28 Eylül 2013 Cumartesi

İnsan ve Akıl Üzerine

İnsan.
Bugün biraz İnsan'dan bahsedelim. İnsanı insan yapan nedir? İnsanı tanımaya ve tanımlamaya çalışırken onun doğayla ve hayvanla olan karşıtlığına mı odaklanmalıyız? Yoksa herhangi başka bir varlıkla kıyaslama yapmadan, onun neliğine kendisinden yola çıkarak mı varmalıyız? Öncelikle bu yazıda okuyacaklarınızın deneme kabilinden düşünceler olduğunu belirteyim. Kesinleşmiş bir şema sunmayacak, aklımdan geçenleri ifade edeceğim sadece.

İnsanın hayvandan farkının, onun zekasında yattığı söylenir. Zekanın ne olduğuna bakacak olursak, hemen çeşitli yönlerini fark ederiz. Bir kere zeka problem çözme becerisidir. Ortada bir sorun vardır ve zeka sahibi bir varlık o sorunu bir şekilde çözer. Zeki varlıkların, nesneler arasındaki ilişkiyi hızla, hatta birdenbire kavradıkları da söylenebilir. Zeki bir öğrencinin bir matematik sorusunu görür görmez "buldum!" demesinde olduğu gibi. Yine zeki varlıkların, herhangi bir konuda tecrübesiz olmalarına rağmen bererikli oldukları da söylenebilir. Başka bir deyişle, öngörüleri kuvvetlidir. Bir sorunla karşılaştıklarında, hiçbir tecrübeye sahip olmamalarına rağmen sorunu meydana getiren unsurların birbirleriyle olan bağlantısını bir bakışta kavrayıp çözüme ulaşan varlıklar için zeki denilebilir. İyi de, o halde insanı hayvandan ayırmak mümkün müdür? Hayvanların da zeki oldukları biliniyor. Çeşitli hayvanlara bazı aletler veriliyor ve ortaya bir sorun konuyor. Hayvanlar çözüme ulaşıyor. Örneğin bir karga derin bir tüpün içindeki fındığa ulaşabilmek için tüpün içine su dolduruyor ve böylelikle fındık suyun kaldırması ile yüzeye çıkıyor. Böylelikle karga fındığa ulaşmış oluyor. Şempanzelerinse kimi bilgisayar uygulamalarında başarılı oldukları, yemeğe ulaşmak için yazılımın talep ettiği kombinasyonları çözdükleri biliniyor. Yani hayvanlarda da zeka var. İnsanın çok daha zeki olduğu söylense bile, insan en zeki hayvandan milyon kere daha zeki olsa bile, insanla hayvan arasındaki fark bir derece farkına indirgenmiş, dolayısıyla aralarında özsel bir ayrım kalmamış olacaktır. O halde insanı insan yapan nitelik zeka değildir. 

Akıl ile zeka aynı şeyler midir peki? Pek öyle görünmüyor. Aklın daha kapsamlı, daha derin bir yapı arz ettiği söylenebilir. Akıllı bir varlık herhangi bir durumla karşılaştığında doğru kararı vermelidir. Doğru kararsa her zaman zekanın problem-çözümünde ulaştığı sonuçla uyuşmayabilir. Zira iyi ya da kötü olan arasında bir tercih yapmak gerekmektedir. Zeka seçimin iyi ya da kötü olduğunu dikkate almaz. Doğru kararı vermek, eğer ortada iki eşit seçenek varsa, çok zordur. Bu noktada devreye etik değerler girer. Alınan kararı uygulamak için özgür irade sahibi olunmak gerekir. Alınan kararın duygusal ağırlığına katlanabilmek, başka bir deyişle vicdanın sesini dinlemek gerekir. Tecrübelerin kılavuzluğunu ve Öteki'nin bakışının bize yüklediği empati yükümlülüğünü işin içine katmak gerekir. Adalet, sorumluluk, vicdan, pişmanlık, dayanışma vb. duygu ve değerler insana özgü görünmektedir. Özetleyecek olursak, karşılaştığı durumlarla hesaplaşan, etik değerleri gözeterek ve özgür iradesiyle risk alarak karar veren ve verdiği bu kararın sorumluluğunu üstlenen ve tüm bunları yaparken duygularını ve tecrübelerini es geçmeyen varlığa akıllı diyebiliriz. Akıl ve duygu hep karşıt bir ikilikmiş gibi ele alınsa da, ben öyle düşünmüyorum. En azından benim akıldan anladığım kuru, soğuk bir kavram değil -ne de sırf vıcık vıcık bir duygusallık.

