24 Ağustos 2013 Cumartesi

Finlandiya ve Estonya Hakkında Kişisel Bir Değerlendirme

Finlandiya'lı bir aile.
Helsinki Şehir Maratonu vesilesiyle ilk kez yurtdışına çıktım. Hatta ilk kez uçağa bindim. Hep maratondan, şehrin mimarisinden ve tarihinden söz etmek yerine, bu kez insanlarından ve kişisel deneyimlerimden söz etmek istiyorum. 

Her bir Finli adeta ülkesini temsil eden bir yetkili gibi. Her zaman yardımcı olmaya hazırlar. Bir hafta boyunca bir kişi bile bana "işim var", "acelem var", "başkasına sor" demedi. Hiçkimse terslemedi. Hatta bir keresinde elimde haritayla bir mekanı ararken birisi gelip bana "yardımcı olayım, nereyi arıyorsunuz?" diye sordu ben bir şey demeden. Dönüş yolunda tramvaya binip ücreti öderken, vatman valizimi gördü ve "havalimanına gidecekseniz, şu bileti alın, böylece otobüse ücretsiz binmiş olursunuz, boşuna fazla para ödemeyin" dedi. Bunu uzun uzun açıkladı. Havalimanına gidecek otobüsün hangi duraktan kalkacağını bile söyledi. İnanın ben mahcup oldum o sırada tramvayı beklettiği için. Bana açıklama yaparken insanların gecikmesini istemezdim sonuçta. Tramvaydan indiğimde ise vatman başıyla selam verdi. 

Soğuk insanlar mı şimdi bunlar? Dışarıda yakalambaç oynadıkları, frizbi oynadıkları, her fırsatta sosyal etkinliklerle bir araya geldikleri için mi soğuklar? Hep yardımcı oldukları, nezaketlerini korudukları için mi? Soğuk olduklarına kesinlikle katılmıyorum. Havadan sudan sohbeti pek sevmedikleri söylenir. Bilemiyorum, benim kişisel deneyimlerim bunun aksini gösterdi.

Finlandiya bana kalırsa uygarlığın beşiği konumunda. Uygarlıktan benim anladığım zenginlik, gökdelenler, AVM'ler değil yalnızca. İnsanların uygar tavırları, nazik davranışları ve sosyal sorumluluk duygularının gelişmiş olması. Ben ilk kez yaya geçidine adım attığım an duran otomobillerle karşılaştım. İlk baş o kadar tuhaf geldi ki, elimle selam verip teşekkür etme ihtiyacı duydum sürücülere. Sonra alışmaya başladım. Finlandiya'da korna sesini neredeyse hiç işitmedim. Bir tane kızgın, ortalıkta bağırıp çağıran adam görmedim. Bisiklet kullanan çok fazla sayıda insan var ve bisiklet yolları her yerde mevcut. Yaya olarak kaldırımın size ayrılan kısmından gitmeniz gerekiyor, aksi halde hızlı giden bir bisikletli size çarpabilir. Her yerde bisiklet park yerleri, apartmanların zemininde ise bisikletleri dikey konumda koyabileceğiniz, böylelikle az yer kaplamalarını sağlayan bölümler var.

Biraz şaşırdığım bir mevzu ise sigara içen çok Finli görmem. Bir Türkiye ya da Yunanistan kadar yaygın değil sigara tiryakileri, ama beklediğimden fazlaydı. Şaşırdığım mevzulardan birisi ise bira kutusu toplayan zencilerdi. Oraya gitmek için vize almak gerekirken, mali durumunuzu belirtmeniz gerekirken, böylesine pahalı bir şehirde beş parasız insanlar ne yapar? Nasıl girerler bu ülkeye? Burası bir muamma. Bu arada bira kutuları 15 avrosent ediyor. Kutuları ezen küçük geri dönüşüm makinaları var süpermarketlerde. 

Kaldığım hostel'de çok çeşitli insanlarla tanıştım. Zaten oraya gelenler muhabbete meyilli insanlar. Yalnızlığa düşkün birisi gider otel odası tutar, tek başına kalır. Bir Polonyalıyı kendime çok benzettim. Kieslowski filmlerinden, edebiyattan, Türkçe ve Fince'nin akraba diller olmasından vb. söz ettik. Üstelik o da maraton koşmaya gelmişti. İlgi alanları ve mizaç itibariyle kendimin Polonyalı muadili ile karşılaşmıştım adeta. İlginç bir deneyimdi. Belçikalı bir Flaman da çok hoş sohbetti. Hatta o kadar sosyal birisiydi ki bir günde bütün hostel ile arkadaş oldu. Maratona hazırlandığını ve 42 gündür bira içmediğini, koşudan sonra bir sürü bira alacağını söyleyip duruyordu ve dediğini de yaptı. Evde bira yapıyormuş kendisi. Bu konuda uzmanım, mütevazı olamayacağım diyordu. Valonlarla Flamanlar arasındaki meseleden söz açtığımda Belçika Kraliyet Ailesi'nden haz etmediğini söyledi. Çok ilginç birisiydi. Tarih konusunda çok bilgiliydi. Meğer tarih alanında yüksek lisans yapmış. Ama bir hastanede hasta bakıcı olarak çalışıyormuş. Hastanelerde iş bulmak kolay diyordu. Polonya'lı kadar benim benzerim değildi. Aşırı-sosyal birisiydi, benden farklı.

