24 Mayıs 2013 Cuma

Virginia Woolf ve Deniz Feneri Üzerine

Virginia Woolf (1882-1941)
Deniz Feneri, Virginia Woolf’un 1927 yılında kaleme aldığı ve çokları tarafından en iyi romanı olarak nitelendirilen kitabı. Kitap dünyanın en zor romanlarından birisi olarak değerlendirilmiş ama ben bu değerlendirmeyi abartılı buldum açıkçası. Evet, modernist edebiyatta olaylardan çok gözlemler, bireyin iç dünyası ve düşünceler yer tutar ve tam da bu nedenle James Joyce ve Woolf gibi yazarları okumak zordur. Woolf bu kitabında bilinç akışı tekniğini en ileri düzeyde kullansa ve pekçok yerde aynı anda birden fazla düşünceyi çok uzun cümlelerle ifade etse de, kitabın dünyanın en zor kitaplarından birisi olduğunu söylemek, yine de abartılı olur. Belki de içimden gelerek, bile isteye bu kitaba yöneldiğim ve kendimi kitaba verebildiğim için olsa gerek, çok da fazla zorlanmadım.

Deniz Feneri’nde olaylar yok denecek kadar az, kişiler göze batmayacak denli siliktir. İkinci bölümde Ramsay Hanım’ın ölümü öylesine önemsizce geçiştirilir ki, sanki romanın kişileri aslında yoklarmış gibi hissedersiniz. Önplanda olanlar düşünceler, gözlemcinin bakışaçısından dünyanın nasıl göründüğü ve o görüntülerin kişinin iç dünyasında nasıl tepkilere yol açtığıdır. Woolf, bilinç akışı tekniğiyle bu duygu demetlerini hiç tekleştirmeksizin, tüm karışıklığıyla betimlemeyi tercih eder. Bazen düşünceler o kadar baskın gelir ki kişiler silik birer gölgeden ibaret kalırlar. Okurken bir filmi çok ağır bir çekimde izliyormuş duygusuna kapılırsınız.

Romandaki karakterler arasında bir iletişimsizlik vardır. Yer yer suskunluk o boyutlara varır ki ne derse desin, ne saçmalarsa saçmalasın, karşısındaki kişinin sesi duyulmak istenir: “Sırf kocasının sesini işitmiş olmak için, ‘ne olur bir şey söyle,’ diye geçirdi içinden. Çünkü o gölgenin, onları saran o şeyin, yeniden, yavaş yavaş, kendi üzerine inmeye, onu sarmaya başladığını duyumsuyordu. Kocasına bakarak, ‘yetiş!’ der gibi, ne olur bir şey söyle diye yalvarıyordu.” (ss. 150-151) Gerçi karşısındakinin sesini duymak, sağlıklı bir iletişimin göstergesi değildir. Zaten kendimizi karşımızdakine tam olarak anlatmamız imkansızdır –ne de kendimizi karşısındakinin yerine tam olarak koymamız, yani empati mümkündür: “Ne olduğumuzu, neler duyduğumuzu kim bilebilir? Kim, en içli dışlı olduğumuz anda bile, işte tanımak, beraberlik budur diyebilir?” (s. 205) Woolf anlatı boyunca düşüncenin dile öncel olmaklığını vurgular. Düşüncenin tam olarak ifade edilebilmesi mümkün değildir: “Düşünceyi dağıtan, parçalayan sözcükler hiçbir şey anlatamazlardı. (…) İnsan, bedenin bu heyecanlarını, sözcüklerle nasıl anlatabilirdi? Aradaki boşluğu nasıl anlatabilirdi?” (s. 212) 