Şimdi insan akıl sahibi bir varlık olmakla diğer tüm canlılardan ayrılıyor. Peki bu akıl kavramı biraz dar bir çerçeveye hapsolmuş olmadı mı? Aklın değerlerle, duygularla, tecrübeyle (yani yaşamla) ve iradeyle olan bağı, aklı tamamen kuşatmamıza yetmiyor. Zeki varlıklar kendileriyle aralarına mesafe koymuyor, nesneler içerisinde boğulmuş, çevre ile hemhal olmuş bir halde, adeta kendinden geçmiş bir şekilde yaşıyor. Amaçları yemek yemek, ısınmak, barınmak gibi asgari ihtiyaçlar. Oysa insan kendisinin dışına çıkıp kendisini adeta dışarıdan seyredebiliyor. Diğer bir deyişle kendisini kendisinin nesnesi haline getirebiliyor. Kuşkusuz hayvan da nesnelerin bilincindedir; ama insan hem nesnelerin, hem de nesnelerin bilincinde olduğunun bilincindedir -yani öz-bilinçlidir. Ben şu an içtiğim şarabın bilincindeyim. Öte yandan bu şarabın bilincinde olduğumun da bilincindeyim. İşte buradan felsefeye bir kapı aralanıyor. İnsanoğlunu insan yapan akıl, onun "hayır" demesine vesile oluyor. Doğaya, içgüdülere, bencilliğe hayır diyebilen tek varlıktır insanoğlu. Dünyanın katı gerçekliğine isyan bayrağını çekmekle, başka bir dünyanın mümkün olduğunun bilincine varıyor. Tüm felsefe esasen estetik bir etkinliktir. Gerçekliğin reddine dayanır. Böylelikle felsefe, sanat, edebiyat, etik, hukuk vb. inşa olunur. Bunları yapan tek varlık insandır. Olması gereken'in ya da başka türlü olabilecek olan'ın tasarlanabilmesi için mevcut olan'ın reddiyesi önkoşuldur. 

İnsan karşısında bulduğu katı gerçekliği reddedip, gerçekliğin içerisinde olmayan sanat eserleri, kavramlar ve değerler yaratır. Böylelikle varolan gerçekliğe bir alternatif önermiş olur. İnsan, gerçekliği reddetmekle ondan kopmuş ve inzivaya çekilmiş olarak kalmak zorunda değildir. Aklı ve imgelemiyle yarattığı yeni dünyayı gerçekliğe dayatabilir ve böylelikle dünyayı dönüştürebilir. Tıpkı bir mimarın, tasarladığı bir evi inşa ederek doğayı dönüştürmesinde, bir ressamın yaptığı bir tabloda, bir keman virtüözünün o ahşap ve tellerden ibaret nesneden muhteşem ezgiler üretmesinde ve bir filozofun yeni bir dünya düzeni önermesi ve halkların, önerilen bu düzeni gerçeğe dönüştürmesinde olduğu gibi.

İnsanı insan yapan şey ne bedeni ne de zekasıdır. Eğer öyle olsaydı diğer canlılarla arasında yalnızca bir derece farkı olurdu -başka bir deyişle hiçbir farkı olmazdı. İnsanı insan yapan şey akıl ve akılda dayanağını bulan reddiyeci tutumdur. Bu düşünceleri derinleştirmek gerektiğinin farkındayım. Yazının başında dediğim gibi, burada okuduklarınız deneme düzeyinde -henüz.

