28 Eylül 2013 Cumartesi

İnsan ve Akıl Üzerine

İnsan.
Bugün biraz İnsan'dan bahsedelim. İnsanı insan yapan nedir? İnsanı tanımaya ve tanımlamaya çalışırken onun doğayla ve hayvanla olan karşıtlığına mı odaklanmalıyız? Yoksa herhangi başka bir varlıkla kıyaslama yapmadan, onun neliğine kendisinden yola çıkarak mı varmalıyız? Öncelikle bu yazıda okuyacaklarınızın deneme kabilinden düşünceler olduğunu belirteyim. Kesinleşmiş bir şema sunmayacak, aklımdan geçenleri ifade edeceğim sadece.

İnsanın hayvandan farkının, onun zekasında yattığı söylenir. Zekanın ne olduğuna bakacak olursak, hemen çeşitli yönlerini fark ederiz. Bir kere zeka problem çözme becerisidir. Ortada bir sorun vardır ve zeka sahibi bir varlık o sorunu bir şekilde çözer. Zeki varlıkların, nesneler arasındaki ilişkiyi hızla, hatta birdenbire kavradıkları da söylenebilir. Zeki bir öğrencinin bir matematik sorusunu görür görmez "buldum!" demesinde olduğu gibi. Yine zeki varlıkların, herhangi bir konuda tecrübesiz olmalarına rağmen bererikli oldukları da söylenebilir. Başka bir deyişle, öngörüleri kuvvetlidir. Bir sorunla karşılaştıklarında, hiçbir tecrübeye sahip olmamalarına rağmen sorunu meydana getiren unsurların birbirleriyle olan bağlantısını bir bakışta kavrayıp çözüme ulaşan varlıklar için zeki denilebilir. İyi de, o halde insanı hayvandan ayırmak mümkün müdür? Hayvanların da zeki oldukları biliniyor. Çeşitli hayvanlara bazı aletler veriliyor ve ortaya bir sorun konuyor. Hayvanlar çözüme ulaşıyor. Örneğin bir karga derin bir tüpün içindeki fındığa ulaşabilmek için tüpün içine su dolduruyor ve böylelikle fındık suyun kaldırması ile yüzeye çıkıyor. Böylelikle karga fındığa ulaşmış oluyor. Şempanzelerinse kimi bilgisayar uygulamalarında başarılı oldukları, yemeğe ulaşmak için yazılımın talep ettiği kombinasyonları çözdükleri biliniyor. Yani hayvanlarda da zeka var. İnsanın çok daha zeki olduğu söylense bile, insan en zeki hayvandan milyon kere daha zeki olsa bile, insanla hayvan arasındaki fark bir derece farkına indirgenmiş, dolayısıyla aralarında özsel bir ayrım kalmamış olacaktır. O halde insanı insan yapan nitelik zeka değildir. 

Akıl ile zeka aynı şeyler midir peki? Pek öyle görünmüyor. Aklın daha kapsamlı, daha derin bir yapı arz ettiği söylenebilir. Akıllı bir varlık herhangi bir durumla karşılaştığında doğru kararı vermelidir. Doğru kararsa her zaman zekanın problem-çözümünde ulaştığı sonuçla uyuşmayabilir. Zira iyi ya da kötü olan arasında bir tercih yapmak gerekmektedir. Zeka seçimin iyi ya da kötü olduğunu dikkate almaz. Doğru kararı vermek, eğer ortada iki eşit seçenek varsa, çok zordur. Bu noktada devreye etik değerler girer. Alınan kararı uygulamak için özgür irade sahibi olunmak gerekir. Alınan kararın duygusal ağırlığına katlanabilmek, başka bir deyişle vicdanın sesini dinlemek gerekir. Tecrübelerin kılavuzluğunu ve Öteki'nin bakışının bize yüklediği empati yükümlülüğünü işin içine katmak gerekir. Adalet, sorumluluk, vicdan, pişmanlık, dayanışma vb. duygu ve değerler insana özgü görünmektedir. Özetleyecek olursak, karşılaştığı durumlarla hesaplaşan, etik değerleri gözeterek ve özgür iradesiyle risk alarak karar veren ve verdiği bu kararın sorumluluğunu üstlenen ve tüm bunları yaparken duygularını ve tecrübelerini es geçmeyen varlığa akıllı diyebiliriz. Akıl ve duygu hep karşıt bir ikilikmiş gibi ele alınsa da, ben öyle düşünmüyorum. En azından benim akıldan anladığım kuru, soğuk bir kavram değil -ne de sırf vıcık vıcık bir duygusallık.

