30 Kasım 2013 Cumartesi

Ayna Evresi, Aydınlanma ve Kendi-olma Üzerine

Ayna evresi ve aydınlanma.
Psikanalist Jacques Lacan'ın ortaya attığı "ayna evresi" teorisinin gerçeklerle örtüştüğünü düşünüyorum. Ayna evresinde çocuk, kendisinin bir benliği olduğunun bilincine varır. Hal ve hareketlerine başkası tarafından tepkiler verildiğini fark eder. Ayna burada bir metafordur. Çocuğun aynaya bakması ve kendi yansımasını görmesi şart değildir. Annesinin, babasının ya da bir başka bireyin verdiği tepkiler de aynı işlevi görür. İlk başta bir benlik bilinci geliştirmemiş olan çocuk şunu keşfedecektir: Benim bir benliğim, iç dünyam var. Bir de dışarıdan başkalarının gördüğü bir bedenim. İçimden geçenleri, arzularımı ya da duygularımı dışarı yansıttığım zaman tepkiler aldığıma göre, beni algılıyorlar. Öte yandan ben düşünmediğim gibi de hareket edebilir, duygularımı dışarı yansıtmayabilirim de. Yani başkalarını aldatabilirim. Benliğim bana özgü kalabilir ve iradi kararlarla eylemlerimle düşüncelerimin örtüşüp örtüşmemesini sağlayabilirim. Buradan yalan, dolan, hile, aldatma da, dürüstlük, içtenlik, güvenilirlik de çıkabilir. Gerisi bireyin özgür iradesine kalmıştır.

Ayna evresinin bize öğrettiği bir konu daha var: Birey doğuştan bir benlik sahibi değildir. Benliğini başkalarının dolayımıyla fark eder, sonradan inşa eder. Dolayısıyla bireysellik aslında toplumsaldır. Birey kendi kendisini kurmaz fakat kolektif bir kurulum söz konusudur. Bu bakımdan ahlakın toplumsal olarak inşa edildiğini de söyleyebiliriz. Az önce birey benliğini inşa etmekle, dışarıdan ve içeriden farklı olabildiğinin bilincine varmakla dürüst ve içten olmak yerine yalancı ve aldatan da olabilir demiştim. Benlik kolektif olarak inşa edildiğine göre bireyin tercih edeceği ahlaki yönelim başkalarının ona nasıl davrandığıyla da yakından ilgilidir. -Özellikle ilk- ilişkilerini yalan söyleyen, sözünde durmayan, aldatan, samimi olmayan bireylerle kurduysa kendisinin de bu ahlaki yönelimde seyretmesi ihtimali artacaktır.

Immanuel Kant, 1784'te kaleme aldığı "Aydınlanma Nedir?" adlı makalesinde aydınlanmayı insanın kendi aklını kullanma cesaretini göstermesi olarak tanımlamaktadır. Birey, başkasının kılavuzluğuna, yönlendirmesine ihtiyaç duymaksızın, kendi aklını kullanarak, kendi kararlarını kendisi vermelidir. Başka bir akla tabi olduğu sürece onun aydınlanmış olduğu söylenemez. Ayna evresinde kolektif olarak kurulan benlik zamanla özerkleşmelidir. Kendi aklıyla (daha doğrusu Kant'ın deyimiyle anlama yetisiyle) karar vermek yerine başkasının, örneğin bir önderin, cemaat liderinin ya da gelenek-göreneklerin söylediklerine sorgulamaksızın uyduğu takdirde bireyin özerk olduğu söylenemez. Kendi kendimizi inşa etmek yerine bize sunulan hazır bir kimliği üzerimize geçirmek kolaycılıktır. Kimliğin geçmişten gelmesi, bize hazır olarak sunulması hem kolaycılıktır, hem de Kant'ın deyimiyle cesaretsizliktir. Kendi aklımızı kullanma cesaretini göstermeli, kendi kimliğimizi kendimiz inşa etmeli, böylelikle kimliğimizi geçmişte değil, şimdide ve ileriye dönük olarak oluşturmalıyız. Ancak o zaman aydınlanmış bireyler olduğumuz söylenebilir. 

