29 Ağustos 2013 Perşembe

Helsinki Şehir Maratonu Üzerine

Helsinki Şehir Maratonu, Başlangıç Anı.
Helsinki maratonu 17 Ağustos'ta koşuldu. Hava neredeyse soğuktu ve maraton başlamadan önce ve ilk on beş dakika boyunca sağnak yağış vardı. Yağmur zorlayıcı bir etken olsa da serin havanın koşucular için daha tercih edilir olduğunu söyleyebilirim. İtalyan bir arkadaşla yan yanaydık ve o da benim gibi ilk maratonunu koşacaktı. Sunucu ikili "Helsinki'de ilk maratonunu koşacak olanlar el kaldırsın!" dediğinde ikimiz de elimizi kaldırdık ve etrafımızdakiler bize "şehrimize hoşgeldiniz!" dedi. Derken start verildi ve koşmaya başladık.

Tecrübesizlikten kaynaklı ilk hatamı hemen fark ettim. Kendimi zorlamadığım halde çok hızlıydım diğerlerine göre. Meğer yanlış yerden başlamışım! Tempo tutuculardan "5.00" yazanların olduğu kısımdaydım çünkü bir kilometreyi beş dakikada bitiririm diye planlıyordum. Meğer "5.00" ile kastedilen maratonu beş saatte bitirme hedefiymiş. O nedenle belki iki bin kişiyi geçmişimdir. Bu da gereksiz zigzaglara ve enerji kaybına yol açmaktan başka işe yaramadı.

İlk maratonum olduğu için hedefim bitiş çizgisine varmaktı. Süre pek umrumda değildi açıkçası. Hiç nefes nefese kalmadım. Üç kilometrede bir su ve enerji içeceği servisi vardı. Benim enerji içeceğiyle aram yoktur, suyu ise ilk olarak dokuzuncu kilometrede içtim. Herkes kendi vücudunu az çok tanır. Benim aşırı su ihtiyacım olmuyor, pek terlemiyorum. O nedenle dokuzuncu kilometreden itibaren altı kilometrede bir su içtim ve bu yeterli oldu. Hep sorarlar "42 kilometreyi hiç durmadan mı koştun?" diye. Evet, bir istisna ile. Su içerken yürüyorum 6-7 adım. Koşarken su içmekte zorlanıyorum zira.

İlk on kilometre bir çırpıda tamamlandı. Yorgun değildim. Hala insanları geçmeye devam ediyordum. Kafamda pek fazla düşünce yoktu. Daha önce hiç adım atmadığım bir şehrin hemen her noktasına adım atmanın tadını çıkartıyordum. Helsinki'de önce Olimpik Stadyumun çevresini dolandık ve merkezden uzaklaştık. Göllerin ve parkların yanından, bir de köprülerden geçtik. Yirminci kilometreye geldiğimde yorgun değildim. Üstelik şehrin tam göbeğine gelmek üzereydik. Finlandiyalılar alkışlarla ve "üba üba!" sesleriyle koşucuları destekliyordu. Havanın soğuk olması onların bu festivalin tadını çıkartmalarına engel teşkil etmemişti. Şehrin merkezinde izleyici sayısı daha fazlaydı ve itiraf etmeliyim ki tezahüratlar insanı bir hayli gaza getiriyor. 

Derken dönüş yolu başladı. Sıkıntının yirmi altıncı kilometrede başladığını hatırlıyorum. Nefes nefese değildim. Kendimi iyi hissediyordum ama bacaklarımda sızılar başlamıştı. Dizlerimin üstü de, altı da hafif hafif sızlıyordu. Tamer diye düşündüm, sabırlı ol, manzaranın tadını çıkar. Herkes maratonda bir andan sonra "bitse de kurtulsam" diye düşünürmüş -öyle yazardı internette. Ben tam tersine maraton hiç bitmesin istedim. Sanırım antrenmanlarımı yaptığım futbol sahasında hamster gibi dönüp durmak yerine böylesine güzel bir şehirde koşmaktı beni motive eden. O kadar antrenmana rağmen sızlayan bacaklarımla otuz üçüncü kilometreye girdiğimde "artık ölsem bile bu yarışı bitiririm" diye düşündüğümü hatırlıyorum; çünkü eşiği aşmıştım. On kilometreden az kalmıştı. Son on kilometrem ilk otuz iki kilometreye göre daha yavaş geçmiş. Bir yerden sonra koşsanızda sanki bacaklarınız sizden bağımsız hareket etmeye başlıyor. Hızına kendisi karar veriyor -siz değil. 

