten sonra dahi kökenlerin etkisinin ortadan kalktığı söylenemez -illa ki bazı tortular kalır. Üstüne bir de İslamiyette resim ve heykel sanatlarının yasak olması, hadi yasak olması demeyelim de, arasının pek de iyi olmaması, üstüne de ahlakın müstehcenlikle eş tutulup ona indirgenmesi eklenince bu topraklarda sözlü kültürün ağırlığı gitgide arttı. Müzik hep sevildi. Yirmi yaşında bir bağlama üstadı çalgısını eline aldığında ellerindeki ikibin yıllık birikim bağlamanın tellerine yansıdı. Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin görsele ağırlık veren ve az söz barındıran filmleri bir türlü tutulmazken Avrupa'da ödüller alıp durdu.

Zamanın ilerlemesi her alanda ilerlemek anlamına gelmiyor. Piramitlere ya da antik Yunan heykellerine bakıp, "insanlar o yıllarda bunları yapmayı nasıl başarmış?" diye sormak anlamsız görünüyor. Bu soru doğru değil; zira zamanın ilerlemesiyle sanatların ilerlemesinin birbirine paralel olduğunu varsayıyor. Bu iki konuda insanlığın gerilediğine kuşku yok. Platon'un, Aristoteles'in metinlerini okudukça, Leonardo Da Vinci gibi tarihin önemli isimlerine baktıkça günümüzde uzmanlaşma adı altında bir basitleşmeye gidildiğinin farkına daha da varılıyor. Eski zamanların "komple" alimleri günümüzde ortaya çıkmıyor. Bir biyolog, kendisini biyolojinin belirli bir alanıyla sınırlıyor. Bir heykeltraş kendisini heykel sanatıyla sınırlıyor ve buna rağmen iki bin yıl önce yapılan heykellerle aynı nitelikle bir ürün ortaya koyamıyor. Felsefe, mantık, geometri, matematik, müzik, fizik, biyoloji vs. alanların tümüne hakim ve tümünde ürünler ortaya koyan Aristoteles gibi bir filozof ortaya çıkmıyor. Resim, heykel, mimari, müzik, anatomi, matematik, jeoloji, haritacılık, botanik vs. alanların tümüne hakim ve tümünde ürünler veren Leonardo Da Vinci gibi bir alime rastlamıyoruz. Bugün çok fazla bilgi dolaşımda olsa da tüm bu bilgiler ya bir veri yığını ya da "hap" şeklinde olduğundan ya insan ömrü okumaya yetmiyor ya da yüzeysel bilgiler edinilmesine imkan veriyor. Bir bilgi kirliliği olduğuna kuşku yok. Bu denli uzmanlaşmaya, milyon tane makaleye ve yapılan laboratuar çalışmalarıan rağmen kansere çare bulunamamasını düşünün örneğin.

Kafamdan geçenleri bir süredir açmak istiyordum, iyi oldu.

Herkese selam,
Tamer Ertangil.