10 Şubat 2013 Pazar

Yeni Hayat - Orhan Pamuk

Yeni Hayat - Orhan Pamuk
Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı kitabını on yıl önce okumuştum ve o günden beri başka herhangi bir kitabını okumamıştım. Tarzı bana göre olmadığı için okuyacağımı da sanmıyordum. Gelgelelim Yeni Hayat adlı romanının giriş cümlesi -aleyhinde okuduğum onca yoruma rağmen- beni cezbetti ve kitabı alıp okudum. Kitap “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" diyerek başlasa da, ben bu kitabı okuduğumda hayatımda hiçbir şey değişmedi.

Esasen roman kahramanının da hayatının değiştiği söylenemez. Evet, yolculuklara çıkıyor, aşık oluyor, hatta bir cinayet işliyor, fakat tüm bu anlatılanlar öylesine şiirsel, öylesine gerçeküstü bir atmosferde gerçekleşiyor ki, insanda olayların roman kahramanının zihninde yaşandığı, dolayısıyla değişenin kendi hayatı değil fakat hayatı, yani dünyayı görme biçimi olduğu hissini uyandırıyor. Osman, okuduğu kitaptan sonra bir çeşit “dönüş deneyimi" yaşamış, adeta dünyaya dair tüm algılarında bir paradigma değişikliği olmuştur. Ne var ki dünya yine aynı dünyadır: “içinde yaşadığım oda, ev, dünya benim odam, evim, dünyam olmaktan çıktı da yabancı bir dünyada yersiz yurtsuz hissettim kendimi." (s. 24)

Roman zaman zaman öylesine gerçeküstü bir hale geliyor ki, örneğin söz konusu kitabı okumuş olan bir karakterin peşine gönderilen ajan/dedektiflerin seiko saatler olduğunu öğreniyoruz. Bir başka ilginç yerde bir çiftçinin bir saat icat ettiğini ve bu saatin mutluluk anlarında durduğunu öğreniyoruz…

Orhan Pamuk’un edebi yeteneğine ve birikimine diyecek söz yok, ancak onun tarzını sevmeme nedenim işte bu gerçeküstücülük eğilimleri. Her edebi eser bir kurgudur ama Orhan Pamuk’un yeni hayat’ı o kadar kurgu ki, gerçeklerle hiç temas etmiyor neredeyse. Olaylardan çok düşünceleri, diyaloglardan çok karakterin kafasından geçenleri okuyoruz. Kahraman daima kendi iç dünyasında yaşıyor, oysa Osman’ın iç dünyasını sürekli bu kadar da merak etmeyebiliriz. Osman kitabı okuduktan sonra “ruh gibi" gezintilere başlar, okula gider ama derslere girmez, derslere girse de dersi dinlemez, okuduğu kitabı kelimesi kelimesine deftere geçirir durur, karşıdan karşıya geçerken nefesini tutar…

Osman’da psikoz belirtileri de vardır. Dış dünya olduğu gibi dururken, o kafasında kurduğu dünyaya inanır, dışarısından kopar, dışarıdakileri tehdit olarak görürken, bir anda onları dost olarak da görebilir. Oysa kişiler aynı kişilerdir, değişen Osman’ın kafasındaki dünyadır: “bütün bu koşuşturmacadan sonra, peşimdeki silahlı hayaleti ektiğime inandığımda ya da dr. Narin’in çılgın saatlerinin beni zımbalamaları için zaten hiçbir neden olmadığına karar verdiğimde, dışarıdan beni izleyen kötü gözlerin yerini, beni aralarında görmekten mutlu ve dost kasabalıların anlayışı bakışları alırdı." (s. 182) psikoz Osman’ın hayatını yaşanmaz hale getirecektir.

Aşık olduğu Canan’ın aşık olduğu Mehmet’i öldürmek ve böylelikle canan’ı elde etmek isteyen Osman’ın, esasında intihar ettiğini düşünüyorum. Osman ve Mehmet’in aynı kişi olduğunu, Osman’ın yaşadığı kişilik bölünmesi ile Mehmet’i kafasında yarattığını, Mehmet’in “yeni hayat" adlı kitabı anlamakta başarılı olmuş ve hayatını değiştirmiş olan Osman olduğunu, Osman’ın buna gıpta ettiğini ve tam da bu nedenle içindeki ötekiyi öldürdüğünü düşünüyorum; çünkü o andan sonra kitap artık onu hiç etkilemez, kitabın ışığı yüzüne vurmaz oluyor. Burada üç seçenek var, ya kitapta anlatılanı harfi harfine kabul edip Osman’ın Mehmet’i öldürdüğüne, ya Mehmet’in Osman’ın öteki kişiliği olduğunu kabul edip kafasındaki bu karmaşayı çözdüğüne, ya da Osman’ın intihar ettiğine inanacağız. Bana üçüncü seçenek daha makul gelse de, Orhan Pamuk’un kafasından geçenleri bilemiyorum.

Kitabı nispeten beğenmiş olsam da, sanırım bir on yıl daha başka bir Orhan Pamuk romanı okumam.

Selamlar,
Tamer Ertangil.