Tamer Ertangil.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Doğa ve Kültür Ayrımı - Doğal / Yapay Olan Üzerine


Yapay ve doğal ayrımı yapay bir ayrımdır. Bunun kadar muğlak başka bir ayrım belki de yok. Kant üzerine tartışan insanların oluşturduğu bir felsefe grubunda "Çevrecilik yeni dindir" diyen bir Amerikalı vardı. Kendisine katılıyorum. Çevreciliğin son yirmi senede aşırı derecede yüceltildiğini, adeta bir moda haline geldiğini düşünüyorum. "Zeitgeist" diye bir kavram vardır Alman felsefesinde. "Zamanın Ruhu" anlamına geliyor. Günümüzün zeitgeist'ı diğer pekçok şeyle birlikte, çevreciliğin de yüceltilmesini içeriyor. Çevreciliğinin "light" ve dolayısıyla iktidarların da işine gelen bir politik tutum olduğunu düşünüyorum. Mevcut politik sistemle uzlaştığı sürece çevreciliğin hiçbir yarar getirmeyeceğine inanıyorum. Bir reklamda diyor ya, "ABD Kyoto Protokolüne imza atmadıktan sonra biz arabaların egzostuna filtre taksak ne olur, takmasak ne olur?" Kuzey kutbunda buzulların eridiğini sürekli işitiyoruz. Kapitalizmin yıkılacağına inanmayan insanlar, kıyametin kopacağına inanıyor. Dünyanın sonuna dair filmler gişede hasılat rekorları kırıyor. Oysa dünyanın kendine özgü bir çevrimi vardır. Havalar ısınır, soğur. Eskiden dünya bir buzul çağı yaşamıştı ve sonra o buzlar eridi. Üstelik insanoğlunun müdahalesi de, sanayi gibi dünyayı etkileyen faktörler de yoktu o zamanlar. Dünya ısınıyor, sonrasında yeniden soğuyacak. İnsanoğlu kendi gücünü fazla abartıyor. Hani derler ya, "su akar yatağını bulur." En sonunda doğa intikamını alır. Dinler tarihine meraklıyımdır ve okudukça gördüğüm şu olmuştur: Her devirde yaşayan insanlar kıyametin kendi dönemlerine yakın olduğunu savunmuştur. Oysa bir türlü dünyanın sonu gelmemiştir.

Merak etmeyin, ben yere çöp atmayan birisiyim. Kimse atmasın, ama dünyayı çevrecilik ideolojisi kurtarmayacak. Tüm şu organik gıda muhabbetiyle birlikte bu moda da bir gün bir son bulacak.

Bu kısa notlar henüz sezgi ve görüş düzeyinde. Derinleştirilmiş ve gerekçelendirilmiş düşünceler değil.

Tamer.

14 Eylül 2013 Cumartesi

1999'dan Bugüne: Muhafazakar Hegemonyanın Tesisi


Bugün içinde bulunduğumuz sosyo-politik atmosfer nasıl meydana geldi? Bundan söz etmeye çalışacağım. Ama yazacaklarım gözlemlerime, deneyimlerime ve hissettiklerime dayanacak. Yazacaklarımın içine nüfuz eden öznel unsuru fark edeceksiniz. Bazen öznel yargıların da -henüz doğrulanmamış olsa da- potansiyel olarak doğru olabileceğini kabul etmek gerekir. Biraz lafı uzatacağım ama özellikle benim yaşlarda ve daha büyük olanlar aşağıdaki satırları okurken yaşananlar gözlerinden bir film şeridi gibi geçecek -öyle umuyorum.

Reha Muhtar'ın ekranlarda olduğu zamanlardı. 90'lı yılların ikinci yarısı. Sanırım 1999'da satanizm haberleri almış başını gidiyordu. Akşam saatinde ana haberlerde satanizmin gençleri nasıl tehdit ettiği anlatılıyor, ciddi ciddi buna saatler ayrılıyordu. Bir satanistin babası Reha Muhtar'a konuk olmuş, "elime geçse oğlumu baltayla doğrarım" demişti. "Hangisi satanist, oğlu mu yoksa babası mı? Hangisi daha kötü?" diye kafamız karışmıştı. O zaman bile en azından şunun farkındaydık: Ortada tehdit filan yoktu. Şeytancılık oynayan bir avuç şaşkının varlığı abartılmış, satanizm sanki Türkiye'yi saran bir akımmış gibi gösterilmişti. Gençlerin önünde yeni tehdit: Şeytancılık! Haberlerde açıkça söylenmese de ima edilen şuydu: Eğer çocuklarınız dini ve geleneksel değerlerimizden uzaklaşırsa varacakları nokta satanizmdir.

