18 Ekim 2013 Cuma

Tarkovski'nin Offrett (Kurban) Filmi Üzerine

Offret (Kurban) Andrei Tarkovski
Tarkovski, ölmeden evvel çektiği Kurban adlı bu filmi oğluna ithaf etmiştir. Filmdeki profesörde Tarkovski'yi, çocukta ise Tarkovski'nin oğlunu görüyor olabiliriz. Yaşamını sonlandırmanın arefesinde çocuğa tavsiyelerde bulunan profesör adeta hayatın sırlarını ifşa etmektedir. Bir ağaç diker ve azmin öneminden söz eder. Hayat tren istasyonunda beklemek gibidir. Hep bir trenin geleceği ve en sonunda nihai hedefe ulaşılacağı umudunu içimizde taşırız. İyi bir şeyler olacaktır ama bir türlü şimdi olmaz. Mevcut boşluğa karşıt olarak arzulanan doluluk hissi daima belirsiz bir geleceğe ertelenir durur. Profesöre göre -o en sıkıcı iş olan- rutin denen şey kurtaracaktır insanlığı. Kurumuş bir çiçeğe her gün üşenmeksizin su vermek, çiçek hiçbir tepki vermese de, hiçbir iyileşme belirtisi göstermese de bu rutini sürdürmek onu canlandırabilir. Bir değişim istiyorsak o değişim tekrarda, aynılıkta temellenecektir. Farklılık arzusu aynılıkta bulur kökenini. Öyleyse azimle, tekrar tekrar denemeye devam etmelidir insanoğlu. Tıpkı Sisifos mitinde olduğu gibi: İtekleyerek dağın zirvesine taşıdığı kaya her seferinde inatla gerisin geri düşse de Sisifos vazgeçmez. Belki bir dahaki denemesinde kayayı dağın zirvesinde tutabilecektir.

Profesöre göre insanlık kötü yoldadır. Gidişatı kötüdür. Bilimi icat eden insanoğlu bu icadının esiri olmuş, onu kötüye kullanmıştır. Bu noktada dikkatli olmak gerekir. Tarkovski bize bilimin kötü olduğunu değil fakat kötüye kullanıldığını söylemektedir. Evet, bilim nötrdür. Fakat onunla nükleer bir bomba yapmak veya susuzluk sorununa çözüm getirmek insanların elindedir. Bilimin kötüye kullanılmış oması konusunda Tarkovski haklıdır. Modern insan bilime bel bağlamakla hata etmiştir. Bilim olgularla ilgilenir -değerlerle değil. Bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, etik, estetik ve metafizik gereksinimi sona ermeyecektir. İnsanoğlu sanata hep ihtiyaç duyacaktır. Etik değerlerden yoksun kaldığı vakit bilimi her kötü amaca alet edebilecektir ve metafizik sorular kafasını hangi çağda olursa olsun meşgul edecektir. Bireyin sonluluğu, uzayın sonsuzluğu ve de en önemlisi "hayatın anlamı" denen şey mesela...

Profesör adeta tüm insanlığı temsil etmekte ve insanoğlunun günahlarını tüm derinliğiyle hissetmektedir. Bu nedenle rüyalarında hep su vardır. Arınma ihtiyacı duymaktadır. Ne kadar arınma arzusunda olsa da ve ne kadar "artık susmak ve eyleme geçmek gerek" dese de, eyleme geçtiği vakit hiç de masum olmadığı görülür: Çocuk, yani umut, ona şaka yapmak istediği vakit bir anlık refleksle çocuğa vurup burnunu kanatır profesör. Belki de bu yüzden rüyalarında devamlı gördüğü su birikintilerinin yanı sıra çocuğun, yani umudun kendisinden uzaklaştığını da görmeye başlar. Tiyatrodan nefret ettiğini söylerken, kendi hayatının da bir rolden ibaret olduğunu, aslında kendisi olmayı başaramadığını, kendi varoluşunun da sonradan olma yapay bir unvanla giydirildiğini muhtemelen derinden hisseder ve belki de tam da bu yüzden tiyatroyu sevmez.

İnsanlık kötü yoldadır. Hiçkimse masum değildir. Televizyon yayınında başbakan nükleer bir savaşın başladığını ve herkesin olduğu yerde kalması gerektiğini söylediğinde profesörün karısı histeri krizi geçirir ve "hepsi benim suçum!" diye haykırır. Doktor, kadının sakinleşmesi için ona iğne yapar. Burası anlaşılabilirse de doktor evdeki -belki de en sakin duran- diğer kadına da iğne yapar; ne de olsa hiçkimse masum değildir. O koca evde masum olan tek kişi üst katta uyumakta olan çocuktur. Evdekiler çocuk için "sakın uyandırmayın!" der ve kriz geçiren kadından sessiz olmasını isterler. Ellerinde tek kalan umuttur o çocuk. Kendi kaygılarını, çürümüşlüklerini ve tükenmişliklerini o çocuğa bulaştırıp onu da bozmak istemezler. İnsanlık düşmüştür ve yukarılara yükselme ihtimaline sahip olanı da ayaklarından tutup kendi seviyesine, aşağıya çekmemeleri gerekir.

Postacı karakterinin Cebrail, Hermes ya da her nasıl kabul ederseniz, bir ulak olduğunu düşünüyorum. "Gerçeği görmüyoruz, hiçbir şey görmüyoruz" derken muhtemelen modern insanın inançtan ve sevgiden yoksun kalmışlığına göndermede bulunmaktadır. Gerçekliği kendinde olduğu gibi görebilmek için inancın ve sevginin aracılığına ihtiyacımız vardır. Evdekiler tam da bu nedenle, üstelik nükleer savaştan ötürü gidebilecek hiçbir yerleri kalmadığı için, modern dünyanın her bir köşesi aynı durumda olduğu için, Heidegger'in dediği gibi "bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir" düşüncesiyle oturup dua etmeye karar verirler. Sevgi eksikliği ise modern insanın yazgısıdır. Bu durumu kriz geçiren kadının hep "istemediğini yaptığını" söylediğinde, "birisini sevdim ama bir başkasıyla evlendim" dediğinde sezinleriz. Yapıp etmelerimiz sevgide temellenmediği takdirde çöküş kaçınılmazdır.

Nihayet Profesör, evini ateşe verip ebedi sessizliğe gömülecektir. Onun varoluş üzerine geliştirdiği derinlikli çözümlemelerse işe yaramayacak, tam tersine, deli gömleği giymesine ve hastaneye yatırılmasına neden olacaktır.

Bu müthiş filmin İsveççe olduğunu ve İsveç'te çekildiğini, bu nedenle İsveç sinemasına da, Tarkovski'den kaynaklı olarak Rus sinemasına da dahil edilebileceğini belirtelim. Zaten böylesine müthiş bir eser hangi ülkenin sineması dahilindedir, bunun ne önemi var ki? Şimdiye dek çekilmiş en karamsar film olduğunu söyleyenler varsa da, filmdeki çocuğun varlığı en azından bir iyimserlik kırıntısıdır diye düşünüyorum.

Filmin başında çalan Bach'ın eserini şuradan dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=aPAiH9XhTHc

İyi seyirler,
Tamer Ertangil.