Şimdi insan akıl sahibi bir varlık olmakla diğer tüm canlılardan ayrılıyor. Peki bu akıl kavramı biraz dar bir çerçeveye hapsolmuş olmadı mı? Aklın değerlerle, duygularla, tecrübeyle (yani yaşamla) ve iradeyle olan bağı, aklı tamamen kuşatmamıza yetmiyor. Zeki varlıklar kendileriyle aralarına mesafe koymuyor, nesneler içerisinde boğulmuş, çevre ile hemhal olmuş bir halde, adeta kendinden geçmiş bir şekilde yaşıyor. Amaçları yemek yemek, ısınmak, barınmak gibi asgari ihtiyaçlar. Oysa insan kendisinin dışına çıkıp kendisini adeta dışarıdan seyredebiliyor. Diğer bir deyişle kendisini kendisinin nesnesi haline getirebiliyor. Kuşkusuz hayvan da nesnelerin bilincindedir; ama insan hem nesnelerin, hem de nesnelerin bilincinde olduğunun bilincindedir -yani öz-bilinçlidir. Ben şu an içtiğim şarabın bilincindeyim. Öte yandan bu şarabın bilincinde olduğumun da bilincindeyim. İşte buradan felsefeye bir kapı aralanıyor. İnsanoğlunu insan yapan akıl, onun "hayır" demesine vesile oluyor. Doğaya, içgüdülere, bencilliğe hayır diyebilen tek varlıktır insanoğlu. Dünyanın katı gerçekliğine isyan bayrağını çekmekle, başka bir dünyanın mümkün olduğunun bilincine varıyor. Tüm felsefe esasen estetik bir etkinliktir. Gerçekliğin reddine dayanır. Böylelikle felsefe, sanat, edebiyat, etik, hukuk vb. inşa olunur. Bunları yapan tek varlık insandır. Olması gereken'in ya da başka türlü olabilecek olan'ın tasarlanabilmesi için mevcut olan'ın reddiyesi önkoşuldur. 

İnsan karşısında bulduğu katı gerçekliği reddedip, gerçekliğin içerisinde olmayan sanat eserleri, kavramlar ve değerler yaratır. Böylelikle varolan gerçekliğe bir alternatif önermiş olur. İnsan, gerçekliği reddetmekle ondan kopmuş ve inzivaya çekilmiş olarak kalmak zorunda değildir. Aklı ve imgelemiyle yarattığı yeni dünyayı gerçekliğe dayatabilir ve böylelikle dünyayı dönüştürebilir. Tıpkı bir mimarın, tasarladığı bir evi inşa ederek doğayı dönüştürmesinde, bir ressamın yaptığı bir tabloda, bir keman virtüözünün o ahşap ve tellerden ibaret nesneden muhteşem ezgiler üretmesinde ve bir filozofun yeni bir dünya düzeni önermesi ve halkların, önerilen bu düzeni gerçeğe dönüştürmesinde olduğu gibi.

İnsanı insan yapan şey ne bedeni ne de zekasıdır. Eğer öyle olsaydı diğer canlılarla arasında yalnızca bir derece farkı olurdu -başka bir deyişle hiçbir farkı olmazdı. İnsanı insan yapan şey akıl ve akılda dayanağını bulan reddiyeci tutumdur. Bu düşünceleri derinleştirmek gerektiğinin farkındayım. Yazının başında dediğim gibi, burada okuduklarınız deneme düzeyinde -henüz.

Tamer Ertangil.