Derken 1999 depremi yaşandı, 17 Ağustos'ta, malum. Lise sona geçmiş bir öğrenciydim ve o dönem insanların dalga dalga dindarlaştığını hatırlarım. Sanırım büyük korkular, travmalar insanların ellerindeki değerlere sıkı sıkıya sarılmalarıyla sonuçlanıyor. O dönemde okulun kantininde çalışan ablaların kapandığını fark ettik ilk. Sonra caddelere, sokaklara, pazarlara baktık. Herkes kapanıyordu. Kapanan bir genç kız ise çevresinden takdir görüyordu: "Çok iyi yapmış, çok güzel olmuşsun kızım, sakın açılma!" 2000 civarında şu BBG'ler ve ardından kaynana programları başladı. İnsanlar birbirini gözetliyor, birbirinin dedikodusunu yapıyordu. İlk başta toplum buna o kadar da hazır değil ve tepkiliydi: "İnsanları gözetlemek, dedikodu yapmak, ne kadar saçma!" diyorlardı. Ama işin içine bizim kültürümüzdeki kaynana-gelin ilişkisi gibi baskıcı unsurlar yedirilince beyaz bayraklar çekildi. Artık programların cazibesine karşı koymak mümkün değildi. Müge Anlı'lar, Esra Erol'lar ve dizilerde reyting almak uğruna sürekli bağıran, kaşları çatık, kavga eden tipler insanlara model oldu. Onlarla bir nesil yetişti. Artık insanlar "ayar verme" tutkunu olmuştu. Nezaket rafa kaldırılmış, çok konuşanın, sesi gür çıkanın haklı olduğu inancı etrafı sarmıştı. Çok konuşmakla doğru konuşmak arasındaki ayrım buharlaşmıştı, mesele karşınızdakini susturmaktı: Ne de olsa güçlü zayıfı ezerdi. Kaynana Semha Hanım en popüler insandı. İbrahim Tatlıses kızınca birilerinin topuğuna sıktırıverirdi: Ne de olsa o imparatordu. Bir yanda da oyuncu kadrosu nitelikli olan ama muhafazakar ortamı besleyen diziler vardı: Ekmek Teknesi gibi. Düzenli izlemedim ama arasıra denk geldiğimde geleneksel bir aile yapısı, dominant bir anne görürdüm. Bir tane agresif aşık vardı, hani sevdiğini bıçakla doğrayabilecek gibi dengesiz hareketleri ve beklenmedik agresiflikleri olan. Annesiyle karnındaki bebek arasında geçen ve meleklerin aracılık ettiği bir diyalogu aktaran bir adam vardı. Ayrıntılı olarak hatırlamıyorum. Ama tüm bu TV programları, diziler, ünlüler ve tabi ki 2001 iktisadi krizi AKP'nin doğmasına zemin hazırladı. 

99-2002 arasında her şey o kadar hızlı değişti ki, artık plajda yüzen kadınlar bile bu sataşmalardan kurtulamıyordu. "Soyunmakla olunuyorsa medeni, Afrikalı yamyam senden benden medeni" gibi beylik ve yüzeysel laflar trend halini almış, bilinçaltımıza medeni olmanın koşulunun giyinmek ve kapanmak olduğu algısı yerleştirilmişti. Bunun geleceği nokta internette AKP destekçisi ve muhafazakar yüzbinlerce, belki de milyonlarca insanın Facebook gibi ortamlarda: "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer; perdesiz evse ya satılıktır ya da kiralık" gibi sözleri paylaşmalarıydı. Bu sözü dikkatli okuyun, başı açık kadın resmen fahişe ilan ediliyordu: zira ya satılıktı ya da kiralık. Geçen yıl kadınlar plajı yapmaya kalktılar, o civarda oturan insanlar bu Berlin Duvarı gibi yapıya karşı geldi ve yıktı. Buna "utanç duvarı" deme cesaretini gösterdiler. Yaşanacaklar belliydi, kendimizi kandırmayalım. Kadınlar plajı yapıldığında bütün kadınlar oraya gitmek zorunda kalacaktı. Eğer "karma" plaja giderlerse onlar için her şey söylenecekti. Yalan mı?