Günümüzde -maalesef- pekçok insan kuşatıldıkları durumlar hakkında düşünce geliştirip kendi tutumlarını belirlemek yerine bir cemaate mensup olup onların kendileri yerine düşünmelerine izin veriyor. Şu halde kendilerini araçsallaştırmış oluyorlar. Harekete geçmeden evvel cemaat önderinin açıklamasını beklemek, cemaatin izin verdiği basın-yayın organlarını okumak ve izlemek, yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak, ortak hareket etmek adına bireyselliği baskılamak ve cemaat önderini kutsal ve dolayısıyla dokunulamaz ve eleştirilemez olarak görmek, günümüz aydınlanmamış bireylerinin hal-i pürmelali.

Felsefe evrensel bir disiplindir -doğru. Fakat bu evrenselliği dışlamadığınız sürece içinde bulunduğunuz zamanın sorunlarıyla yüzleşmek, dünyayı eleştirel bir çözümlemeye tabi tutmak da felsefenin bir ödevidir diye düşünüyorum. Tıpkı Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi ve diğer evrensel nitelikteli başyapıtlarını üretmesinin yanı sıra "Aydınlanma Nedir?" gibi güncel bir makaleye de imza atmasında olduğu gibi. Felsefeci, evrensel olanı, zamandan ve mekandan muaf olanı, dolayısıyla değişmeyen ve kalıcı olanı düşünürken önündeki çukuru fark edemeyip içine düşen bir kimse değildir. En azından öyle olmaması gerekir.

Tamer Ertangil.

24 Kasım 2013 Pazar

Öğretmenler Günü ve Çözülmesi Gereken Sorunlar

Bir sınıf ortamı.
Öncelikle tüm öğretmen arkadaşlarımın öğretmenler gününü kutlarım. Bu vesileyle birkaç paragraf karalamak istiyorum. Okumaya üşenenler doğrudan doğruya son paragrafa, özete atlayabilirler :) Dersane meselesi hakkında bir yorumum yok. Ne diyeyim? Al birini vur ötekine. Cemaatle hükümet birbirini yesin dursun. Ben şahsen eğitimin parasız olması gerektiğinden yanayım. Eh, dersaneler özel okula dönüştürülecek diyorlar, o zaman sonuçta yine paralı olacaklardır. İşin özü aynı kalacak. Onu bunu bilmem ama dersanecilik adı altında ideolojik propaganda yapılmasından da rahatsızım tabi. Abiler, ablalar filan. Bu arada hükümetle cemaat iyice birbirine girse de şu Samanyolu TV denen ucubeye de bir el atılsa iyi olur diye düşünüyorum. Oradaki dizilerin çocukların psikolojilerini bozduğunu iddia edebilirim. Cehennem tasvirleri, sakallı dedeler, sürekli ağlayan insanlar. Sanki öbür tarafı görmüşler de filmini çekiyorlar, hey Allah'ım.