Felsefede önemli sorunlardan biridir: Düşünce mi dili önceler yoksa tam tersi mi? Wittgenstein ekolü düşüncenin dil tarafından koşullandığını savunur ve bu savunu “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” veciz ifadesinde net bir şekilde ifadesini bulur. Wittgenstein’a hiçbir zaman katılmadım ve her zaman dilin bir araç olduğunu savundum. Dil, düşüncenin iletiminde kullanılan bir araçtır. Çeşitli diller arasında çevirinin yapılabiliyor olması bunun kanıtlarından biridir. Kaldı ki, eğer dil düşünceyi koşulluyor olsaydı, düşünce özgürlüğü diye bir şeyden söz edilemezdi. Virginia Woolf ile bu konuda hemfikir olduğumuzu görmek beni mutlu etti. Nasıl ki renklerin binlerce tonu, kokular, tatlar ve Woolf’un deyişiyle “bedenin heyecanları” dil ile tam olarak, yani hissedildiği gibi ifade edilemezse, düşünce de ifade edilirken dilin kısıtlamalarıyla karşılaşır. Yine de önce düşünce oluşur, tıpkı bir bulut gibi, daha sonra ona biçim verilir ve anlaşılabilir kılınması dil ile sağlanır. Ne kadar kısıtlı bir araç da olsa yine dil iletişim için yegane aracımızdır.

Kitabı okurken deniz fenerinin bir şeyleri temsil ettiği hissine kapıldım. Deniz feneri adeta bir ütopyaydı: Orada tüm mutluluklar, huzur, sevgi vb. bir arada bulunuyordu ve kalıcıydı. Woolf, hayatın anlamının mündemiç anlarda saklı olduğunu söyler ama dünyada bu anları yaşamak zordur. Mündemiç anlar, adeta başımıza gelirler ve maalesef geçicidir. Deniz fenerinin ışığının “umut” olduğu, deniz fenerininse mündemiç anların kalıcı olarak varolduğu yeri, ütopyayı temsil ettiği söylenebilir. Mündemiç anlar, güzel olan ama geçiçi olan şeylerdir: “Onun yakalamak isediği şey insanı sarsan o heyecanın kendisi idi, bir biçim almadan önceki şeydi.” (s. 230.)

“Yaşamın anlamı nedir? İşte bu kadarcıktı –basit bir soru. (…) Göklerden beklenen o yüce açıklama belki de hiç gelmiyordu. Onun yerine ufak tefek günlük tansıklar, aydınlatmalar, umulmadık bir anda karanlıkta çakılan kibritler vardı; işte onlardan biri de buydu.” (s. 193) Mündemiç anlar, adı üstünde, anlıktır, karanlıkta çakılan kibritler gibidir. Hani bir tahta parçasından ve tellerden ibaret olan bir keman, bir virtüözün elinde inanılmaz ezgilerin ortaya çıkmasına vesile olur ve o ezgileri sözcüklerle betimlemeyi denediğinizde, yaşanan deneyimin hep eksik anlatıldığını, bir şeylerin hep ıskalandığını ve sözcükler tarafından ele geçirilemediğini bilirsiniz ya, işte öyle bir şey.

Deniz fenerinde huzur ve mutluluk varsa da bu dünya pek de öyle huzurlu bir yer değildir: “Bu dünyayı nasıl olur da bir Tanrı yaratmış olabilir? diye kendi kendine sordu. Kafasıyla her zaman şu gerçeğe varıyordu: Dünyada ne mantık, ne düzen, ne de adalet vardır; acıdan, ölümden, yoksulluktan başka bir şey yoktur. Dünyanın yapamayacağı hiçbir kötülük yoktu; bunu biliyordu.” (ss. 84-85) Kötülüklerle dolu bu dünyadan, belki de “çok acı var dayanamıyorum” diyerek ayrılacak olan Woolf, bu kitapta müstakbel intiharına bir göndermede bulunuyor gibidir: “Kendini, üzerinde durduğu daracık tahtanın ucundan insanı yutuveren o sulara bırakıverdiğini gören olmamıştı.” (s. 216)

Virginia Woolf, 28 Mart 1941’de evinin civarındaki bir nehre kendini bırakarak öldüğünde 59 yaşındaydı.

İyi okumalar,
Tamer Ertangil.