90'lı yıllardaki özgürlük rüzgarı 99'dan itibaren son buldu. Hatırlar mısınız? Pop müziğin altın çağı denen -özellikle 90'ların ilk yarısında- şarkılarda "Karabiberim, vur kadehlere. Hadi içelim, içelim her gece" ya da "İçelim sabah kadar, Akdeniz gecelerinde" gibi sözler geçiyordu. Şimdilerde içmekten, sevişmekten bahseden pek yok. Rakı bile diyemiyorlar, anason kokusundan söz edilen bir şarkı duydum bir iki sene önce. Özgürlük sadece aşk ve şarap mıdır? Bunlar da önemlidir ama kuşkusuz bunlardan ibaret değil özgürlük. İlk zamanlar AKP doğrudan doğruya yasaklamıyordu karşı olduğu yaşam tarzını. Mesela tam 23 Nisan civarında Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri başlar oldu. Kutlu Doğum Haftası'nın kapsamı o kadar geniş tutuluyordu ki, çocuklar için futbol turnuvası bile bu yeni paradigmaya yediriliyordu. Ramazan ayı boyunca tüm kanallarda 7/24 dini yayınlar yapılıyordu -bunda pek bir sakınca yok fakat şehrin göbeğindeki sokakları iftar sofralarıyla doldurmak bu belediyelerin yeni icadıydı. Kamusal alan herkesindir, elbette sokakta iftar yapılabilir; tıpkı solcu müslümanların yeryüzü sofraları kurması gibi. Ama aynı belediyeler sokaklarda içki içilmesinden hoşlanmıyor, barların ve restoranların masa ve taburelerini kaldırıyordu. Artık öyle bir hale gelmişti ki durum, hiçbir şey diyemezdiniz. En ufak bir eleştiride size "Beyaz Türk", "darbeci", "dinsiz" vb. etiketlerini yapıştırırlardı. Oysa eleştirilere yanıt vermekle insanları yaftalamak bambaşka şeylerdir.

Bisiklete binenlere sataşanlar görebilirsiniz. Koşu yarışında bir cadde kapatıldığı için koşanlara tepki verenler görebilirsiniz. Yelkenlisini almış rüzgarlı bir havada denize açılanlardan haz etmeyenleri görebilirsiniz. AKP seçmeninin -en azından bir kısmı- kendi hayat tarzının dışında yaşayanlardan haz etmiyor. Mesele sadece içki değil yani. Bisikletle gidenler için minibüste şoföre "sıkıştır şu bisikletlileri ya!" diye bağıran yolcu bilirim. "Değerlerimize sahip çıkıyoruz" derken dini de arkalarına alan bu güruh tuhaf bir karışıma dönüştü. Herkes kendileri gibi olmalıydı. Aksi halde pala ya da sopayla insanlara saldırabilirlerdi de. Başörtülü bacılarıma saldırdılar diyenler nedense başı açık bacılarına saldırıldığında ses çıkartmayacaklardı. Ne de olsa onlar kendilerinden değildi, her şey yapılabilirdi.