Okula serbest kıyafetle gitmeye devam ediyorum. Bu sayede daha özenli giyinmeye başladım. Çeşit çeşit gömlek, kazak ve pantolon aldım. Önceden okulda takım elbise giyince, eh, çoğunlukla da işten çıkınca eve gittiğimiz için, özellikle kışlık giyim çeşidimi çok dar bir yelpazede tuttuğumu fark ettim. Takım elbise giymeden de gayet şık olunabileceğini, sadeliğin bir estetiği olduğunu düşünüyorum. Serbest kıyafet kararımdan ötürü başıma bir iş gelmedi, hatta okula gelen müfettişler de bu konuda hiçbir söz etmedi. Zaten eğer başıma bir iş gelirse bu durum ayrımcılığın belgesi olur; zira türbanlı öğretmenler henüz türban kamuda serbest bırakılmadan önce öyle giyinip gelmeye başladılar ve başlarına bir şey gelmedi. Neyse. Tüm öğretmen arkadaşlara serbest kıyafetle okula gitmelerini öneririm. Resmi bayramlarda giyersiniz takımınızı. Artık bu işin önü açıldı, kapanmaz. İşin konforu ise ayrı bir konu. Eskiden nöbetçi olduğum günler yorulurdum. Meğer yorulmamın nedeni kıyafet ve ayakkabı imiş. "Oh be, konfor varmış!" diyerek bu konuyu kapatayım.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın yapması gereken işlerden birisi, İmam Hatip dışında kalan tüm liselerin orta kısımlarını açmak olmalı. Fen, Anadolu, Spor, Sosyal Bilimler ve sair liselerin orta kısımları şu an kapalı. Öğrencilere ilgi, istek, başarı ve yeteneklerine göre yönlendirme yapılacaksa yalnızca imam-hatip ortaokullarının açılmış olması bu talebi karşılamaya yetmez. Hükümetin bu konuda ideolojik bir tutum takındığını biliyoruz. Ama zamanla mecburen diğer ortaokulları da açacaklardır. Aksi halde adları ayrımcıya, imtiyazcıya çıkar ve bizler bunu her ortamda dillendiririz. Birkaç sene geçsin, imam-hatiplerde yetiştirecekleri yeni nesli de göreceğiz. Bakalım hepsi ahlaklı, örnek, pirüpak insanlar mı olacak yoksa her yerde olabileceği gibi orada da sorunlu bireyler olacak mı. Eğer "muhafazakar yapımız şöyle", "muhafazakar yapımız böyle" diyerek o çocukların üzerinde fazla baskı kurarlarsa normalden daha sorunlu bireyler de yetişebilir, hazır olsunlar.

Zorunlu din dersleri kalkmalıdır. Hatta emin olun kalkacaktır da. İster tabandan gelen talepten, ister AB uyum sürecinden, isterse de insan hakları beyannamesi baz alınarak olsun, zorunlu din dersleri kalkacak ve seçmeli hale getirilecektir. Dileyen seçer zaten. Bilimsel eğitim ideolojik değildir fakat din eğitimi ideolojiktir. Bunları aynı kefeye koyamazsınız. Bilimsel eğitim alan bir çocuk dogmalarla değil fakat gerekçelerle ve kanıtlarla düşünür, sorgular. Dini sorgulayamazsın. Herhangi bir dinin, mesela insanın kökeni veya evrenin oluşumu üzerine ortaya attığı dogmatik iddialar birer Tanrı kelamı olduğu için, onların yanlış olduğunu iddia etmek ve onları sorgulamak dinden çıkma ya da sapkınlık olarak değerlendirilebilir. Bilimsel eğitime alternatif olarak böyle bir eğitimle yetiştirilmiş bir yurttaşın eleştirel bilincinin gelişmeyeceğini, ya da en iyi ihtimalle bilimsel eğitime göre daha az gelişeceğini öngörmek mümkün. Oysa hipotezlerle, gerekçelerle ve kanıtlarla düşünen, matematik, fen, geometri, mantık, felsefe ve sosyal bilimler dersleri alan bireyde sorgulama, karşılaştırma, kanıtları tartma, hipotezi sınama gibi eğilimler olur. O çocuk yetiştiğinde "bence C şıkkı Hocam, bana öyle geldi, içime doğdu" demez ama "bence C şıkkı Hocam, çünkü şundan, şundan ve şundan ötürü" diyerek gerekçelerini sıralar.

