10 Mayıs 2013 Cuma

El Angel Exterminador (1962) - Luis Buñuel

El Angel Exterminador - Luis Bunuel
El ángel exterminador, Meksikalı sürrealist yönetmen Luis Buñuel’in (1900-1983) izlediklerim içerisinde en az sürrealist sayabileceğim filmi. Salvador Dali ile çektikleri 1929 tarihli Un Chien Andalou ile kıyaslandığında bu film için gerçeküstü denemez, olsa olsa gereküstü öğeler barındırdığı söylenebilir. Buñuel, eleştirmenlerin filmlerinde kullandığı öğeleri birer simge olarak değerlendirip üzerinde yorum yapmalarıyla hep alay etmiş. Şu ya da bu öğeye filmde yer vermesinin hiçbir özel ya da derin bir anlamı olmadığını söylemiş. Yine de film yorumlanmaya bir hayli açık. Kullanılan öğeler de –her ne kadar Buñuel inkar etse de- kişisel ya da ortak bilinçdışından izler taşıyor olsa gerek.

Burjuva bir çift, konaklarında bir akşam yemeği vermektedirler. Tuhaf bir şekilde, aşçılar ve temizlikçiler, yani uşak dışındaki tüm çalışanlar konağı terk eder. Davetlilerin paltolarını alacak kimse yoktur. Bir şekilde yemekler yenir, içkiler içilir ve piyano ve sohbet eşliğinde eğlence saatlerce sürer. Sabahın üçü olduğunda nedense kimse konağı terk etmek istemez. Hepsi bir bahaneyle misafirlikte kalmaya devam eder. Bir türlü içlerinden dışarı çıkmak gelmez. Aslında çıkmaları için önlerinde bir engel de yoktur. Hizmetçilerin, daha genel bir tabirle proleteryanın yokluğunda burjuvazi aciz kalır. Yemek ve temizlik gibi en basit işleri dahi yapmaktan acizdirler. Susuz kalırlar. Öyle ki, duvarı balta ile oyarak su tesisatına ulaşır ve indirdikleri darbe ile fıskiye görevi gören borudan su içerler. Aç kalmışlardır. Proleteryanın yokluğunda aslında hiçbir değeri olmayan burjuvazinin ayağına koyunlar gider. Direnenlere karşın direnmeyen, her zaman iktidara hizmet eden “koyun sürüsünü” temsil ediyor olsa gerektir bu koyunlar. Zenginlerin eğlencesi olan bir ayı ise evde kendi halinde gezinir. Zenginler öyle aciz bir hale düşmüşler, proleteryanın yokluğunda öylesine vahşileşmişlerdir ki, aslında onlardan çok daha özgür ve sahici olan ayının oyuncağı haline gelmişlerdir. Dünya tersine dönmüştür. Temel gereksinimler için mücadele etmek zorunda kalınca, entelektüel ve estetik gereksinimler de bir kenara atılır: Tıpkı koyunları pişirmek için yakılan ateşte evdeki kemanların ve gitarların kullanılması gibi. Yüksek sanat ürünleri emeğin sömürüsünden elde edilen artı değer ve yine emeğin üzerinden kazanılan fazladan zaman sayesinde meydana gelmiştir. Emek verenler desteklerini çektiklerinde sömürenlerin yüksek sanatı kül olacaktır.

İşçi sınıfının yokluğunda zorluk çeken, yaşam mücadelesi veren ve birbiriyle uğraşan üst tabakanın ahlaki değerlerden ne kadar da yoksun olduğu ortaya çıkmaktadır: Sürekli “kendilerine yakışmayan” davranışlar sergilediklerini söylerler. “Akıllarını kaybetmişlerdir”. Vahşileşen ve acımasız bireylere dönüşen burjuvazi mensupları, ya yeni koşullara uyum sağlayarak birer “survivor” olacak, ya da pes edecektir: Nitekim bir çift başka bir odada intihar eder. Proleteryanın yokluğunda bir hiç olduklarının bilincine varmışlardır belki de. 

Filmin sonunda nihayet evden çıkarlar. Kapıyı açarak. Onları orada tutan şey kapı kilidi filan değildir. Muhtemelen o konağın temsil ettiği, burjuvazi alışkanlıklarının, lüksün, varolan sınıf farklılıklarının bütünüdür. Orayı terk etmek istemezler çünkü “dışarısı”, yani başka bir toplumsal düzen hiç de güvenli değildir. Evden çıktıkları gibi kiliseye giderler. Tabi koyunlar da yine oradadır. Bu kez kilise de kalırlar, kimse orayı terk edemez; zira kurumsal din de onları destekleyen, varolan sömürü düzeninin, zenginle yoksul arasındaki ayrımın kalıcılaşmasını sağlayan bir başka unsurdur. Koyunlar neden giderler peki oraya? Onlar kurbanlıktır. Her zaman için düzenden yana olan koyun sürüsüdür. Başka bir toplumsal düzenin hayalini bile kuramaz ve boyunlarını burjuvazi için uzatırlar. “Başka bir dünya mümkün!” deseniz, diyecekleri olsa olsa şudur: “Peki orada bizi kim besleyecek?” 

Filmi bu şekilde yorumladım. Öte yandan konağın kötülüğü temsil ettiği düşünülürse, bambaşka bir şekilde de yorumlanabilir bu film. Kimileri mücadele verirken, kimileri batıl inançlara sarılıyor, kimileri kadere kendini teslim ederken, kimileri kötülük karşısında pes ediyor. Ama bu yorum tarzı zorlama olmakla kalmaz, filmdeki –bana göre bariz- sınıfsal çelişkileri görmezden gelmiş olurdu.


İyi seyirler diliyorum,
Tamer Ertangil.