99'dan itibaren medya ile kafası karışmış bu kitle, sınıfsal bir ideoloji geliştirememenin ezikliği içinde kendisine referans noktaları aradı. Necip Fazıl Kısakürek "üstat" olarak anılır oldu. Sürekli ondan şiirler paylaşıldı. Rabia işaretleri onların sembolleri oldu. STV dizileri ise sağlıklı akıl yürütmelerini sekteye uğrattı. Her sene kar eden TÜPRAŞ satılırken maliye bakanı Kemal Unakıtan “satarım kardeşim, kar da etse satarım!” diyor ve bu mantıksız açıklama alkışlanıyordu mesela. Vahşi bir serbest piyasa, üç milyon civarında açlık sınırı altında yaşayan ve belediye yardımlarıyla ayakta kalan bir kitle, sürekli dine referans, Karagöz ve Hacivat oyunları, İsmail Türüt gibi kişilerin nefret saçtığı halk konserleri, Fetih 1453 gibi filmler ve Çanakkale Destanı gibi çizgifilmlerde sürekli aşılanan Osmanlı hayranlığı bu tuhaf ideolojinin üstyapısını oluşturdu. Özellikle 2007'den itibaren, muhafazakarlaşma, Osmanlılaşma şeklinde yön değiştirdi. İsmet İnönü’ne alenen yüklenilirken Atatürk’e dolaylı bir saldırı başladı. Sözcükler dikkatli seçildi, mesela asla "Ulu Önder" denmedi, "Gazi" dendi Mustafa Kemal için. Kurtuluş savaşının esamesi okunmaz oldu. Varsa yoksa –sonunda yenildiğimiz ve İstanbul’da İngilizlerin cirit atmasıyla sonuçlanan- Çanakkale savaşı vardı bahsedilen. Üstelik o da iman gücüyle kazanılmıştı. Referans noktası Mustafa Kemal ya da modern ordu değil de Seyit Onbaşı efsanesiydi.

Birkaç sene önce İstanbul'da devasa bir akvaryum açıldı. Açılışta başbakan "müdürüm, burada üç gün giriş halka ücretsiz olsun" talebinde bulunmuştu da "halk" akvaryumu resmen talan etmişti. Bozuk para atarak balıkları öldürdüler. Bazı tropikal balıkların fotoğraf makinesi flaşına karşı hassasiyeti olduğunu hatırlatan güvenlik görevlilerini tartakladılar. İzdiham yaşandı. "Kimsin lan sen?" diyebilirlerdi güvenlik görevlilerine, ne de olsa başbakan arkalarındaydı. Zaten onlara hiçbir şey diyemezdiniz: "Bize göbeğini kaşıyan adam dediler, bizi hor gördüler!" diye cevap verirlerdi. Sanırım başbakan halka, seçmenine özgüven vermek isterken kontrolu elinden kaçırdı. Bayağılık, şiddet, kaba-sabalık, lafla dövme, doktor ve öğretmen bıçaklama, kafa tokuşturma, “şikayet ederim seni!” nidaları bu atmosferin bir sonucu oldu. Hal böyleyken bugün yaşananlar münferit değildir. Nevşehir'de geçenlerde arabasına bisikletle çarptı diye Japon bir turisti öldürüp, ardından tecavüz etti adamın biri. Olayı takip etmek için gelen Japon gazetecilere ise adliye önünde sanığın yakınları saldırdı. Üstelik gezi eylemlerine karşı son derece gözü kara olan polis "saldırıyı engellemede yetersiz kaldı" gibi satırlar okuduk.

Siyaset ise tamamen bayağı bir üslupla yapılıyor. Sanki ülkeyi yöneten CHP imiş gibi sürekli CHP'ye ve diğer muhalefet partilerine sataşılıyor. Siyasilerin bayağılığı ve düzeysizliği, hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik'in "Sayın Bahçeli evlat acısı nedir bilmez çünkü onun evladı yoktur" sözlerinde açığa çıkarken, bu sözler üzerine ekranları başında biz utanıyorduk. Eğitim-sen "PKK'lıları içinde barındırıyor" diyerek eleştiriliyor, ama AKP yetkilileri Öcalan ile görüşünce sıkıntı olmuyordu. Zamanında BDP ile ittifak yapan SHP lideri Karayalçın vatan haini ilan edilirken, Leyla Zana ya da Öcalan'la görüşen AKP lideri ya da yetkililerine söz söylenmiyordu. Biz ne ara bu kadar riyakar hale geldik? Bu kadar değişmemiz için 13-14 sene nasıl yeterli olabildi?

