9 Kasım 2012 Cuma

Zeki Demirkubuz'un Son Filmi: Yeraltı Üzerine

Yeraltı (2012) - Zeki Demirkubuz
Zeki Demirkubuz’un, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabından esinlendiği son filmi.

Filme alınan kitaplar genellikle eleştirilir. Filmin kitabın tadını vermekten uzak olduğu söylenir. Ben genelde pek böyle düşünmem ve eğer kitap sinemaya uyarlanmışsa, söz konusu filme bir şans veririm. Zeki Demirkubuz o kadar iyi bir iş çıkarmış ki, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabını -sanırım- altı yıl sonra ikinci kez okumama vesile oldu. Üstelik bu kez kitaptan daha çok tat aldım, kitaba daha fazla nüfuz ettim.

Yeraltından Notlar, günümüzde yeraltı edebiyatı adı altında basılan pekçok kitaptan çok daha nitelikli, gerçek bir yeraltı kitabı. Kahramanımız kitapta bir kahraman olmadığını, zira bir kahramanın taşıması gereken hiçbir niteliği ve hiçbir erdemi taşımadığını kendisi itiraf eder. Kendisi uyumsuz, aksi, asabi ve müşkülpesenttir. Zaten yeraltından kastedilen de kahramanın evidir. Evine kapanmıştır o, insanlarla kurduğu ilişki ve etkileşim de asgari düzeydedir. 


Orhan Pamuk, söz konusu kitaba yazdığı önsözde, kitabın kahramanının sorununun avrupalı olmakla olmamak arasında kalmak olduğunu söyler. Bir yandan rasyonalite ve bilimin kaçınılmaz üstünlüğünü görür, bir yandan da bunu kabul etmek istemez. Hep isyan halindedir. Bile isteye irrasyonel olmayı seçer. Pamuk’un tespitine katılıyorum. 


Avrupalı modern insan dünyayı anlamak çabasındadır. Hiçbir gizem, hiçbir mucize yoktur, her şey doğa bilimleriyle açıklanabilecek, doğa yasaları keşfedilecektir zamanla. Dostoyevski buna itiraz eder: “baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık." peki neden? Dostoyevski bunu açıklamaz. Pamuk’un dediği gibi, bir yandan bilime, bilmeye dönelik olarak bir isyan vardır metinde, bir yandan da ortaya bir alternatif konulmamaktadır. Dostoyevski’nin anti-kahramanı, modern bilime karşı olan tutumunu açıkça sergiler: “aman tanrım, herhangi bir sebepten ötürü doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten?" mesele keşfedilen doğa yasalarının hoşuna gitmiyor olmasıdır. Dünyanın büyüsü bozulmuştur. Öte yandan onların belirli oranda bir kesinlik verdiğini de teslim etmektedir. İki kere iki dört eder, evet, ama bu hoşuma gitmiyorsa görmezden gelebilirim. 


Maalesef gözlerimizi gerçeklere kapatıyor olmamız, gerçekleri ortadan kaldırmıyor.


Kahramanımıza göre, modern bilim insanoğlunun çıkarına olsa da, insanoğlu kendi çıkarının aksine hareket eden bir varlıktır. Akıl ve irade çatışmasından söz eder. Evet, akıl bana benim için neyin iyi olduğunu söyleyebilir, fakat irademle bunun aksini yaparak kendime zarar verebilirim. 


Yine de iradenin karar alma sürecindeki belirleyiciliği, bilimi değersiz kılmaz, akla kulak vermemizin önünde engel teşkil etmez. Sonuçta bilim kendisinde bir değer taşımaz. Ona bir değer atfeden bizlerizdir. Bilim ne iyi, ne de kötüdür, ancak onu iyi değerler adına işe koşmak bizim irademize bağlıdır. Devletler bilimi kullanarak silah da yapabilir, onu insanların yararına, örneğin hayatında hiç işitmemiş, sağır bir kızın ilk kez duymasını sağlayacak yönde de kullanabilir. Bunun için şu videoya bakmanızı öneririm, bilime olan saygınız artacak: 
http://www.youtube.com/watch?v=LsOo3jzkhYA

kahramanımız, insanoğlunun nankör bir yaratık olduğuna inanır. Son derece kötümserdir. İnsanoğlunun önüne tüm nimetler serilse bile, onun rezillik içerisine girmek için elinden geleni yapacağını savunur. Bu kötümserliği, insansevmezliği onu bencilliğe de itmektedir: “seni aldattığım için senden nefret ediyordum. Çünkü benim tek istediğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı peş paraya değişirim. Bana; "çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?" diye sorsalar, hemen "çay içmek!" diye bağırırım".

Dostoyevski’nin sunduğu kahramanın yansıttığı çelişkiler dikkate değer. Benzerleri bizim toplumumuzda da mevcut. Orhan Pamuk’un tespitleri bu bakımdan çok doğru. Sanırım burada olgu ve değer ayrımının tam olarak anlaşılamamış olması belirleyici. Bilim olgularla ilgilenir. Evet, bir hayli nötr, soğuk, rasyonel ve niceldir. Fakat bilimi bir araç olarak kullanmak, onu doğru bilgi veren bir yöntem olarak kabul etmek, değerleri bir kenara atmayı, duygusuz yaşamayı gerektirmez. Nedense gerek Dostoyevski de, gerekse birçok başka irrasyonelist yazarda bu kafa karışıklığı vardır. Örneğin feyerabend de “bilimi kabul etmiş, bilimsel bir hayat sürdüren insanlar için aşk imkansızdır" der. Neden öyle olsun ki? Bir bilim insanı da aşık olabilir. Bu ikisi birbirini dışlamaz.

Zeki Demirkubuz ise sanki modern ve geleneksel olan, bilimsel olan ve mucizeye, gizeme dayanan arasındaki ayrımı göz ardı etmiş ve kahramanın toplumla olan uyumsuzluğunu, aksiliğini ve asabiliğini vurgulamış. Yine de yemek sahnesindeki samimiyetsizliği arkadaşlarının yüzüne vurduğu sahne için bile bu film izlenebilir. Hatta bir bütün olarak filmi çok beğendiğimi söyleyebilirim. 

Zaten Dostoyevski’den esinlendi Zeki Demirkubuz, onun kitabını birebir uygulayacağını söylemedi…

Bir de siz izleyin,
Tamer Ertangil.