26 Mayıs 2013 Pazar

Pelin Esmer'den Güzel Bir Film: 11'e 10 Kala

11'e 10 Kala (2009) - Pelin Esmer
11’e 10 Kala, Pelin Esmer’in 2009 tarihli –harika- filmi. Hani bazı filmler film gibi değildir, sanki karakterleri günlük hayatlarını yaşarken gizlice izliyormuşsunuz hissi verir ya, bu film de onlardan.

Filmde her şeyin koleksiyonunu yapan ve kaydını tutan Mithat Amca’nın öyküsü anlatılıyor. Her ne kadar Mithat Amca’yı anlamamız, onunla empati kurmamız için çaba sarf edilmiş olsa da, ondaki koleksiyon merakının sağlıklı bir durum olmadığı görülüyor. O kadar eşyayı biriktirmek, insana yeni sorumluluklar yüklüyor. Biriktirilen binlerce saatin pilini değiştirmek, binlerce eşyanın tozunu almak çok zor olmalı. Bu denli, yani takıntı derecesinde bir koleksiyonerlik insanın sahip olma güdüsünün, mülkiyetçiliğinin uç bir noktası olarak değerlendirilebilir. Oysa sahip oldukça mutlu olmamız garanti değildir. Eşyaya (şeylere demek istiyorum) sahip olduğumuzu zannederken zamanla eşya bize sahip olur. 

Mithat Amca bir tamirciye eski bir kayıt cihazını gösteriyor. Cihazın geri sarma işlevi bozulmuş. Zaman da tıpkı o ses kayıt cihazı gibi, geriye sarılamıyor. Yaşamda deneyimlenen her şey her geçen an ölüyor, geride kalıyor. Her ne kadar Mithat Amca geçmişi yaşatmak adına her şeyin ama her şeyin kaydını tutsa da ve hiçbir şeyi atmasa da, en nihayetinde eşya bir bağlam içerisinde, yani ait olduğu zamansal ve mekansal bağlam içerisinde bir anlam kazanır. O yüzdendir ki eskiden tat aldığınız herhangi bir deneyimi tekrarlamak için aynı yere gittiğinizde, ya da aynı eşyayla temas ettiğinizde eski tadı vermez: Bağlamından kopan nesne ya da mekan, referans çerçevesini yitirdiği için aynı deneyimi birebir yinelemek olanaksızdır.

Mithat Amca, düzenli olarak yemek yediği lokantada konuştuğu kadın “kadere inanmak insanı rahatlatıyor” dediğinde, kadere inanmadığını söylüyor. Kadere inanmanın insanı rahatlatması irrasyonel bir tutum. Yani mesele burada doğru ya da yanlış olanı tercih etmek değil, yalnızca rahatlama amacı gütmekse, bu irrasyonel bir tutumdur. Öte yandan Mithat Amca kadere inanmazken, kendi hayatının kontrolünün kendi ellerinde olduğunu savunurken bir saplantıya varıyor: Yaşanan anları, geçmişi ve geleceği tümüyle kontrol etmeye çalışmak saplantı düzeyine eriştiğinde yaşanan andan tat almak, hatta o anı yaşamak imkansızlaşıyor. Belki de bu yüzden film boyunca Mithat Bey’in güldüğünü hiç görmüyoruz.

Yine de kendisiyle empati kurabildiğim noktalar yok değil. Apartmandaki diğer insanların, kapıcının ve Mithat Amca’nın yeğeninin toplumu temsil ettikleri söylenebilir. Yeğeni eski gazete ve kitapların, antika eşyaların çok para edebileceğini söylüyor ve eşyanın salt değişim değeriyle ilgileniyor. Oysa Mithat Bey paraya önem vermiyor. Apartmandaki herkes binanın yıkılıp yenisinin yapılması için imza topluyor. Mithat Bey imza atmıyor. Üstelik elinde mühendislerin binanın sağlamlığını tasdik ettikleri raporlar var. “Sizin eşyanız yüzünden yıkılacak bu bina!” diye üzerine gelenlere karşı bilimsel bir tavır sergiliyor: “Her metrekare üç yüz kilo taşıyabilir.” diyor. Ölçtürmüş. Ama bu ülkede kararlar haklılığa göre değil –maalesef- çoğunluğa göre veriliyor. Mithat Bey hukukun üstünlüğüne inanıyor ama çoğunluk hukuk tanımıyor. Çıkarcı yeğen, kurnaz kapıcı ve “öngörü sahibi” komşular kendilerini sağlama alırken, Mithat Amca kaybediyor.

Çok güzel bir filmdi. İzlemenizi öneririm. Belgesel gibi.
Tamer Ertangil.