Şu an düzen adamı diyebileceğim egemen insan modeli şöyle: Profiline Rabia simgesi koyan, Necip Fazıl'dan alıntılar paylaşan, otomobilin arkasına Arap harfleriyle Allah yazdıran, evine ve işyerine Osmanlı tuğrası asan, sesi gür, çok konuşup karşısındakini susturarak baskılayan, "Erdoğan aşığı", maddi durumu iyi, belediyede ve tüm diğer kurumlarda tanıdıkları olduğu için işini kolayca yaptıran, her eleştiriye "işte bunlar hep cehape!" diye yanıt veren, kendisini sürekli mağdur gösteren ve tabi ki AKP'ye oy veren kişi. 

Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi son günlerde bir yazısında şunları söyledi: "Şu koskoca açık saçık kadına bakın, güpegündüz kalabalık caddede bir külah dondurmayı inek gibi yalayarak yürüyor. Bir elinde dondurma bir elinde cep telefonu." Gelinen nokta artık budur. Sokakta bir kadın dondurma yiyemeyecek. Peki bu yeterli olacak mı? Asla. Baksanıza "bir elinde cep telefonu" diyor, demek ki ondan da rahatsız. Her şeyi yasaklasanız bu kez de "kadınlar sokakta kahkaha atıyor" der. Onu yasaklasanız, "kadın gülümsüyor" der. Onu yasaklasanız, "kadınlar terlikle geziyor ayaklarını görüyoruz tahrik oluyoruz" der. Bitmez bu talepler. Üstelik burada kendi özgürlüğü değil söz konusu olan. Tüm diğer yurttaşların ve kamusal alanın kendi canının istediği gibi olmasını istiyorlar. Bu taleplerin asla sonu gelmeyecek. Bu muhafazakar atmosfer dağıtılmalı. Gezi olayları ve bu sıralar Antakya'da, Tuzluçayır'da ve bazı diğer yerlerde yaşananlar bu hegemonik baskıya karşı verilen tepkilerdir. Artık muhafazakar dalga miadını doldurmak üzere. Yeni bir dönemin kokusunu alabiliyorum. Umarım yanılmam.

Tamer Ertangil.

Kaynaklar: 

11 Eylül 2013 Çarşamba

Fransa, Laiklik ve Zorunlu Din Dersi Üzerine


İki gün önce Fransa'da devlet okullarının duvarlarına 15 maddelik laiklik sözleşmesi asılmaya başlandı. Dini inançların bireysel olarak yaşanmasına saygı duyulduğu, fakat dini inançlar bahane edilerek okul müfredatına müdahalede bulunulmasının talep bile edilemeyeceği vurgulandı. Laikliğin olmadığı yerde demokrasi olmaz. Darısı başımıza. İlk olarak zorunlu din dersinin seçmeli hale getirilmesiyle başlanabilir. Zorunlu din dersi kaldırılmalıdır çünkü:

(1) Dini dogmalarla yetişen bireyin sağlıklı akıl yürütmesi zorlaşır. Kavramsal gerekçeler ve empirik kanıtlardan değil de inandığı dogmalara dayanarak çıkarımlar yapan -yani bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan- birey, demokratik bir tartışma ortamında eşit bir katılımcı olamaz. Argümanı karşı kanıt ve gerekçelerle çürütüldüğü halde "benim inancım böyle, sunduğunuz kanıtlar beni ilgilendirmez!" der ve bu durumda ortak karar almak imkansız hale gelebilir. Tartışma zemininin olmadığı yerde demokrasi olmaz. Bu bakımdan, laiklik demokrasinin koşuludur. Laikliğin tesis edilmediği yerde demokrasi her an elden avuçtan kayıp gidebilecek, korunmaya muhtaç kırılgan bir yapıya dönüşür.

