1 Ağustos 2013 Perşembe

Erhan Bener'in Acemiler Adlı Romanı Üzerine

Erhan Bener - Acemiler
Erhan Bener, Acemiler adlı kitabını yazdığında henüz 23 yaşındaydı. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere, hayatın acemisi olan gençlerin bunalımlarını anlatıyordu. Kitabı yazdığında kendisinin de yaşı gereği hayat acemisi olması, yazılanları birinci ağızdan ve samimi kılmış.
1940’lı yılların sonu, 50’lerin başı. CHP çok partili sisteme geçiş yapmak üzere. Demokrat Parti Anadolu’da örgütlenmekte. Mekan Kayseri. Her yer buram buram mahalle baskısı kokuyor. Bu ortamda gençlik bunalımları yaşayan üç genç var: Necdet, Ömer ve Tahsin. Fakat hiçbiri bu bunalımları kendilerine rahat battığı için, başka bir deyişle sırf kişisel nedenlerle yaşamıyor; zira üzerlerinde toplum baskısı var. Necdet’in deyişiyle insan yalnızken bile “içi kalabalıktır". İçimizdeki kalabalık aslında toplumun önyargıları, beklentileri, ahlaki normları, gelenekler ve göreneklerden müteşekkildir ve hiç susmaz.

O zamanlar lise mezunu olmak, şimdi üniversite mezunu olmaya denk denilebilir. Necdet liseyi yeni bitirmiştir. Çalışkandır, zekidir. Bir de aşıktır ve aşkına karşılık bulamadığı için bunalımdadır. Ne kadar kişisel duruyor değil mi? Hayır. Aşkına karşılık bulamamasının, daha doğrusu karşılık bulduğu halde vuslatın imkansız oluşunun nedeni, aşık olduğu kadının kendisinden hem yaşça büyük olması, hem de dul bir öğretmen olmasıdır. Nesrin’e göre “toplumun doğru bulmayacağı bir yakınlık[tır] bu." (s. 148) Nesrin Necdet’i sevdiği halde, ona kardeşi Perihan’ı önerir. Yaşları uygundur zira. Necdet’in aşkına karşılık bulamaması hayatı onun için anlamsız kılar: “Kim sade ekmek yediği için şükreder Tanrı’ya yürekten?"diye sorar. İhtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağındaki öncelikleri karşılamak insanı en fazla ayakta tutar, ama mutlu kılmaz.

Ömer ise lise terktir. Ailesinin oyunuyla bir kızla başbaşa kalması sağlanır ve olanlar olur. Kız Ömer’in "üstüne kalır". Ömer de bir yandan hamile olan Zehra’yı ortada bırakmak istemez -vicdanlıdır aslında. Bir yandan vicdanının toplum tarafından oluşturulduğunun bilincinde, öte yandan ailesinin kurduğu bu aleni tuzaktan ötürü de kızgındır. Kendi geleceğini belirleyebilme iradesinden onu yoksun bırakmışlardır.

Filozof Tahsin de liseyi bitirmiştir -kaldığı tek ders olan felsefeyi saymazsak. Einstein’ın okulda başarısız bir öğrenci olması gibi, Tahsin de çok zeki ve hatta filozof gibi birisi olmasına karşın felsefe dersinden kalmıştır. Öğretmeni ondan ezber bilgiler talep ederken o itirazlarını ve yorumlarını formüle etmiş, tam da bu nedenle öğretmenin hor görüsüne maruz kalmıştır. Tahsin aslında köylüdür ve Kayseri’de liseyi okumak onu değiştirmişse de, o kendini ne köylü ne de kentli hisseder. Arada kalmıştır. Bu nedenle bir türlü özgüveni tam değildir. Bir yandan da ailesi sürekli kendisini köye dönmeye, köyden bir kızla evlenmeye ve üniversite okumaktan vazgeçirmeye çalışır durur.

Dolayısıyla “iç kalabalık" fiili “dış kalabalıkla" hemhal olup bu üç gencin üzerine bir kabus gibi çöreklenirken, hayatın acemisi bu üç insan ne yapacaklarını bilemez. Bana kalırsa ergenlik dönemi değil de, bu 18-22’li yaşlar insanın en zor dönemidir. Kitabı okurken bu kanaatim daha da güçlendi açıkçası.

Zaten genç oldukları için onları rahatsız eden bir geçmişleri henüz oluşmamıştır. Hepsi gelecekten korkar: “Bilmiyorum ama, gelecek kötülüklerin korkusu daha çoktur gibi geliyor bana. İnsan, gerçi erişeceği en iyi günleri de düşler ama bu tür hayaller pek mutluluk vermez." (s. 86)

Necdet’in babası Necdet’i bir türlü beğenmez. Aslında yeni neslin tamamına karşı hor görülüdür. Kendi zamanındaki gençliğin dinamik, idealist ve mücadeleci olduğunu, yokluklar içerisinde yetiştiğini ve buna rağmen hiçbir zaman yılmadığını anlatır durur: “Beş numaralı gazyağı lambasının ışığında, o zaman elektrik falan ne gezer, tramvayları bile atlar çekerdi, gözlerimiz ağrıyıncaya kadar derslerimize çalışır, pilavımızı kendimiz pişirir yerdik. Ne kahve, ne sinema, ne dans, ne bar, hatta ne de gazete bilirdik." (s. 43) Bu sözler kulağa ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? Bugün de yetişkinler yeni nesli beğenmiyor. Yarın yetişkin olacak olan günümüz gençliği de ileriki nesilleri beğenmeyecek. Bu hep böyle gider. Şimdiki yetişkinler “bizim zamanımızda cep telefonu, tablet, facebook, twitter filan yoktu, fotoğraf bile çekemezdik öyle sık sık" diyebilir mesela. Bu işin sonu yok. Dünya hep değişiyor ve değişmeye devam edecek.

Her şeye rağmen mücadelenin ayak sesleri kendini alttan alta duyurur: “Olanların olması gerektiği gibi olmadığını hissediyordum, senin gibi. Biliyor musun, direnmek büyük şey." (s. 75) Şu halde tüm toplumsal beklentilere, baskılara ve normatif ahlaka rağmen “olanı" “olması gerekene" doğru götürmek bizim elimizde -özellikle de genç nesillerin.

İçinizden bir roman okumak gelirse, bir de kötü çevirilerden olmasın, Türkçe yazılmış olsun diye isteyecek olursanız, Erhan Bener’in Acemiler’ini okuyabilirsiniz. Güzel kitap.

Tamer Ertangil.