Kızlarla erkekleri ayrı okullarda tutmaya gelince, bana sorarsanız, toplumda kadın ve erkeğin bir arada geçirdiği zaman miktarı ne kadar azalırsa o toplumda nezaket ve centilmenlik o kadar aşağıya düşer, kaba sabalık ise tavan yapar. Kız öğrencilerle iletişimi asgari düzeyde tutmuş bir erkek öğrencinin, yetişkin olduğunda bir kadınla konuşmayı, ona doğru düzgün hitap etmeyi bile beceremediğine tanık olmuşsunuzdur. Daha ileri giderek diyebilirim ki eğer erkek ve kız öğrencileri bir araya gelemeyecek şekilde, okulda, yemekhanede ya da başka mekanlarda ayırırsanız, sağlıklı bir psikolojik gelişme göstermeleri de riske girebilir. Daha da ileri giderek diyebilirim ki bu haremlik selamlık uygulaması bizim kültürümüze terstir. Türkiye'de misafirliğe gidildiğinde iki aile aynı salonda ya da misafir odasında oturur, sohbet eder, çayını içer. Benim büyükanne ve büyükbabalarım köy yerinde yan yana oturur, bayramlarda bizleri bir arada karşılarlardı. Bu Suudi Arabistan özentiliğinin varacağı nokta kadınların araba kullanmasını yasaklamak, onları kamusal alandan tamamıyla silmek olacaktır. Zaten Mehmet Şevket Eygi dememiş miydi: "Şu kadına bir bakın, bir elinde dondurma diğer elinde cep telefonu, sokakta hem telefonla konuşuyor hem de dondurmasını inek gibi yalıyor". Zihniyet bu. Kadın dışarıda dondurma yemesin, telefonla da konuşmasın. Hatta hiç dışarı çıkmasın. Zaten kadının yeri evidir, ne işi var dışarıda? Bu Suudi taklitçiliği Türkiye'de kök salmaz, insanlar ayaklanır vallahi. Hiç özenmesinler bence.

Kısacası (1) AK Parti ile cemaat kapışması beni enterese etmiyor, yesinler birbirlerini; (2) okullarda serbest kıyafet uygulamasına devam; (3) madem demokrasi var, imam-hatip dışındaki ortaokullar da açılmalı; (4) zorunlu din dersleri kalkacak; (5) kız ve erkek öğrencileri ayrı okullarda okutma sevdasından vazgeçilmeli.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun!
Tamer Ertangil.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Romanya İzlenimleri

Temeşvar Metropolitan Ortodoks Katedrali
İş gereği beş günlüğüne Romanya'ya gittim. Romanya dediysem, başkenti Bükreş'ten değil fakat batıda, Macaristan sınırına yakın Cimpani adında, kasaba da sayılabilecek boyutlarda bir köyden bahsediyorum. Öncelikle Rumenlerin konukseverlikte son derece ileri bir aşamayı temsil ettiklerini söyleyebilirim. Yedi ülkenin öğretmen ve öğrencilerinden oluşan ekiplerinin tümü tek bir otobüs ile Budapeşte'den Cimpani'ye geleceklerdi ve bazı grupların buluşma noktası yerine başka yerlere gitmiş olması aksamalara neden olunca hedef noktasına sabahın ikisinde vardık. Buna rağmen öğrenciler, veliler ve öğretmenler hala okulda bekliyordu ve o saatte ellerinde ekmeklerle bizi karşıladıklarına -ne yalan söyleyeyim- gözlerim doldu. Folklorik kıyafetleri içerisinde bir kız ve erkek çocuğu, ellerindeki tepsilerde dilimlenmiş birer ekmek taşıyor ve konuklara ikram ediyordu. Sanırım uzak yoldan gelen insanlara ekmek sunmak bir gelenek.

Sabahın ikisi olmasına rağmen ikramların ardı arkası kesilmedi. Bu ikramlardan birisi de "Palinka" dedikleri yöresel ve sert bir içkiydi. Önce ballı votka sandığım bu içkide bal yokmuş fakat şeker varmış. Transilvanya ve Macaristan, daha genel bir ifadeyle Karpat havzası dahilindeki bölgelerde yaygınmış. Hediye olarak verdikleri palinkayı ise evime misafir geldiğinde ikram ederim artık. 

