12 Temmuz 2013 Cuma

Bitik Adam - Thomas Bernhard

Thomas Bernhard
Thomas Bernhard’ın ilk okuduğum kitabı Don adlı romanıydı. Sanırım 2007 yılında okumuştum. Sizi bilmem ama ben bir kitabı nerede okuduğumu asla unutmam, okuduğum yeri hatırlayınca da hangi yıl o mekanda olduğum aklıma gelir. Aradan altı yıl geçivermiş ve bu kez Bernhard’ın Bitik Adam adlı romanını okudum. Mükemmel bir çeviri olduğunu söylemeliyim. Sezer Duru’nun elleri dert görmesin. Kitabın anlatıcısı, bir ismi olmadığı için ona Bernhard diyelim, yüz onyedi sayfalık tek bir paragraf boyunca kafasından geçen düşünceleri ve anıları aktarıyor okura. Kitapta anılar ve düşünceler dışında bir olay yok. Bernhard bir lokantaya giriyor, yemek yedikten sonra çıkıp sokakta yürüyor. Bütün fiziki olay bundan ibaret. Ama anılar ve düşünceler son derece yoğun.

Anılar üç kişinin etrafında dönüyor. Bu üç karakter birbirine bağlı ve -emir komuta zinciri anlamında olmayan- hiyerarşik bir ilişki içerisindeler. Glenn Gould bir piyano virtüözü, tam anlamıyla bir dahi, kendine özgü, orijinal, disiplinli, düşünmeden konuşmayan, kısacası bu hiyerarşinin en üst basamağındaki kişi. Enstrümanıyla adeta bir bütün oluyor. Onun için piyano ahşap, plastik ve demirden ibaret bir fiziki nesne olmanın ötesinde, bir uzvu gibi. Herhangi bir kişi için uzayda yer kaplayan bir nesneden ibaret olan piyano, Gould’un ellerinde inanılmaz ezgiler üretiyor. Piyano ile bütünleşmesi onu insanlardan da koparıyor. Kırsala yerleşiyor, kimseyle görüşmek istemiyor, hatta konser vermekten bile haz etmiyor. Birkaç yılda verdiği konserlerden elde ettiği para zaten ölünceye değin yaşamasını sağlayacaktır. Piyanosu ile arasında hiçbir insan girmesin, yeter. En sonunda Gould eceliyle ölüyor. Gould’un yeteneği o kadar üstün ki, aynı öğretmenden, Horowitz’den ders alan Bernhard ve Wertheimer onu dinlerken eziliyorlar. Bernhard Gould’u yıllar önce dinlediğinde anında karar veriyor: “Ne kadar çalışsam da asla onun gibi olamam.”

Hiyerarşinin bir alt basamağında Bernhard var. Gould’un üstün yeteneğini teslim edecek kadar gerçekçi. Yeteneğinin sınırlarının farkında ve bunu kabullenebilecek kadar olgun. Piyano hevesi de diğer pekçok heves gibi hedefine ulaşamamıştır: “Bir saniyede yıkıp attığım kendi piyano virtüözlüğü kariyerimle dalga geçtim. Belki de, diye düşündüm lokantaya girerken, bu birdenbire tarafımdan yıkılan piyano virtüözlüğü kariyeri körelme sürecimin gerekli bir yanıydı. Her türlü şeyi deneriz, sonra da hep yarıda bırakırız, birdenbire onlarca yılı çöpe atarız.” (s. 14) Gould’un üstün varlığı o kadar ezicidir ki, Bernhard piyanoyu bıraktıktan sonra, “benden sanatçı olmaz!” dedikten sonra Gould hakkında bir kitap yazmaya başlar. Onu, eserini ve yeteneğini anlatmak ister ama bu kitabı bir türlü bitiremez.

Hiyerarşinin en alt basamağında ise Wertheimer var. Bir türlü özgün olmayı başaramamış, her şeye ve herkese gıpta etmekle yetinmiş, taklitçilikten öteye gidememiş, en kötüsü de kendi eksikliğini kabul edecek olgunluğa erişememiş bir karakter. İşte kitaptaki bitik adam bu Wertheimer’dir ve ona bu lakabı Gould takmıştır. Hep başka birisi olmak istemesi, kendisi olmasının önündeki en büyük engel oldu. Aileden zengin olmasına rağmen bu imkanları kullanamadı ve kendi başarısızlığını kız kardeşi üzerinde baskı kurarak gidermeyi denedi. Onu müthiş bir baskı altına almakla kalmadı, başarısız virtüözlük kariyerinden ötürü de kız kardeşini sorumlu tuttu. Zayıf karakterli insanlar sorunları hep dış etmenlere yansıtırlar –tıpkı Wertheimer’in yaptığı gibi.

Bitik adam Wertheimer, ne Glenn Gould gibi eceliyle ölecek, ne de Bernhard gibi yaşamını sürdürebilecektir. Wertheimer en sonunda akordu bozuk, kalitesiz bir piyano getirtir evine; o piyano ile son kez bir şeyler çalar, çıkan sesler iğrençtir, ve ardından kendini öldürür. Nihayet bir sanatçı olmadığını kabullenmiştir ve hayatı boyunca yaptığı tek orijinal eylem intihar etmesidir.

Bu üç kişi arasında en sağlıklı olanı Bernhard, kendisinin kusursuz olmadığını, üstün yetenekli olmadığını kabullenerek en azından hayatta kalırken, Gould nispeten tuhaf bir yaşam sürdürse de hayatta kalmasını olağanüstü yeteneğine borçludur. Gould’dan yeteneğini çekip alırsanız ondan geriye hiçbir şey kalmaz. Wertheimer ise olamayacağı şeyi olmaya çalışarak kendini bitirir. Ancak kendi eksikliklerini kabul etse ve daha sıradan bir hayat sürdürseydi hayatta kalabilirdi.

Bu yazıda alıntılamadım ama Thomas Bernhard’ın kitaplarında hiçbir yazarda görmediğim kadar büyük bir nefretin var olduğunu da eklemek isterim. Müthiş ciddi bir dil, yazarın Avusturya’lı olduğunu gözümüze sokuyor adeta. Avusturya’nın nemli ve sıkıcı kırsalı, Viyana, klasik müzik, aileden zengin ve çalışmak zorunda olmayan burjuva karakterler, her şeye karşı duyulan nefret ve insan-sevmezlik. Gülümsemenize yol açabilecek en ufak bir ifade bulamazsınız Thomas Bernhard’ın kitaplarında.

Dehşetengiz ama yine de güzel.
Tamer Ertangil.

Not: Glenn Gould gerçek bir kişidir. Görmek isterseniz:

http://www.youtube.com/watch?v=qB76jxBq_gQ