24 Mart 2013 Pazar

Orhan Kemal ve 72. Koğuş

Orhan Kemal - 72. Koğuş

Sanırım altıncı sınıftaydım -ya da yedinci, emin değilim. İsminde koğuş geçen bir kitap vermişti öğretmen bana. Okuyup özet çıkartayım, karakterleri tanıtayım diye. Okumaya çalıştığımı hatırlıyorum. İçimden okumak gelmiyordu. Zaten okumamıştım da. Aklımda kalanlar ise kitabın adında koğuş sözcüğünün geçtiği, bir de karanlık, puslu hapishane ortamıydı.

İki yıl önce Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu alıp okudum. Güzel kitapmış, ama benim onüç yaşındayken okuduğum kitap bu değildi. Az önceyse Orhan Kemal’in 72. Koğuş adlı uzun öyküsünü okudum. Evet. O kitap bu kitaptı. Ne kadar da gerçekçi, ne kadar da acı dolu bir öyküymüş… bu küçük kitaptan yeni kelimeler de öğrendim. Adembaba, hapishanede beş parasız yatan insanlar için söylenirmiş. Birisi güzel hayallere daldığında ona gerçekleri söyleyen bir kötümsere, “dalgama taş atma!" denebiliyormuş. Bırak aksın hayalin dalgaları herhangi bir engele takılmaksızın. Karmanyolacılar, dızdızcılar, haybeciler… kumarda şansı yaver gidenler, yani “arapları gülenler". Ne laflar, ne argo sözler. Hapishanede kimler yok ki? Günümüzde yeraltı edebiyatı adı altında tuhaf tuhaf çeviri kitaplar basılabiliyor. Bence yeraltı edebiyatı okumak isteyen birisi 72. Koğuş’u okusun. Diyaloglar o kadar gerçekçi ki, Orhan Kemal’in hapishane yıllarında tanıştığı insanları anlattığı da az çok belli oluyor. 

İkinci dünya savaşına girmedi Türkiye. Yine de bütün dünya savaşırken bundan etkilenmemesi mümkün değildi. Hani o dönemleri bugün “karneyle ekmek veriyorlardı" diye yüzeysel bir şekilde eleştirirler ya, nedense o yıllarda süren dünya savaşı unutulur. Orhan Kemal unutmamış:

"Dünyada savaş vardı. Motorlu Alman birlikleri yıldırım hızıyla Avrupa’yı altüst ediyordu. Yollar, sınırlar kapanmış, dışarıdan içeriye pek bir şeyler gelmiyor, memleket kendini güç besliyordu. Ekmek karneye binmişti. Cezaevinde şekerin topağı beş kuruşa satılıyordu." (s. 17)

Knut Hamsun’ın Açlık’ından beridir okuduğum en acı açlık tasvirleri Orhan Kemal’in satırlarında vücut bulmuş. Rize’deki annesinden yıllar sonra yüz elli lira gelen Kaptan rumuzlu mahpus, arkadaşlarına “tencere kaynatacağına" söz verir. En sefil mahkumların olduğu 72. Koğuşta o gün ilk kez etli kuru fasulye pişirilir. O kadar açtırlar ki, tencereyi yalarlar. Bu satırlar hiç de duygu sömürüsü içermez. Vıcık vıcık bir duygusallık değil de, insanı sarsan bir gerçekçilik vardır. Mahkumlar beton zeminde çıplak ayaklarıyla gezinir. Yorgan ve döşekleri yoktur. Çimento çuvallarından kendilerine “yatak" yapmışlardır. Kışın ayazında soğuk iliklerine işler. Pencerelerin camları bile yoktur. 

"Canlıdırlar, delinmiş bir boğazları vardır, yaşayacaklardır. Yaşamalarının yurda, ulusa herhangi bir faydası olup olmadığını düşünmeden, yurdu, ulusu hatırlarından geçirmeden, bir bit, bir solucan, bir hamamböceği, herhangi bir tek hücreli gibi, bir yosun gibi yaşayacaklardır yaşayabildikleri yere kadar." (s. 17)

Böyle bir ortamda aşkın yeşermesi mümkün değilse de, kitabın merkezinde esasen bir aşk öyküsü var. Tabi bu aşk gerçekleşmiyor, kaptan’ın zihninde olup bitiyor, onu dünyadan kopartıyor ve nihayet onun sonunu hazırlıyor. 

Pekçoğunuz öğrenciyken okumuşsunuzdur belki bu kitabı. Ben ilk kez bugün okudum. 1986 ve 2011 yıllarında iki kez filme de uyarlanmış. Henüz filmleri izlemedim ama yeni olanını yakında izlerim. Eski olanı da güzeldir muhakkak fakat Kadir İnanır’ın Kaptan rolünde oynaması olmamış.

Zira kitapta Kaptan, yüzüne bakılmayacak denli çirkin birisi olarak tasvir ediliyor.

Tamer Ertangil.