(2) Eğitimde dini dogmaların zorunlu olarak öğretilmesi, aynı anda fen bilimlerini öğrenen bireyde kafa karışıklıklarına yol açar. Örneğin bir yandan dini inancı ona Musa peygamberin Kızıldeniz'i ikiye ayırdığını söylemekteyken öte yandan fen bilimlerine, daha doğrusu doğa yasalarına göre böyle bir olayın yaşanmış olmasının imkansız olduğunu bilmektedir. Sonuç, doğa ve mucize arasında kalan, kafası karışmış bir bireydir.

(3) Öğrencinin mensup olduğu dini inanç, öteki dini inançlara mensup olanları ötekileştirmeyi emrediyor olabilir. Nisa suresinin 89. ayetinde olduğu gibi, ya da Tevrat'ta Tesniye 7/1-3, İşaya 15-16'da olduğu gibi kendi dininden olmayanlarla dost edinilmemesini, onlarla savaşılmasını, çoluk-çocuk demeden işkence edilip öldürülmesini emrediyor olabilir. Benzer örnekler diğer dinlerde de olabilir. Bu nedenle okulda din dersi eğitiminin sonuçlarından birisi hoşgörüsüz, hatta ötekinin varlığına son vermeyi bile göze alabilecek insanların yetişmesi olabilir. 

(4) Dini dogmalara dayanan bir eğitim alan bireyin tercihleri, siyasal iktidarlarca din kullanılarak yönlendirilebilir. Siyasi çıkarlardan kaynaklı olarak bir siyasi iktidar yurttaşlarını cihata ya da haçlı seferine çağırabilir. Dini dogmalar tartışmaya açık olmadığı için ve yanlışlanmaları da imkansız olduğu için, yurttaş söz konusu çağrıya gözü kapalı destek verebilir. Bugün Suriye'de yaşananlar da bunun etkisi de var.

(5) Bireylerin dini inançlarını bir çeşit "mana arayışından kaynaklı maneviyat ihtiyacı" dolayısıyla yaşamaları, ibadetlerini yerine getirmeleri anayasa ile güvence altına alınmalıdır. Zaten artık -mesela Türkiye'de- hangi parti iktidara gelirse gelsin, kimse cuma namazına giden bir adama kolundan tutup "gidemezsin!" diyecek değil. Kimse oruç tutan birisine "oruç tutma kardeşim, tutamazsın, istemiyorum!" diyecek değil. Artık o aşamalar geçildi. Dediğim gibi bir insan din ve vicdan özgürlüğü gereği dilediğine inanabilir ve inançlarının gereklerini yerine getirebilir; fakat inançlarının gereklerini okul müfredatına sokmak isterse ona müsaade edilemez. Aksi halde orta ve uzun vadede yukarıda saydığım sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bunlar yaşanmamış ve yaşanmayan şeyler de değil.

Fransa'nın laikliğe bu denli vurgu yapıyor olması boşuna değil; zira Fransa Roma Katolik Kilisesi'nden politik olarak bağımsız olabilmek için çok mücadeleler vermiş, çok kan dökülmüştür. Geçmiş deneyimleri onları bugün daha dikkatli olmaya sevk ediyor. Türkiye'nin yapması gerekense zorunlu din dersini kaldırmaktır. Gayet ılımlı ve makul bir talep bu: Din dersi kalsın, ama zorunlu olmasın, seçen seçsin. Bu konuda çok fazla hassasiyet gösterildi. Biraz abartıldı. En ufak bir eleştiri bile dine karşı tehdit olarak görüldü ve "din elden gidiyor!" nidaları atıldı. İnancı, itikatı kuvvetli bir kişi bu kadar kaygılanır mı? Madem -anketlere bakılırsa- bu ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu dindar, o halde neden bu kadar korkuluyor? Yoksa inançları zayıf mı?! Anlamak zor.

Ben mevcut muhafazakar hegemonyaya rağmen ileride din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılacağını düşünüyorum. İkinci kitabım Feyerabend'in bilim felsefesi üzerinden gidecek ama bu konuları da eğitim bağlamında tartışacak. Çıkınca duyuracağım zaten.

Tamer Ertangil.