Finlandiya'dan Estonya'ya gitmek çok kolay. Feribotla bir saat kırk dakika sürüyor topu topu. Pasaportunuza şöyle bir bakıyorlar ve geçiyorsunuz. Estonya'da herhangi bir kontrole tabi tutulmuyorsunuz. Helsinki'den Tallinn'e ucuz alkol almaya gelirmiş Finliler. Tallinn'in turistik mekanları hiç de ucuz değil ama alkol satan şu özel dükkanlarda fiyatlar inanılmaz düşük. Bira 72 Avrosent, 1,8-1,9 Türk lirasına tekabül ediyor. Bizim için bile ucuzken Finliler için ne kadar ucuzdur düşünün artık. 30'lu paketlerle alıyorlar.

Estonlar ne yazık ki Finliler kadar medeni değil. Kimisi nezaketten yoksun. Tamam, turistik mekanlarda iyiler ama şehir merkezine gittiğinizde işler değişiyor. Yaya geçidine adım atınca Helsinki'deki gibi durmuyor arabalar. Bisiklet kullanan yok. Bisiklet yolu da yok. Bir ara birisi geçmek için beni itekledi mesela. Giyime çok önem veriliyor olsa gerek. Hangi AVM'ye girsem hep giysici doluydu. Estonya'da Rus etkisi çok fazla. Rusya'ya gitmiş gibi hissettim kendimi oradayken. Çok da kötülemek istemem. Helsinki'ye göre Tallinn kesinlikle kötü bir yer her bakımdan. Ama yine de güzel bir şehir. Herkes kaba değil tabi. Nazik insanlar da var. 

Katedrallere ve kiliselere gelirsek, gerek Finlandiya'da, gerekse Estonya'da bu mekanlar dini mekanlar olmaktan neredeyse çıkmış, turistik hale gelmişler. Hepsinin içinde hediyelik eşyalar satılıyor. Adamlar "inanç turizmi" konusunda ilerletmiş işi. Çarmıha gerilmiş İsa biblosu satıyorlar mesela içeride. Zaten dinin bu iki ülkenin günlük hayatında hiçbir yeri yok. Estonya nüfusunun %74'ü dinsizken, Finlandiya'da da bayağı bir dinsiz nüfus var. Hıristiyanım diyenlerinse kiliseye uğradıkları pek yokmuş. Günlük hayatta din diye bir şey yok, bunu gelip kendiniz deneyimlemelisiniz. Anlatması zor.

Finlandiya eğitimde dünya birincisi. Bir şehirde neredeyse herkes mi İngilizce bilir arkadaş? Araştırdım bu işi. Öyle çok aşırı çalıştıkları yok. Öğretmenler günde dört saat derse giriyormuş ama haftada iki saat mesleki gelişim eğitimi görüyorlarmış. Doğrusu da bu değil mi zaten? Bizim ülkemizde öğretmeni ellerinden geldiğince çok derse sokarlar, öğretmen yıllarca yerinde sayar, kendini geliştiremez. Bence öğretmeni günde 8-10 saat derse sokacağına kitap ver, de ki bunu oku, bunun hakkında tartışacaksınız diğer öğretmenlerle. Bu da mesleki gelişime katkı olur. Finlandiya'da süpermarketler dışındaki dükkanlar erkenden kapanıyor. Çoğu mekan hem Pazar hem de Pazartesi günleri tatil yapıyor. İnsanlar sosyal yaşamlarına ve ailelerine zaman ayırıyor. Demek ki bir ülkenin kalkınması, zenginleşmesi ve eğitimde üst düzeye çıkabilmesi için ucuz işgücü ve uzun iş saatleri şart değilmiş. Ha diyeceksiniz ki ama sömürmüşlerdir bir yerleri. Hayır, Finlandiya hiçbir zaman sömürgeci olmadı, onu da belirteyim.

Estonya değil ama Finlandiya benim gözümde bir yeryüzü cenneti. Hayalimdeki ülke böyle bir şeydi hep. Demokrasi, çoğulculuk, farklı kültürlere saygı, nezaket ve ekonomik refaha ek olarak doğal güzellikler de mevcut bu ülkede. Zaten Finlandiyalılar kendi ülkelerinin dünyanın en güzel ülkesi olduğunu düşünüyor. Göller ve adalar yüzlerce, belki de binlerce. "Ülkemizde sel, kasırga, hortum, deprem ve tsunami olmuyor" diyorlar. "Peki ya soğuklar?" diye sorunca "iklime göre giyinince sorun yok" diye yanıtlıyorlar. Temiz hava diye bir şey varsa onu ben burada aldım. Serin, berrak, tertemiz bir havası vardı Helsinki'nin.

Finlandiya ve Estonya'ya dair kişisel izlenimlerim böyle. Yolunuz düşerse haber edin, belki bir faydam dokunur.

Tamer Ertangil.