14 Aralık 2012 Cuma

Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü

Hakkari'de Bir Mevsim - Ferit Edgü
Ferit Edgü’nün “o" adlı romanı, 1983 yılında “Hakkari’de bir mevsim" adıyla filme çekildikten sonraki tüm baskılarını “Hakkari’de Bir Mevsim" adıyla yapmıştır.

Öncelikle romanın biçim itibariyle olağan bir romandan bir hayli farklı olduğunu söylemek gerek. Şiir gibi bir roman. Kısa cümlelerden ve tek cümlelik paragraflardan müteşekkil. Ferit Edgü bu tarzı ile bir şekilde okuru kitabın içine çekmeyi başarmış. Hani bazı romanlar vardır, film izler gibi okursunuz. Bazıları ise okuru olayın içine çeker, sanki oradasınızdır. İşte Edgü’nün romanı bu ikinci kategoriye ait. Bir yandan son derece gerçekçi, bir yandan da gerçeküstü öğelere sahip. Kitabın kahramanı Hakkari’nin bir dağ köyüne sürülmüş bir öğretmen. Öte yandan kendisinin bir denizci olduğunu, teknesinin bu dağ köyünde kayalıklara çarptığını, bu nedenle bir kazazede olduğunu söylüyor. Tuhaf, büyülü bir gerçekçilik söz konusu Edgü’nün kurgusunda. Bir yandan olayları tüm gerçekliğiyle gözlemliyor, bir yandan da yazarın zihnine, hatta bilinçaltına giriyor, orada geziniyorsunuz.

Kitap 1976 yılında kaleme alınmış. Hakkari’de bir dağ köyü. Çay içiliyor. Yufka ekmek, bulgur ve otlu peynir yeniyor. Meyve ve sebze yok. Kimse evinin kapısını kilitlemiyor. Hastalanan bebeğin kurtulma şansı yok. Her şey öğretmene soruluyor. Öğretmenden ilaç alınıyor, muska yazması bile isteniyor ondan. Öğretmenin en zoruna giden olay, bebeklerin ölmesi: “insanlar ölmesin demiyorum / istediğim ölümsüzlük değil / ne kendim, ne başkaları için / istediğim, çocuklar ölmesin" (s. 59) kimi zamansa ölümden kaçış olmadığı biliniyor, ilacın hiçbir fayda etmeyeceğini bilen alaaddin ile öğretmen arasında şöyle bir konuşma geçiyor: “hoca, benim kardeş hasta, diyor. / nesi var? Diyorum. / ateşi var çok, diyor. Ölecek. / ilaç vereyim mi? Diyorum. / hayır, portakal ver, diyor. / portakal yememiştir hiç." (s. 137)

Türkçe bilmeyen kürt çocuklarıyla baş başa kalan sürgün ne yapabilir ki? Kitapta “na" sözcüğü çok geçiyor, belli ki “hayır" anlamında. Öğrencilere alınyazısı diye bir şey olmadığını öğretiyor son dersinde. Ama öncesinde biraz türkçe ve hesap da öğretiyor, tahtalardan çaktığı sıralarda ve siyaha boyayarak yaptığı kara tahtada. Eğitim sisteminin belirli bir yapıyı dayatarak çocuğun özgür düşünmesinin önünde bir engel haline geldiğini, çocuğun da böylelikle sistemin bir tuğlası haline geldiğini biliyor.

"Hem sayıyor, hem yazıyor:
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,101
dur, diyorum. Bu ne?
On bir.
Yirmi bir yaz, diyorum.
Yazıyor: 201
otuz bir yaz.
Yazıyor: 301
kırk bir yaz.
Yazıyor: 401
dur, diyorum.
Öbür çocuklara dönüyorum. Doğru mu yazıyor?
Hep bir ağızdan bağırıyorlar: doğruuu!
Peki, yüz yaz diorum. Yazıyor: 100
yüz bir yaz, diyorum.
Yazıyor: 1001
anladım. Bir yanlışlık değil söz konusu olan. Bir başka mantık.
Şimdi, görevim gereği, bu mantığı değiştirmem gerek." (s. 105)

Edgü, romanında kayıp ada Atlantis misali yapay yüceltmelere de gitmez. Hakkari onun gözünde neyse odur. Dağ başında hukuk olmaz, tanık olmaz, kanun olmaz: “kim vurdu? Diye sorarsın. Kimse bilmez. Herkes bilir. Hiçbiri ağzını açıp söylemez." (s. 153) yine de gelecekten umut vardır. Son günlerde televizyonda izlemişsinizdir, tekerlekli sandalye basketbol karşılaşmasında taraftarların çıkardığı kavga ve kırılan, parçalanan tekerlekli sandalyeler… bu nesilden umudu kestik belki, ancak ileride daha doğru düzgün bir neslin gelmemesi için bir neden yok: “kar kapamış yolları. / ziyanı yok biz açarız / eski yolları değil, yeni yolları açarız / çocuklarımızla birlikte / yirmi bir çocuğumuzla birlikte" (s. 165) yirmi bir çocuk, öğretmenin köydeki öğrencilerinin sayısı.

Öğretmen, en sonunda baharın gelmesi ve karların erimesiyle birlikte müfettiş ile de tanışır. Müfettiş onu teftiş etmek şöyle dursun, bu şartlara dayandığı için kendisini tebrik ettiğini söyler. Bir hafta sonra özgürdür. İstediğini yapabilir, istediği yere gidebilir. Fakat öğretmen bunu hiç planlamamış, özgürlüğün hayalini bile kurmamıştır. Gidecek yeri olmadığını söyler. Oysa köylüler onu nehir kıyısına götürür, onun teknesini bulup onarmışlardır. O tekne ile derelere, nehirlere ve denizlere yeniden ulaşabilecek, kendisi olabilecektir.

Gidecek bir yeri olmasa da gitmek güzeldir. Önemli olan hedefe varmak değil de yolda olmaktır bazen.

Gülümser.

Not: Film uyarlamasının da fena olmadığını söyleyebilirim. Ancak film sizi kendi içine çekemiyor. Üstelik gerçekçilik yönünden romana yaklaşsa da, o büyülü gerçekçiliği yakalayabilmesi imkansızdı belki de, zaten yakalayamamış. Yine de izlenir.

Bu arada, başrolde Genco Erkal oynuyor.

İyi seyirler ve okumalar,
Tamer Ertangil.