Cimpani ile Temeşvar arası dört buçuk saat sürüyor. Yine de buna değer; çünkü Temeşvar çok güzel bir şehir. Benim hatırladığım iki ayrı kent meydanı vardı. Tarih boyunca sürekli işgal edilmiş ve el değiştirmiş olduğu için meydanlarda yapılan binalar farklı mimari akımları ve farklı ulusal kimlikleri temsil ediyordu. Özellikle bir meydandan söz etmek isterim: Bir yanda Almanların, diğer yanda Macarların yaptığı gösterişli binalar, bir yanda komünizm döneminde yapılan ve kibrit kutusu tabir edilen sade ve gösterişsiz binalar, bir yanda ise "hep işgalciler kendi binalarını dikti, bu kez biz kendimize özgü bir bina dikelim" diyen Rumenlerin yaptığı Ortodoks katedral. Bu denli heterojen bir şehir Temeşvar ve bugün hala on sekiz etnik ve dini grup bu şehirde yaşamaya devam ediyor. Ev sahibimize bu farklı etnik grupların karışık halde mi yoksa ayrı mahallelerde mi yaşadığını sorduğumda "karışık halde yaşıyorlar" dedi. Her işgalci tam da kentin meydanına kendi simgesini inşa etmişse de, bugün bu güçler mücadelesi görmezden geliniyor gibi geldi bana. Farklılıklarımız zenginliğimizdir yaklaşımı egemen olmuş durumda ve umarım bu sadece görünüşte olan değil, gerçek olandır.

Romanya'nın yüzölçümü büyük sayılabilir. Nüfusu 19,5 milyon civarı -az sayılmaz. Üstüne üstlük çok geniş ovalara sahipler. Uydudan bakacak olursanız, güney balkanların hep dağlık, Romanya'nınsa düzlük olduğunu görürsünüz. Sahip olduğı nüfus ve dolayısıyla işgücü ile o geniş topraklarını bir arada düşündüğümüzde, önümüzdeki yıllarda Romanya'nın genel itibariyle zenginleşeceğini öngörebiliriz.

Denk geldikçe insanlara Çavuşesku dönemini sordum. Genel yaklaşım şu şekilde: Komünizm ilk zamanlar iyiydi, Çavuşesku'nun da ilk dönemleri iyiydi, sonrasında yozlaşma başladı, karısı baskın karakterdi ve onu yönetiyordu. Bir kadın "komünizm varken sokakta dilenci yoktu, herkes iş sahibiydi, yollar kaymak gibi pürüzsüzdü, şimdi şu yolların haline bakın!" gibi sözler etti. Hep güllük gülistanlık bir tablo çizmediler elbette. Örneğin özellikle Çavuşesku'nun son zamanlarında yapılan kısıntılardan da söz ettiler. Her ailenin hangi gıda maddesinden kaç gram alacağının önceden belirlendiğini ve bu oranın git gide düştüğünü de ifade ettiler.

Bir devre bakarken eksilerini de artılarını da görmek, mümkün olduğunca tarafsız bakmak gerek.

Umarım bu güzel ülkeye yolunuz düşer,
Tamer Ertangil.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Deney Gözlemden Her Zaman Üstün mü?


Kısa bir not...


Cemal Yıldırım, deneyin gözleme olan üstünlüğünden şöyle söz ediyor:

"Bir kez gözlemcinin tersine, deneyci olgunun kendiliğinden yer almasını beklemez. Deneyci olguyu üretmekle hem zaman kaybını önler, hem de gözlemini kendisine en uygun gelen yer ve zamanda yapar. Aynı zamanda gözlemini istediği kadar tekrarlamak, böylece elde ettiği sonuçları güvenirlik yolundan denetlemek olanağını elinde tutar."

(Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi Y., s. 81)


Yukarıdaki alıntıda söyleneni fen bilimleri söz konusu olduğunda onaylayabiliriz fakat sosyal bilimlerde durum farklı. İnsanı anlamak kolay değil. Özellikle sistematik bir deneye tabi tutulduğu vakit insan davranışı spontanlığını yitirebiliyor. Gözetlendiğinin bilincindeyse, normalde sergileyeceği davranışları sergilemeyebiliyor -ya da tam tersi. İnsan bireyini ve toplumları anlamak için yapılacak olan gözlemlerden deneklerin haberin olmaması gerekiyor diye düşünüyorum. Bunun bilim etiğine aykırı olduğunu da düşünmüyorum. (Ama örneğin kişilerin haberi olmaksızın daha önce denenmemiş bir ilacı verip onları kobay gibi kullanmak bilim etiğine aykırıdır.)

Tıpkı anket yaptığınızda kişinin sorulara samimi cevaplar verip vermediğinden emin olamayacağımız gibi, üretilecek yapay bir deney ortamı da davranıştaki doğallığı ortadan kaldırma riski taşıyor...


Tamer.