Dört kilometre kala fotoğraf ekibinin fotoğrafımı çektiğini görünce selam verdim kolumu kaldırıp. O an baldırımda kramp şöyle bir yoklayıp gitti. Çekme yaptı derler ya hani, işte ondan. Tamer dedim kendi kendime, dur şimdi, önüne bak ve koş. Bitişe bir kilometre kala çıkılan yokuş ise biraz yıldırıcıydı. Derken Olimpik Stadyuma girdik. Bütün tribünler dolu değildi, bir kısmında seyirciler alkış tutuyordu. Bu zamana kadar koştuğum tüm yarışların son 200 metresinde hızlanır, hatta neredeyse sprinter gibi ivmelenirim ama bu kez yapamadım. Maraton başka derler ya, gerçekten öyleymiş. Sprinte kalkmayı denediğim anda iki baldırım birden sinyal gönderdi: "Yooo dostum, yapma bunu!" dediler sanki. Kramp ya da sakatlık istemiyordum. Güzellikle bitiş çizgisini geçtim. Küçük ve sevimli bir çocuk boynuma hatıra madalyamı geçirdi. İkramları iştahla yedim, özellikle şu meyveli yoğurt ilaç gibi gelmişti. Ertesi sabah kahvaltıda şu şekerli waffle ekmeğine çilek reçeli boca edip hunharca yediğimi de ekleyeyim -ki normalde çaya bile şeker atmayan birisiyimdir.

Çim sahanın üstünde kramptan ötürü inleyip kıvrananlar da vardı, tecrübeli olup ağrı çekmeyenler de. Açma germe hareketlerini yaptım ama yine de yarışı izleyen üç gün boyunca merdiven inerken bir ağrı hissettim bacaklarımda. Sol dizimdeki hafif ağrı ise daha birkaç gün önce geçti. O da gülün dikeni artık. Maraton bitirmek güzel bir duygu gerçekten de. İnsan devamını getirmek istiyor. Sakatlık yaşamadığım sürece her yıl yurtdışında bir maratona katılmayı planlıyorum. Yarışı  üç saat kırk altı dakikada bitirdim ama sanırım üç buçuk saatte bitirebilecek potansiyelim var. Maraton hem potansiyelinizin, vücudunuzun ne kadar da dayanıklı olduğunun, hem de eksiklerinizin farkına varmanızı sağlıyor. Benim sorunum sol dizim mesela. Ona iyi davranmalıyım. Yakında yine koşmaya başlayacağım ama her gün değil -gün aşırı. Kendi vücudunu tanıyan birisi ona aşırı yüklenmemesi gerektiğini de anlıyor zamanla.

Spora birçok insan gibi göbeği eritmek amacıyla başlamıştım üç buçuk sene önce. Zamanla spor yapmanın, bedeni yormanın tadına insan alışıyor. Bedeninin değerini bilmeye, içtiği sudan, aldığı duştan, yediği yemekten daha fazla tat almaya başlıyor. Platon Yasalar adlı diyaloğunda kuracakları okulları anlatır: "Okulumuzda hem cimnastik, hem de müzik eğitimi vereceğiz. Böylece öğrenciler hem bedenen hem de zihnen, yani bir bütün olarak sağlıklı yetişecekler" gibi bir şeyler der. Cimnastikten kastı bütün sporlar, müzikten kastı ise bugün anladığımız anlamda müziğin yanı sıra matematik, geometri, mantık ve felsefedir. Filozof denince günümüzde insanın aklına düşünmekten önünü göremeyip çukura düşen birisinin imgesi gelir -ya da Rodin'ın düşünen adam heykeli. Oysa ne Platon ne de Aristoteles bu imgeye uyuyordu. Gayet sağlıklı, yapılı insanlar oldukları bilinir. Felsefeyle hemhal olup dünya işlerinden el etek çeken birisi felsefenin öte-dünya bilgisi olduğuna inanmıştır. Oysa felsefe bal gibi bu dünyayla ilgili, ona temas eden, onu dönüştüren bir etkinliktir. Hal böyleyken neden bedenlerimizi değersiz bulalım?

Koşmak güzel şey. Siz de koşun. Koşamazsanız da size uygun başka bir spor vardır muhakkak. 

Bu yazıyı yazmamı sürekli bana hatırlatan sevgili dostum Erkal Ünal'a ithaf olunur.

Tamer.